6 Eylül 2019

Çevre

Yorum yap

Yazdır

Dünyada çevreci cinayetleri artıyor

2007 ile 2018 yılları arasında 50 ülkeden 1558 kişi doğayı ve kendi topraklarını koruduğu için yani çevreyi savunurken öldürüldü.

Bu rakamlar çevreci cinayetlerini inceleyen, nedenlerini ve nasıl önlenebileceğini ele alan, Ağustos ayında Nature dergisinde ‘Şiddetin tedarik zinciri’ başlığıyla yayınlanan makalede veriliyor.

Makale, çevre hukuku üzerine akademik çalışmalar yapan Mary Menton; biyolog Nathalie Butt, çevre muhabiri Frances Lambrick ve çevreci örgütler üzerine araştırmalar yapan akademisyen Anna Renwick imzasını taşıyor.

İnceleme, cinayetler üzerinde dursa da çevre savunucularının, fiziksel zarar görme, gözdağı verilmesi, eylemlerinin suç sayılması gibi tehditleri içeren bir şiddet dalgasıyla karşı karşıya olduğunu da vurguluyor:

“Söz konusu ölümler, çevre savunucularının karşılaştığı şiddetle kıyaslandığında buzdağının sadece görünen kısmı. Öldürülen her çevre savunucusunun yanında, binlercesi doğrudan şiddetle, tehditle, psikolojik göz korkutmayla ve çok daha fazlasıyla, görünmez kültürel ve yapısal şiddetle (veya “yavaş şiddet” ile) karşı karşıya kalıyor.”

Söz konusu ölümler, çevre savunucularının karşılaştığı şiddetle kıyaslandığında buzdağının sadece görünen kısmı. Öldürülen her çevre savunucusunun yanında, binlercesi doğrudan şiddetle, tehditle, psikolojik göz korkutmayla ve çok daha fazlasıyla görünmez kültürel ve yapısal şiddetle karşı karşıya kalıyor.

Öldürülenler kim?

Makale, incelemeye tabi tuttuğu cinayetlerin tasnifini öldürülenlerin eylemleri üzerinden yapıyor. Buna göre, çevreci cinayetlerinin kurbanları daha çok tarım arazilerini korumaya çalışan çiftçiler, endüstriyel amaçlar için topraklarından zorla tahliye edilirken direnenler, geleneksel tarım toplulukları ve yerli halklar. Ancak öldürülenler arasında çevre haklarını savunan sivil toplum örgütü gönüllüleri, aktivistler, avukatlar ve gazeteciler de var.

Yazarlar, gönüllü veya profesyonel olarak, çevre ve toprak haklarını korumak için barışçıl eylemlerde bulunan kişilerin kurban gittiği cinayetleri incelediklerinin altını çiziyorlar.

El alınan cinayetlerde öldürülen kişilerin doğrudan o topraklarda çalışanlar veya çalışanları temsil edenler olabilecekleri gibi, doğal yaşam ortamının veya türlerin korunmasının savunucusu da olabildiklerine işaret eden yazarlar, doğal kaynaklar için yapılan savaşlarda ya da silahlı çatışmalarda ölenleriyse inceleme dışı bırakmışlar. 2002’den bu yana “Global Witness” (Küresel Tanık, Birleşik Krallık), Comissão Pastoral da Terra (Kırsal Araziler Komisyonu, Brezilya), The Guardian (Birleşik Krallık) ve başkaları tarafından belgelenen çevre savunucuları ölümlerine odaklandıklarını da özellikle belirtmişler.

Çevreci cinayetlerinin kurbanları daha çok tarım arazilerini korumaya çalışan çiftçiler, endüstriyel amaçlar için topraklarından zorla tahliye edilirken direnenler, geleneksel tarım toplulukları ve yerli halklar. Ancak öldürülenler arasında çevre haklarını savunan sivil toplum örgütü gönüllüleri, aktivistler, avukatlar ve gazeteciler de var.

Cinayetlerin nedeni olan çatışmalar

Makale çevre savunucularının ölümüne yol açan koşulları, sektörleri ve ilişkileri de tanımlama iddiasında:

“Yapılan başka çalışmalarda, otoriterizm ile çevre savunucularının ölümleri arasındaki bağlantı ya da ekonomik büyüme ve bu ölümler arasındaki ilişki incelenmiş. Biz bu yönde yapılan analizleri, mekânsal faktörler (toprak işlenen yerler ve maden imtiyazı verilen alanlar) ile çevre savunucularının ölümleri arasındaki ilişkiyi de değerlendirerek ileri taşıyoruz.”

Makaleye göre, doğal kaynaklar üzerindeki anlaşmazlıklar, farklı sektörlerle (örneğin, fosil yakıtlar, madenler, kereste, tarım, su ürünleri veya su) ilişkili olduğu kadar, toprağa ve/veya su kaynaklarına erişim ile de bağlantılı.

“Bu çatışmaların bir kısmı, mülksüzleştirme sistemlerini kuran sömürge dönemi uygulamalarının devamı olarak görülebilir ve şu yöntemleri de içerir:

Yerinden etme, zorla çalıştırma ve yerel/yerli halkın haklarının inkâr edilmesi; devlet destekli olarak toprakların ve doğal kaynakların özel şekilde idare edilmesi ve sömürülmesi (örneğin, II. Kral Leopold liderliğindeki Belçika yönetimi altında bulunan Kongo Bağımsız Devleti); bir ulusun başka bir ulusun doğal kaynak sömürüsünden faydalanması; toprak haklarının küresel olarak toplumdan özele geçmesi.

Çatışmalar çoğunlukla, kaynakların meşru kullanım hakkına sahip olmayan şirketlerin kaynakları ele geçirmesi sebebiyle (örneğin, halk ormanlarında yasadışı ağaç kesilmesi) veya yozlaşmış hükümetlerin bu kaynakların kullanım haklarını devretmesi durumunda ya da belli bir bölgede yaşayan toplulukların görüşü alınmadan o bölgedeki kaynaklar üzerinde siyasi nedenlerle tasarrufta bulunulmasıyla (örneğin, Peru’nun yerel bölgelerinde verilen petrol sondajı imtiyazları) meydana geliyor.

Bazı başka çatışma durumlarında, geleneksel doğal kaynak kullanıcıları, sıklıkla ulusal parkların veya balıkçılık faaliyetlerini kısıtlayan deniz koruma alanlarının muhafazası adına, söz konusu topraklardan sürülürler. (Örneğin, Kenya’daki geleneksel topraklardan yerli Sengwer halkının tahliye edilmesi)

Bazı çatışmalar maden çıkarma sanayiinin kâr paylaşma hasebiyle çıkar (Papua Yeni Gine’deki Panguna madeninin Rio Tinto’nun yan kuruluşu BCL tarafından satın alınması örneğindeki gibi). Maden çıkarmanın dolaylı etkileri de birtakım başka çatışmalara sebep olur. (Örneğin, madencilik veya petrol sondajının sebep olduğu su kirliliği ile fabrikaların havayı kirletmesi.)

Bazı uç örneklerde, maden çıkarma sanayii, kimi zaman yaşam alanını yaşanmaz hale getirecek biçimde nehirleri ve toprağı kirleterek (Örneğin, Ekvador ve Peru’daki Chevron ve Texaco) kimi zaman da hidroelektrik barajı kurmak için oradaki tüm toplulukları sürerek (Örneğin, Belo Monte Barajı, Pará, Brezilya ve Lower Sesan 2 Barajı, Strung Treng, Kamboçya.) toplulukların yerinden edilmesine sebep olabiliyor.

Bazı uç örneklerde, maden çıkarma sanayii, kimi zaman yaşam alanını yaşanmaz hale getirecek biçimde nehirleri ve toprağı kirleterek (Örneğin, Ekvador ve Peru’daki Chevron ve Texaco) kimi zaman da hidroelektrik barajı kurmak için oradaki tüm toplulukları sürerek (Örneğin, Belo Monte Barajı, Pará, Brezilya ve Lower Sesan 2 Barajı, Strung Treng, Kamboçya) toplulukların yerinden edilmesine sebep olabilir.

Bu doğal kaynaklar üzerine kurulu yerel ve ulusal endüstri dinamiklerine ek olarak, kaynak sömürüsünü doğrudan dışarıdan temin eden çok uluslu şirketler de çevre savunucularına karşı şiddete başvurabiliyor.”

Çevre savunucularına karşı şiddetin üç koşulu

“Birçok olayda, çevresel çatışmalar fiziksel şiddete yol açmıyor. Bununla birlikte, çeşitli sosyal, idari veya yasal süreçlerle çözülemeyen zorlu çatışmalar söz konusu olduğunda, şiddet ortaya çıkabiliyor,” tespitinin yapıldığı makaleye göre, üç koşul altında, çevre savunucularına karşı şiddet kullanma olasılığı artıyor:

  1. Hükümet ve özel aktörler tarafından doğal kaynakların kullanılmasına yönelik finansal, politik veya başka türlü güçlü teşvikler olduğunda,
  2. Doğal kaynaklara en çok bağımlı olan kişiler (ekonomik, kültürel ve politik olarak) marjinalleştirildiğinde,
  3. Hukukun üstünlüğü (yozlaşma, icra eksikliği veya cezasızlık şeklinde) zayıf olduğunda.

Yazarlar, “ormanların yok edilme oranları, yolsuzluk endeksi, toprak imtiyazlarının tahsisi, tarımsal işletme emtia fiyatları ve diğer potansiyel dinamikler ile ilişkili değişkenlere ait küresel veri kümelerini kullanarak”, çevrecilere yönelik cinayetleri incelediklerinde buldukları sonuçları da şöyle tanımlıyorlar:

“2017’de, en az 185 çevre ve toprak savunucusu öldürüldü. Diğer gruplara kıyasla, bunlar içinde en fazla ölen yerli halklar oldu (2015 ve 2016’da böyle ölümlerin yaklaşık %40’ı, 2017’deki ölümlerin ise %30’unu oluşturuyorlardı).

Bölgesel olarak, bu ölümlerin çoğu Orta Amerika’da (%36) gerçekleşti. Bunu Güney Amerika (%32) ve Asya (%31) izledi. Filipinler ve Kolombiya, 2015-2017 yılları boyunca toplamda en fazla yerli halkın öldüğü (sırasıyla 36 ve 22 kişi) iki ülke oldu.”

Ancak makale yine de bu rakamların gerçekten çok daha az olabileceği uyarısını da yapıyor ve çevreci cinayetlerin işlendiği ülkelerde, yozlaşma endeksinin yüksek olduğu, böyle ülkelerde basının da özgür olmadığına dikkat çekerek, basının haberleştirmemesi nedeniyle gözden kaçırdıkları cinayetlerin olabileceği okurlarına hatırlatıyor.

Çevrecilere yönelik cinayetler çoğu zaman cezasız kalıyor

Makalenin dikkat çektiği bir başka nokta da hukukun üstünlüğünün zayıf olmasının, çevre savunucularına karşı şiddet uygulanmasına yol açan önemli bir faktör olması:

Makalenin dikkat çektiği bir başka nokta da hukukun üstünlüğünün zayıf olmasının, çevre savunucularına karşı şiddet uygulanmasına yol açan önemli bir faktör olması.

“Çevre savunucularının öldürülmesindeki cezasızlık oranı hayli yüksek: Küresel açıdan ortalama olarak bu cinayetlerin sadece %10’undan biraz fazlası mahkûmiyet ile sonuçlanıyor; oysa yine küresel olarak işlenen tüm cinayetlerde mahkumiyet oranına kıyasla (2012’de ortalama olarak %43) bu oran çok düşüktür.

Çevre savunucularına uygulanan şiddet vakalarındaki cezasızlık durumu iki ana etkenle bağlantılı: İlki, birçok ülkenin polis ve yargı alanında yozlaşma olması ve böylece davaların düzgün bir şekilde soruşturulmaması veya kovuşturulmaması. Bazen de şiddettin faillerinin finansal ya da başka çıkarlarla veya aile bağları kapsamında polisin veya hükümet yetkilileriyle ilişkili olması.“

Çevrecileri şiddetten korumanın yolları

“İnsanlar geleceğimiz için gerekli olan ormanları, toprakları ve ekosistemleri, yani geçim kaynaklarını korumak uğruna ölüyorlar: 2017’de Brezilya’da 56, Filipinler’de ise 47 çevre savunucusu öldürüldü. Bu çalışma, şiddetin dinamiklerini küresel ölçekte inceleyerek, yozlaşmanın ve hukukun üstünlüğünün çevre savunucularının ölümünde belirleyici olduğunu göstermiştir,” sonucuna ulaşan makale, “Bu durumla yüzleşmek için hükümetler, işletmeler ve yatırımcılar şiddeti doğuran tedarik zincirindeki rolleri sebebiyle sorumlu tutulmalılar,” önerisinde bulunuyor.

İnsanlar geleceğimiz için gerekli olan ormanları, toprakları ve ekosistemleri, yani geçim kaynaklarını korumak uğruna ölüyorlar: 2017’de Brezilya’da 56, Filipinler’de ise 47 çevre savunucusu öldürüldü.

“Çevreyi koruma cephesindekilerin sesleri ve eylemleri, süregelen şiddetle bastırılıyor. İnsanların konuşmaktan veya kampanya yapmaktan korkmaları teorik olarak güvenli sayılan ülkelerde bile önemli çevresel sorunlar karşısında sessiz kalınmasına sebep olabiliyor. Bu durum, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeleri zayıflatıyor ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak için gösterilen gayreti sınırlıyor.

Bu cinayetlerin işlenmesinin altında yatan itici gücün doğal kaynakları hedef alan sektörler olduğu görülüyor. Dolayısıyla şirketlerin de sorumlu davranmaları gerekiyor. Bunun için tüm şirketlerin altına imzasını atması gereken uluslararası programlar ve çevre koruma yasaları yapmak çözüm olabilir. Küresel ticaret, insanlara yönelik tehditlerin yanı sıra, biyolojik çeşitliliği de tehlikeye atıyor.

Kara para aklanmasının önlenmesi ve insan haklarını ihlal eden failleri cezalandırmanın bir yolu olarak kurulan ve küresel çapta uygulanan ABD’deki Magnitsky İnsan Hakları Sorumluluk Yasası gibi yeni yasalar, hesap verme mecburiyeti ve çevre savunucularının korunması hususunda çeşitli yollar sunuyor.

Hukukun üstünlüğünün yerel düzeyde zayıf kaldığı ve dolayısıyla çevre savunucularının ölümüyle sonuçlanan durumlar için, doğal kaynakları hedef alan endüstrilerin hesap verme zorunluğunu yaratan çevresel zarar konusunda uluslararası yasalara ihtiyaç var. Şirketler ve tüketiciler, ürünlerin kaynaklarını araştırmalı, sonuçları yayınlamalı ve tedarik zinciri dolayısıyla doğan şiddeti ortadan kaldırmayı taahhüt etmeliler.”

Yazının tamamını şu linkten okuyabilirsiniz: https://www.nature.com/articles/s41893-019-0349-4

Nature dergisindeki yazının İngilizce’den Türkçe’ye çevirisi Ümid Gurbanov tarafından yapılmıştır.

Bu yazı ilk kez 6 Eylül 2019’da yayımlanmıştır.

Nature Dergisi

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend