27 Kasım 2019

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Küresel çağda tarih yazmak veya millî tarihi yeniden kavramak

Bir zamanlar içinde yaşadığımız yeryüzünü kendi evimiz olarak görmüyorduk. Gerçek yaşam ölüm sonrasındaydı. Bu dünyadaki yaşamımız ise içinde mutluluğun olmadığı, kötülüğün hükmettiği ve salt sınanmak için katlanmaya mahkum olduğumuz bir sahtelikler dünyasıydı. Hakikat, bu dünyanın ötesinde Tanrı’nın katında, mutluluk ise bu dünyanın ötesindeki ahiret yaşamındaydı. İşte böylesi bir dünyada ‘biz,’ belli bir toprak parçasını vatan edinmiş ve tarihten gelip geleceğe akan bir ulusun yurttaşları değil, aslında ahirette birbirini görecek dinî bir cemaatin fertleriydik. Ama bu düşünce böyle gitmedi.

Batı Rönesansı ve sonrasında gelişen Batılı düşünce akımları – Rönesans, Reform, Bilim Devrimi, Aydınlanma, Romantizm, vb. – Batı topraklarında neşet etmiş olsa da değişerek ve dönüşerek tüm medeniyetlerde silinmesi imkansız bir iz bıraktı. Bugün yaşadığımız dünya, kapitalizmiyle, ulus devletiyle, sekülarizmiyle, sanayi ve enformasyonuyla ve hepsinden önemlisi dünyada olan biteni kavrama biçimiyle bizlere Batı medeniyetinin hediyesidir. Beğenelim ya da beğenmeyelim, hepimiz Batı’nın bizlere öğrettiği düşünce biçimleriyle kendimizi, dünyayı, medeniyetimizi, tarihimizi ve dinimizi kavrıyoruz.

Batı dünyası bunu nasıl başardı?

Önce, Rönesans ile beraber Tanrı’yı ve mutluluğu yeryüzüne indirdi. Gökler ötesinde duran değil, bu dünyada, bu doğada ve bu tarihte işleyen arzu dolu yaratıcı tanrısallık ve bireysel olarak bu tanrısallıkla bütünleşme arzusu, Rönesans sonrası düşünüş ve yaşayış biçimine damga vurdu. Reform ile beraber Tanrı ve din, Papalık gibi yerel sınırları aşan kurumsallaşmalar yerine yüreklerde hissedilen varlıklar haline geldi.

Bu süreçte krallıkların meşruiyet kaynakları da dönüşüme uğradı. Artık krallık gökler ötesinde duran aşkın Tanrı’nın, bir soyun mensuplarına ve onun evlatlarına bahşettiği bir ayrıcalık ve kutsanmışlık olmaktan çıktı. Krallık, kendisine tabi olması beklenen fertlerin bir toplumsal sözleşme yoluyla, bir bireye koşullu olarak devrettikleri bir sorumluluğa dönüştü. İtaat artık dayatılamıyordu, bunun için tebaanın rızası gerekiyordu.

Dinî aidiyetin yerini alan tarih bilinci

Dinsel meşruiyet ve dinî aidiyet bu süreçte yara alınca krallar kendi tebaanın rızasını almak için yeni aidiyet biçimleri, sadakat bağları, toplumu ve devleti kavramada yeni düşünme ve hissediş biçimleri, kısaca yeni kimlikler yaratmak zorunda kaldılar. Dinî metinler bireyselleşince kamusal kişiliği inşada ‘tarih bilinci’ devreye girdi. Çünkü tebaa yavaş yavaş yurttaşlaşıyor, ümmet yavaş yavaş uluslaşıyordu. Bu süreç devam ederken Fransız İhtilali patladı. Artık meşruiyetin kaynağı milletti ve bunun kurumlarının yaratılması gerekiyordu.

Tanrısallaşmış bir millet ve millî tarih kavramı, 19. yüzyılın başlarında formüle edildiğinde, faşist, ırkçı, ötekileştirici ya da sömürücü değildi.

Tanrı algısı ve kurumsal din bu dönemde ciddi yara almış olsa da bu süreç Tanrı’ya ve dine referanssız1 işlemedi. Tanrısallaşmış bir millet ve millî tarih kavramı, 19. yüzyılın başlarında formüle edildiğinde, faşist, ırkçı, ötekileştirici ya da sömürücü değildi. Fransız İhtilali sonrası milliyetçileri kozmopolitti. Zira onlara göre, Tanrı sadece kendi uluslarında değil, yeryüzünün her ulusunda ayrı ayrı tecelli ediyordu. Zaten o dönemlerde milliyetçi olmak başka milletlerle kavga halinde olmak değil, krallara ya da halka baskı kuran yabancı güçleri devirmek, bir demokrasi kurmak ve dünya ölçekli bir milletler kardeşliğini tesis etmekti. Örneğin İtalyan milliyetçisi Mazzini, İtalya’nın özgürlüğünü tesis etmek için Genç İtalyanlar örgütünü kurduğunda, ona destek olacak biçimde Genç Fransızlar, Genç İngilizler ve Genç Osmanlılar bulabiliyordu. Türkiye’de de bu mirası devralan Mustafa Kemal “benim anladığım milliyetçilik, her ulusun ıstırabını kendi ulusunun ıstırabıymış gibi yüreğinde taşıyan bir milliyetçiliktir” diyebiliyordu.

Darwin ile değişen milliyetçilik algısı

Ancak farklı milliyetçilik anlayışları da oluşuyordu. Vahdet-i vücut ve Romantizm düşüncesi canlı bir organizmayı var eden bilim-ötesi yaratıcı arzuya dayanıyordu. Darwin’den önce fiziksel ve mekanik yollarla bir izahı yapılamayan biyoloji, yaşam ve organizma Tanrı’nın kuşatıcı inayetine referans verilerek izah ediliyordu. Yani bir organizma gibi kavranan bir millet, Tanrı’nın himayesinin bir tecessümü olarak görülüyordu. Fakat Darwin’den sonra organizmaların gelişim mantığı Tanrı’nın inayetiyle değil de, Tanrı’ya hiç referans vermeyen materyalist temellerde ‘türlerin birbiriyle sınırlı kaynaklar için verdiği savaşım’ olarak kavranınca, milliyetçilik ‘emperyalizm’in ve güçsüz halkları sömürmenin bir meşruiyet dayanağı olarak kullanıldı.

Bu dönüşümle beraber tüm Batı-dışı dünyanın bir sömürge haline gelmesinden sonra, Avrupalı uluslar tam da bu mantığın bir gereği olarak birbirine saldırmak zorunda kaldı. Ve iki dünya savaşından sonra Avrupa yeryüzündeki üstünlüğünü yitirdi.

Alman filozof G. W. Friedrich Hegel (1770-1831), 19. yüzyılda Tanrı’nın ulus devlette tezahür ettiğini belirtmişti. Ancak ulus-devletler için savaşların kaçınılmaz olduğunun ve çağı şekillendirecek gelişmelerin de farkındaydı. Buradan yola çıkarak Tanrı’nın geleceğinin çokuluslu bir toplum olan Amerika Birleşik Devletleri’nde tezahür edebileceğini öne sürmüştü.

İki dünya savaşının sonunda, 1945 sonrası konjonktürde ABD dünyaya nefes aldıran bir barış getirebilmişti. Eğer Hegel 1945’te yaşasaydı muhtemelen şöyle derdi: “Avrupa ulusçuluğu emperyalizme ve Holokaust aracılığıyla ırkçılığa çevirince, Tanrı Avrupa’dan göç etti. Ve çokuluslu bir devlet yapısını Birleşmiş Milletler kurumu ve Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi aracılığıyla küresel bir barış projesine çevirebilen ABD’de tezahür etmeye başladı. Bugün Tanrı ABD başkanının ağzıyla konuşuyor.”

Ancak Hegel’in kavrayışı tarihin hakikatini kavramak için yeterli değildir. Tarihi hakkıyla kavramak istiyorsak Marx’a ve ondan süzülen bilgeliğe de müracaat etmek zorundayız. Tanrıtanımaz bir materyalist olan Marx için tarih, Tanrı’nın tezahür ettiği bir yaşam akışı değil, güçlülerin güçsüzleri ezdiği bir kuvvetler savaşıdır.

21. yüzyıl ise, ABD’nin yarattığı Birleşmiş Milletler (BM) barışının çıkmaza girmiş olduğu bir çağdı. BM barışı, göçmen sorunu yaşamayan ulus devletlerin uluslararası kurumlarda dostça bir araya gelmesine dayanıyordu. Oysa bugün tüm gelişmiş dünyayı kaplayan ciddi bir göçmen sorunu var. Öte yandan BM barışı, ulus devletlerin başka uluslara yönelik geçmişe dair hatalarının unutulması düşüncesine dayanıyordu. Fakat çağımızın küreselleşmiş bilinç dünyasında, geçmişte mağdur olmuş her ulus, gadir uluslara bu geçmiş hataları hatırlatıyor. BM barışı, ulus devletlerin ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durması gerektiği düşüncesine de yaslanıyordu. Oysa bugünün küreselleşmiş dünyasında, ulusal ekonomiler tamamen kendi dış dünyalarındaki gelişmelere bağımlı hale geldi ve bazı ülkelerin zenginleşmesi diğer bazı ülkelerin fakirleşmesi anlamına geliyor.

Neofaşizm dalgası

Hâlâ ulus devlet kurumları içinde yaşıyoruz ancak bugünkü milliyetçilik, 19. yüzyılda ve 2. Dünya Savaşı sonrası yıllarda, bizleri daha özgür, daha kardeş, daha ileri kılan milliyetçi düşünceden uzak. Aslında günümüzde yaşanan, yeryüzü ölçekli bir neofaşizm dalgası.

Tüm bu gelişmelere karşın, hâlâ ulus devlet kurumları içinde yaşıyoruz ancak bugünkü milliyetçilik, 19. yüzyılda ve 2. Dünya Savaşı sonrası yıllarda, bizleri daha özgür, daha kardeş, daha ileri kılan milliyetçi düşünceden uzak. Aslında günümüzde yaşanan, yeryüzü ölçekli bir neofaşizm dalgası.

ABD’de Donald Trump’ın başkan olabilmesi, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, Hindistan’da Hindu faşizminin iktidarda olması, İslam dünyasının IŞİD gibi bir örgüt çıkarabilmiş olması gibi gelişmelerin hepsi. önceki asırlara ait dünyayı tanıma, anlama, yorumlama biçimlerinin bu çağın küresel dünyasına zarar veriyor olmasıyla ilgili.

Millî tarihimizi yeniden kavramak

Bu yüzyılın insanları olarak 21. yüzyılın bu kasvetli ortamında geleceğe ümit taşımak istiyorsak yapabileceğimiz şeyler var. Bunlardan biri de millî tarihimizi yeniden kavramak olacaktır.

19. yüzyılda, milliyetçi düşüncenin inşa edildiği günlerde bir millet kendi kendine yeterli bir organizma olarak kavranıyordu. Felsefenin bugün geldiği noktada ‘kendi kendine yeterli bir var olan’ düşüncesi tamamen aşıldı. Artık varlığı, filozof Emmanuel Levinas’ın dediği gibi bir ‘ilişkiler ağı’ olarak kavrıyoruz.

Yeryüzünde kendi kendini dış ilişkilerden azade olarak inşa edebilmiş hiçbir ulus yoktur. Ulusal tarih, bir dışarıdan-etkilenmeler ve dışarıyı-etkilemeler tarihidir. Hiçbir ulus ya da medeniyet saf değildir. Hepsi özüne işleyecek bir biçimde melezdir. Ayrıca tarihte ‘öteki’ne karşı bir hata işlememiş hiçbir ulus yoktur. Bu hataları ‘unutmak’ küreselleşme süreçlerine kadar problem olmuyordu. Fakat küresel bir dünya kurulduğundan beri her ulus giderek daha can yakıcı bir şekilde kendi atalarının hatalarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu iki gerçeği örtbas etmeye çalışan her ulusal tarih yazımı ise ne yazık ki bugün dünya ölçekli gördüğümüz üzere bir 21. yüzyıl faşizmi yaratmaktan öteye gidemiyor.

Yıllarla edindiğim gözlemlerime göre, bu iki gerçekle yüzleşmek kişiyi hiçbir şekilde ulus ya da medeniyet düşmanı haline getirmiyor. Aksine, böylesi bir yüzleşme kişiyi milletini ve medeniyetini hatasıyla ve kusuruyla daha olgunca seven, yeryüzündeki farklı halklarla aynı ekosistemi ve yaşamı paylaştığının bilincinde olarak, kendi milletini insanlık barışına hizmet edecek şekilde dönüştürmeye çalışan, bu yolla atalarının günahını affettirmeye azmetmiş ve yine bu yolla ulusunun ve medeniyetinin hayat hikayesini izleyenler nazarında “ne güzel yaşamış bu halk” dedirtecek bireyler haline getiriyor.

İnsanlık ailesinin yurttaşları olarak güzel bir geleceğe kavuşmak için ulusa aidiyet duygumuzu ve ulusal tarihimizi bu çağın gerçekleri ışığında yeniden düşünmeliyiz.

Eğer ulusal tarihimizi ‘yeryüzü yurttaşlığı’ perspektifinde inşa edemezsek, bugün yeryüzünün her tarafında görüldüğü üzere ya ‘her şeye inancını kaybetmiş sinikler’ ya da ‘kendinden olmayanı yok etmekte vebal görmeyen faşistler’ yaratmaktan başka bir sonuca gidemeyeceğiz.

Fakat eğer bunu yapabilirsek, o gün belki yine Herder, Ranke, Michelet ve Hegel gibi sufi-romantiklerin ruhuyla kendi tarihimizi, ulusumuzu ve medeniyetimizi Tanrı’nın bir şaheseri olarak sevebilecek bir mutluluk haline ulaşabileceğiz.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Kasım 2019’da yayımlanmıştır.

  1. Rönesans’ın gökler ötesinde duran Tanrı’yı değil de, doğada ve tarihte akan tanrısallığı keşfettiğini söylemiştim. Bu keşif daha da geliştirildi ve Aydınlanma sonrası vahdet-i vücut (Tanrı, âlem ve insan ilişkilerini açıklayan düşünce sistemi) sufileri olarak anabileceğimiz Herder sonrası Romantik filozoflar aracılığıyla millet düşüncesine ve onun siyasallığının şekillenişine eklemlendi. Düşünceleri bugünün yeryüzü ölçekli resmi tarih yazımını şekillendiren Alman tarihçi ve düşünür Leopold von Ranke ve Fransız tarihçi Jules Michelet birer 19. yüzyıl vahdet-i vücut sufisi olarak Tanrısallığın bir devlette (Ranke) ya da bir milletin kolektif ıstırapları, arzuları ve tahayyüllerinde (Michelet) zirveleştiğini iddia ettiler.

Esat Arslan

Esat Arslan – 1999'da Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Lisans eğitiminde matematik, fizik, iktisat ve edebiyat bölümlerinden dersler aldı; felsefe, ilahiyat ve toplumsal düşünce konularında yoğun bir biçimde okumalar yaptı. 2004 yılında Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü'ne, Aydınlanmacı Bir İslam Düşünürü olarak tanıttığı Bediüzzaman'ın Cumhuriyet öncesi toplumsal ve fıkhi/hukuksal düşüncesi üzerine tezini verdi. Endülüs'te Raks, Marx’ın Simiti, Beyaz Kale, Şeriat Mekke'de Tamamlandı ve Kara Kitap kitaplarının yazarı.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend