Orman yangınlarıyla mücadelede neleri değiştirmeliyiz?

Son yangınların sebebi sabotaj mı küresel ısınma mı? Yangınlar neden bu kadar büyüdü? Farklı şekillerde müdahale edilebilir miydi? Ormanlarımız neden yangına dirençli değil? Yangını yönetmek mümkün mü? Yanan bölgeler hemen ağaçlandırılmalı mı? Ekolog Prof. Dr. Tuncay Neyişçi yazdı.

Türkiye günlerdir sel felaketlerinin yanı sıra orman yangınlarıyla boğuşuyor. Yüzü aşkın yangın, gözümüzün önünde yanan ormanlar, can kayıpları, tahliye edilen köyler, mahalleler, oteller… Bu konuda toplumda bir bilincin olmaması, hızla yayılan bilgi kirliliği soru işaretlerini artırıyor, kafaları karıştırıyor. Yangınlar sabotaj kaynaklı mı? Sebep, küresel ısınmanın artması mı? Yangına havadan müdahale mi edilmeliydi?

Yangınların sebebi sabotaj mı küresel ısınma mı?

Manavgat yangınından önce de büyük yangınlarla yüzleştik. Çok değil daha 2008 yılında Serik, Taşağıl’da tarihimizin en büyük yangınlarından birini yaşamıştık. Kamuoyunun dikkatinin yoğunlaştığı hemen her büyük yangın için sabotaj, terör, iddiaları ileri sürülür. Ama ortalıkta gözle görünür, inandırıcı kanıtlar yok.

Aslında en büyük sabotaj, bu iddiaların yıllardan beri bu konuda bilincin artırılması ve gerekli tedbirlerin alınması konularının önüne geçmesi, Orman Genel Müdürlüğünün hâlâ, yangın çıkış nedenlerini inceleyip rapora bağlayacak bilgili, deneyimli ve etkin Yangın Yeri İnceleme Ekiplerinin olmaması. Oysa günümüz teknolojisi (İHA) ile bu konuları çözüme kavuşturmak zor bir iş değil.

Karadeniz Bölgesinde yaşadığımız sel felaketi ile yaşamakta olduğumuz orman yangınlarını küresel ısınma ya da iklim değişimi gibi tek bir maymuncukla çözmeye çalışmak zamanın ruhunu anlamamakla eş anlamlı.

Zamanın ruhu bizi, çok büyük ve çok sağlam olduğunu düşündüğümüz dünyamızın 6X9 bir fotoğrafa sığabilecek kadar küçücük, yapayalnız ve kırılgan olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor. Zamanın ruhu bizi, kibirli, egemen insan anlayışını bir kenara bırakıp plajları deniz kaplumbağaları, dağları ormanlar, gökyüzünü kuşlarla paylaşabilen, doğanın sıradan bir bileşeni olduğumuz gerçeğini benimsemeye zorluyor.

Bitkiler ve ağaçlar yanarlar.

Zamanın ruhuna uyum sağlamak ve iklim değişimi

Bu yazının konusu olan orman yangınlarını ele almadan önce, bir ekoloji uzmanı olarak altını çizmek istediğim başka bir nokta daha var; küresel ısınma ve iklim krizi gibi kavramlar yerine iklim değişimi kavramını daha bilimsel buluyorum zira, değişim kapsayıcı ve nötr bir kavram, o nedenle de bilimsel.

Ekolojik olarak iklim; değişen, dönüşen, değiştirdiğimiz ve dönüştürdüğümüz dünyamızda değişmiş ve dönüşmüş çoğul bir olgu. Dünyamızda iklimle etkileşim içinde olmayan, iklimi etkilemeyen ve iklimden etkilenmeyen hemen hiçbir şey yok. Bütün bunların bize gösterdiği şey de her türden anormalliklerle, sorunlarla, tekil mücadelelere baş etmeye çalışma aşamasından anormalliklerle, sorunlarla birlikte yaşama becerisi geliştirmemizi gerekli kılan çoğul uyum geliştirme aşamasına geçmemiz gerektiği. Bu da zamanın ruhunun bir gereği.

Bir örnekle açıklamak gerekirse, deprem kuşağında ve devasa fay hatları üzerinde yer alan Japonya’yı ele alalım. Bütüncül bir yaklaşımı benimseyen Japonlar, depremlerle birlikte yaşamayı öğrendiler. Yetkililer ve toplumun her bireyi, deprem öncesinden başlayıp deprem sırasında ve sonrasında neyi niçin ve nasıl yapması gerektiğini kavramış, bunu yaşam biçimine dönüştürmüş durumda. Her bireyin ya da kurumun üstleneceği sorumluluklar belli. Deprem konusunda bilgili, deneyimli, depreme uyumlu bir toplum haline gelmiş olmaları, şiddetli depremleri en az olumsuz etki ile atlatabilmelerinin temel nedeni.

Yangınlar neden bu kadar büyüdü?

Sorunlara bütüncül bir yaklaşımla bakabilme ve sorunlarla birlikte yaşama becerisi ortaya koyabilme açısından Manavgat orman yangını, bize orman yangınlarıyla birlikte yaşama becerisine sahip olmadığımızı gösterdi. Köylüsünden teknik elemanına, akademisyeninden politikacısına ne denli cahil ve yetersiz olduğumuzu kanıtladı. Yangının büyüme nedenlerinden biri de bu.

Orman yangınlarında uçak kullanımı tartışmaları yangının önüne geçti; evleri, tarlaları yanan köylülerin çaresizlikleri, tahliye edilen oteller ve mahalleler, yangın sonrasına ilişkin aceleci ağaçlandırma kampanya yarışları toplum olarak nedenli hazırlıksız olduğumuzu da ortaya koydu.

Orman yangınlarının %90 gibi yüksek bir bölümünün insan kaynaklı olduğu bir ülkede, çok geç kalmış bir adım olsa da Orman Genel Müdürlüğü hiç vakit kaybetmeden tüm sivil toplum kuruluşları ve istekli bireyler ile ortak çalışmalara girmek zorunda. Orman yangınlarının toplumun tamamı tarafından “akciğerlerimizin yanması” olarak algılanması da bu yaklaşımı zorunlu kılıyor. Bu noktada temel strateji, Orman Genel Müdürlüğü’nün uyguladığı gibi insanların ormanlar üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmek değil, tam tersine ormanların insanlar üzerindeki olumlu etkilerini en üst seviyeye çıkarmak olmalı. Ormanlar ile insanlar arasındaki ilişki dışlamaya, yasaklamaya değil sevgi ve paylaşıma yönelik olmalı.

Zamanın ruhuna uygun bu işbirliği sağlanamadığı gibi Orman Genel Müdürlüğünün bütçe kaynaklarını üçte birinden fazlası uçak, helikopter, arazöz gibi yangın söndürme ağırlıklı kalemlere ayrılıyor. Bütüncül bir yaklaşımın zorunlu kıldığı insan ilişkileri ve kamuoyu geliştirilmesine ayrılan bütçe kaynaklarıysa yok denecek kadar az.

Ormanlarımız neden yangına dirençli değil?

Orman varlığımızı, orman yangınları da dâhil olumsuzluklardan daha az etkilenebilir yapıya kavuşturacak biçimde yönetmek zorundayız. Bu bağlamda yangına dirençli orman kurma ilkeleri belirlenmiş olmasına karşın yeterince uygulamaya geçildiğini söylemek zor.

Ormanlarımız büyük bölümüyle kolaylıkla ateş alabilecek ve yandığında yüksek enerji açığa çıkaracak yapıda. Manavgat yangını da bunun tipik bir örneği. Antalya Orman Bölge Müdürlüğünde gerek alan ve gerekse sayı olarak en büyük yangınlarının Serik ve Manavgat Orman İşletme Müdürlüklerinin yetki alanındaki bölgede çıktığı uzun yıllardır biliniyor. Bunun nedeni, Aksu ve Köprüçay vadilerinin kuzey yönlü kurutucu rüzgârlara (poyraz) açık olması. Yetkililer de zaten Manavgat yangının şiddetli kurutucu rüzgâr nedeniyle çıktığını ileri sürüyorlar.

1990’lı yılların başında bu alanın bu rüzgârlara karşı sık dikilmiş 1-3 sıralı servilerden oluşan rüzgâr perdeleriyle korunması gerekliliği, TÜBİTAK araştırmaları sonuçlarına göre önerilmiş, hatta deneme alanları da tesis edilmişti. Bu perdeler tüm orman alanında tesis edilmiş olsalardı ne 2008 yılındaki 17 bin hektarlık yani neredeyse 24 bin futbol sahasının kaplayacağı kadar bir orman kaybına yol açan Serik Taşağıl yangını ve hâlâ yanmakta olan Manavgat yangını bu büyüklüklere ulaşabilirlerdi.

Yangınları yönetmek mümkün mü?

Ülkemizde çıkan yangınların sayı ve alan olarak artmasının ardındaki başat nedenlerden biri de ormanlarımızda yanıcı yönetimi diye bir tekniğin uygulanmaması.

Yanıcı yönetimi, kolaylıkla ateş alan ve yüksek enerji açığa çıkararak yanan ince kuru ve kuru yanıcıların uygun dönemlerde sistem dışına çıkarılmasıdır. TÜBİTAK destekli bir çalışmada, yangın mevsimi dışında, kış aylarında gerekli tedbirleri alarak “denetimli yakma” tekniği ile bu tür yanıcıların %80 oranında azaltılabileceği ortaya koyuldu ve sonuçları yayınlandı.

Denetimli yakma tekniğinin uygun bulunmaması durumunda bu tür yanıcılar mekanik olarak toplanıp öğütülüp sıkıştırılarak brikete (pellet) dönüştürülebilir. Briket yenilenebilir, emisyonu son derecede düşük ekolojik bir enerji kaynağıdır. Bu, yangının şiddeti düşürülürken yenilenebilir ve temiz enerji üretebilmek anlamına da gelir. Ormanlarımızın kolaylıkla ateş alabilmesi ve yüksek enerjili yangınlara maruz kalmasının bir nedeni de işte bu yanıcı yönetiminin uygulanmamasından kaynaklanıyor.

Her yangına uçakla müdahale edilmeli mi?

Manavgat’ta 23 helikopter ve iki uçağın gün boyu alev ve ateş üzerine tonlarca su dökmesine karşın sonuç alınamamış olması, bir yandan ormanlarımızın yüksek enerjili yangınlara uygunluğunu, diğer yandan da yüksek enerjili yangınlarda uçak ya da helikopter kullanımının anlamsızlığını gözler önüne serer. Uçakla müdahale, yangının boyutuna göre alınacak bir karardır.

Manavgat örneğinde olduğu gibi bu tür şiddetli yangınlarda her 5 ya 6 saat içinde (ya da 400 hektarlık 20-25 cm çap ve 20-25m boyundaki ağaçlardan oluşan orman yandığında) açığa çıkan toplam enerji miktarı Hiroşima’ya atılan 13 kilotonluk atom bombasına eşdeğer enerji açığa çıkar. Bu büyüklükteki bir yangına 20 ton suyu belirli yükseklikten bırakan uçakla söndürmek olası değildir ya da bir başka ifadeyle; o büyüklükte bir yangını uçakla söndürmeye çalışmak harıl harıl yanan bir odun sobası ateşini tükürerek söndürmeye benzer.

Bu tür müdahaleler, büyük ölçüde kamuoyunu tatmin etmeye ya da yanlış yönlendirmeye yönelik, etkisiz, masraflı ve gereksiz bir çabadır. Bu konularda raporlar yazmış ve raporlar okumuş bir akademisyen olarak uçağın ve helikopterin etkin kullanılabileceği alanların belli ve sınırlı olduğunu söyleyebilirim.

Büyük Şehir Belediye yasası orman yangınları yönetimine yeni boyutlar getirdi. Bazı alanlarda OGM ve Büyükşehir Belediyelerinin sorumlulukları çakışıyor. Bu da onları ortak çalışmaya zorluyor, siyasi aidiyetleri farklı olsa da. Alın size orman yangınlarına uyumlu toplum oluşturmanın bir başka sorunsalı. OGM açık alan yangınları, belediyeler ise bina yangınları konusunda deneyimli. Bu da deneyim ve beceri paylaşımını zorunlu kılıyor.

Orman içi ya da bitişiğindeki yapılar hangi standartlarda olmalı?

Fark etmişsinizdir, son yıllarda orman yangınlarını, bina yangınları, mahalle ya de köy tahliyeleri ile birlikte duyar, konuşur olduk. Orman içi ve bitişiğine inşa edilecek, izin verilecek her şey orman yangını riskini artırdığı gibi bu yapıların orman yangınlarına dirençli olmalarını güvence altına alacak standartlara sahip olmalarını da gerekli kılar. Yanan köy evleri ve oteller bu konuda ne denli hazır olduğumuzu gösterdi.

Samanı ya da yakacak odununu nerede ve nasıl depolayacağı kurala bağlanmamış; çatı örtüsü ya da doğramalar konusunda yanma standardı belirlenmemiş; havuzunu, otoparkını nereye yapacağı, bahçe peyzajının nasıl olması gerektiği konusunda serbest bırakılmış otel mimarları, can ve mal kaybının artmasına neden oluyor. Ayrıca bu tedbirsizlikler, önceliğin can ve mal güvenliğine verilmesi nedeniyle yangınla mücadele çalışmalarında önemli organizasyon bozukluklarına da yol açabiliyor.

Orman içinde bu denli çok; taş ocağı, maden ocağı, hes (elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan nehir tipi tesisler), çöplük alanı, konaklama tesisi, ikinci konut, vb., izin ve kullanım hakkı verilmesinin önüne de mutlaka geçilmeli.

Yanan bölgeleri hemen ağaçlandırmak doğru mu?

Daha yangınlar sönmeden, başta Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) gibi güvenilir ve saygın kurumlar olmak üzere, yapılacak öncelikli başka hiçbir şey yokmuş gibi, ağaçlandırma kampanyası yarışına soyunmalarını çok yanlış ve aceleci kararlar olarak görüyorum.

Yangın sonrası yapılacak olan alanın dozerler ve kepçelerle alt üst edilerek derhal ağaçlandırılması değil, doğaya kendini yenileyebilmesi için bir yıllık bir şans verilmesi. Zira doğa, kızılçam ormanları ve makiler bizlerden çok daha öncede, milyonlarca yıldır yangınlarla uyumlu yaşamayı, yangın sonrası koşullarında alanı yeniden ormanlaştırmayı öğrenmiş genetik kayıtlarına dâhil etmişlerdir. Kendilerini yenilemeyi bizden çok daha iyi bilirler. Bu bir yıl onlara yeter. Başarılı olamadıkları alanlarda doğayı alt-üst etmeden fidanlarımızı dikebilir ormana destek olabiliriz. Pek çok büyük yangın alanını adım adım dolaşıp raporlar hazırlamış biri olarak, sadece bir kaplumbağa ve bir domuzun yanmış bedeniyle karşılaştım. Resmini çektiğim o kaplumbağa meşhur oldu. Tıpkı bitkiler gibi ormana dahil diğer canlılar da orman yangınlarına uyumlu bir yaşam içindedirler ve yaşamda kalmayı becerirler. Becerememiş olsalardı bugünlere gelemez yok olup giderlerdi.

Orman Genel Müdürlüğü toplumun hafızasına kazınan Manavgat yangını kontrol altına alındıktan hemen sonra uygun görünen birkaç alanda, ormanın kendini nasıl yenilemeye çalıştığının izlenmesine imkân veren gözlem terasları hazırlamalı. İlgilenenler belirli aralıklarla gelişmeleri, yani doğanın kendini yenileme serüvenini izleyebilmeli. Bu, kamuoyunun ormanın yangına uyumlu yapısını anlamalarına yardımcı olacak bir doğa okulu işlevi görebilir.

Yangınların neredeyse tamamından sorumlu insanlarımızı bilinçlendirmez ve çalışmalara ortak etmeyi düşünmezsek, ormanlarımızda yanıcı yönetimi uygulamalarına girişmezsek, kolay tutuşan ve yüksek enerjiyle yanan ormanlar kaçınılmaz bir sonuç olarak çıkar ortaya. Yangın öncesi, sırası ve sonrasında neyi, niçin nasıl yapmasını bilen eğitimli bireylerden oluşan, zamanın ruhuna uygun “Orman Yangınlarına Uyumlu Toplum” kavramı işte bunun için gerekli.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Ağustos 2021’de yayımlanmıştır.

Tuncay Neyişçi
Tuncay Neyişçi
Prof. Dr. Tuncay Neyişçi – Ekolog, Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı, emekli akademisyen. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden mezun oldu. Yangın ekolojisi konusundaki doktora çalışmasını 1986 yılında tamamladı. 1975 yılından beri Antalya’da yaşıyor. 1991 yılında Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kurmak üzere Akdeniz Üniversitesi’ne davet edildi. Üniversitenin çeşitli fakültelerinde dersler verdi. 2014 yılında üniversiteden emekli oldu. 1995-2014 yılları arasında, UNESCO – SEMEP (Güneydoğu Akdeniz Projesi) Projesi ulusal koordinatörlüğünü yürüttü. Başta Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Antalya şubesi olmak üzere pek çok sivil toplum örgütünün kuruculuğu ve başkanlığını yaptı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Orman yangınlarıyla mücadelede neleri değiştirmeliyiz?

Son yangınların sebebi sabotaj mı küresel ısınma mı? Yangınlar neden bu kadar büyüdü? Farklı şekillerde müdahale edilebilir miydi? Ormanlarımız neden yangına dirençli değil? Yangını yönetmek mümkün mü? Yanan bölgeler hemen ağaçlandırılmalı mı? Ekolog Prof. Dr. Tuncay Neyişçi yazdı.

Türkiye günlerdir sel felaketlerinin yanı sıra orman yangınlarıyla boğuşuyor. Yüzü aşkın yangın, gözümüzün önünde yanan ormanlar, can kayıpları, tahliye edilen köyler, mahalleler, oteller… Bu konuda toplumda bir bilincin olmaması, hızla yayılan bilgi kirliliği soru işaretlerini artırıyor, kafaları karıştırıyor. Yangınlar sabotaj kaynaklı mı? Sebep, küresel ısınmanın artması mı? Yangına havadan müdahale mi edilmeliydi?

Yangınların sebebi sabotaj mı küresel ısınma mı?

Manavgat yangınından önce de büyük yangınlarla yüzleştik. Çok değil daha 2008 yılında Serik, Taşağıl’da tarihimizin en büyük yangınlarından birini yaşamıştık. Kamuoyunun dikkatinin yoğunlaştığı hemen her büyük yangın için sabotaj, terör, iddiaları ileri sürülür. Ama ortalıkta gözle görünür, inandırıcı kanıtlar yok.

Aslında en büyük sabotaj, bu iddiaların yıllardan beri bu konuda bilincin artırılması ve gerekli tedbirlerin alınması konularının önüne geçmesi, Orman Genel Müdürlüğünün hâlâ, yangın çıkış nedenlerini inceleyip rapora bağlayacak bilgili, deneyimli ve etkin Yangın Yeri İnceleme Ekiplerinin olmaması. Oysa günümüz teknolojisi (İHA) ile bu konuları çözüme kavuşturmak zor bir iş değil.

Karadeniz Bölgesinde yaşadığımız sel felaketi ile yaşamakta olduğumuz orman yangınlarını küresel ısınma ya da iklim değişimi gibi tek bir maymuncukla çözmeye çalışmak zamanın ruhunu anlamamakla eş anlamlı.

Zamanın ruhu bizi, çok büyük ve çok sağlam olduğunu düşündüğümüz dünyamızın 6X9 bir fotoğrafa sığabilecek kadar küçücük, yapayalnız ve kırılgan olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor. Zamanın ruhu bizi, kibirli, egemen insan anlayışını bir kenara bırakıp plajları deniz kaplumbağaları, dağları ormanlar, gökyüzünü kuşlarla paylaşabilen, doğanın sıradan bir bileşeni olduğumuz gerçeğini benimsemeye zorluyor.

Bitkiler ve ağaçlar yanarlar.

Zamanın ruhuna uyum sağlamak ve iklim değişimi

Bu yazının konusu olan orman yangınlarını ele almadan önce, bir ekoloji uzmanı olarak altını çizmek istediğim başka bir nokta daha var; küresel ısınma ve iklim krizi gibi kavramlar yerine iklim değişimi kavramını daha bilimsel buluyorum zira, değişim kapsayıcı ve nötr bir kavram, o nedenle de bilimsel.

Ekolojik olarak iklim; değişen, dönüşen, değiştirdiğimiz ve dönüştürdüğümüz dünyamızda değişmiş ve dönüşmüş çoğul bir olgu. Dünyamızda iklimle etkileşim içinde olmayan, iklimi etkilemeyen ve iklimden etkilenmeyen hemen hiçbir şey yok. Bütün bunların bize gösterdiği şey de her türden anormalliklerle, sorunlarla, tekil mücadelelere baş etmeye çalışma aşamasından anormalliklerle, sorunlarla birlikte yaşama becerisi geliştirmemizi gerekli kılan çoğul uyum geliştirme aşamasına geçmemiz gerektiği. Bu da zamanın ruhunun bir gereği.

Bir örnekle açıklamak gerekirse, deprem kuşağında ve devasa fay hatları üzerinde yer alan Japonya’yı ele alalım. Bütüncül bir yaklaşımı benimseyen Japonlar, depremlerle birlikte yaşamayı öğrendiler. Yetkililer ve toplumun her bireyi, deprem öncesinden başlayıp deprem sırasında ve sonrasında neyi niçin ve nasıl yapması gerektiğini kavramış, bunu yaşam biçimine dönüştürmüş durumda. Her bireyin ya da kurumun üstleneceği sorumluluklar belli. Deprem konusunda bilgili, deneyimli, depreme uyumlu bir toplum haline gelmiş olmaları, şiddetli depremleri en az olumsuz etki ile atlatabilmelerinin temel nedeni.

Yangınlar neden bu kadar büyüdü?

Sorunlara bütüncül bir yaklaşımla bakabilme ve sorunlarla birlikte yaşama becerisi ortaya koyabilme açısından Manavgat orman yangını, bize orman yangınlarıyla birlikte yaşama becerisine sahip olmadığımızı gösterdi. Köylüsünden teknik elemanına, akademisyeninden politikacısına ne denli cahil ve yetersiz olduğumuzu kanıtladı. Yangının büyüme nedenlerinden biri de bu.

Orman yangınlarında uçak kullanımı tartışmaları yangının önüne geçti; evleri, tarlaları yanan köylülerin çaresizlikleri, tahliye edilen oteller ve mahalleler, yangın sonrasına ilişkin aceleci ağaçlandırma kampanya yarışları toplum olarak nedenli hazırlıksız olduğumuzu da ortaya koydu.

Orman yangınlarının %90 gibi yüksek bir bölümünün insan kaynaklı olduğu bir ülkede, çok geç kalmış bir adım olsa da Orman Genel Müdürlüğü hiç vakit kaybetmeden tüm sivil toplum kuruluşları ve istekli bireyler ile ortak çalışmalara girmek zorunda. Orman yangınlarının toplumun tamamı tarafından “akciğerlerimizin yanması” olarak algılanması da bu yaklaşımı zorunlu kılıyor. Bu noktada temel strateji, Orman Genel Müdürlüğü’nün uyguladığı gibi insanların ormanlar üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmek değil, tam tersine ormanların insanlar üzerindeki olumlu etkilerini en üst seviyeye çıkarmak olmalı. Ormanlar ile insanlar arasındaki ilişki dışlamaya, yasaklamaya değil sevgi ve paylaşıma yönelik olmalı.

Zamanın ruhuna uygun bu işbirliği sağlanamadığı gibi Orman Genel Müdürlüğünün bütçe kaynaklarını üçte birinden fazlası uçak, helikopter, arazöz gibi yangın söndürme ağırlıklı kalemlere ayrılıyor. Bütüncül bir yaklaşımın zorunlu kıldığı insan ilişkileri ve kamuoyu geliştirilmesine ayrılan bütçe kaynaklarıysa yok denecek kadar az.

Ormanlarımız neden yangına dirençli değil?

Orman varlığımızı, orman yangınları da dâhil olumsuzluklardan daha az etkilenebilir yapıya kavuşturacak biçimde yönetmek zorundayız. Bu bağlamda yangına dirençli orman kurma ilkeleri belirlenmiş olmasına karşın yeterince uygulamaya geçildiğini söylemek zor.

Ormanlarımız büyük bölümüyle kolaylıkla ateş alabilecek ve yandığında yüksek enerji açığa çıkaracak yapıda. Manavgat yangını da bunun tipik bir örneği. Antalya Orman Bölge Müdürlüğünde gerek alan ve gerekse sayı olarak en büyük yangınlarının Serik ve Manavgat Orman İşletme Müdürlüklerinin yetki alanındaki bölgede çıktığı uzun yıllardır biliniyor. Bunun nedeni, Aksu ve Köprüçay vadilerinin kuzey yönlü kurutucu rüzgârlara (poyraz) açık olması. Yetkililer de zaten Manavgat yangının şiddetli kurutucu rüzgâr nedeniyle çıktığını ileri sürüyorlar.

1990’lı yılların başında bu alanın bu rüzgârlara karşı sık dikilmiş 1-3 sıralı servilerden oluşan rüzgâr perdeleriyle korunması gerekliliği, TÜBİTAK araştırmaları sonuçlarına göre önerilmiş, hatta deneme alanları da tesis edilmişti. Bu perdeler tüm orman alanında tesis edilmiş olsalardı ne 2008 yılındaki 17 bin hektarlık yani neredeyse 24 bin futbol sahasının kaplayacağı kadar bir orman kaybına yol açan Serik Taşağıl yangını ve hâlâ yanmakta olan Manavgat yangını bu büyüklüklere ulaşabilirlerdi.

Yangınları yönetmek mümkün mü?

Ülkemizde çıkan yangınların sayı ve alan olarak artmasının ardındaki başat nedenlerden biri de ormanlarımızda yanıcı yönetimi diye bir tekniğin uygulanmaması.

Yanıcı yönetimi, kolaylıkla ateş alan ve yüksek enerji açığa çıkararak yanan ince kuru ve kuru yanıcıların uygun dönemlerde sistem dışına çıkarılmasıdır. TÜBİTAK destekli bir çalışmada, yangın mevsimi dışında, kış aylarında gerekli tedbirleri alarak “denetimli yakma” tekniği ile bu tür yanıcıların %80 oranında azaltılabileceği ortaya koyuldu ve sonuçları yayınlandı.

Denetimli yakma tekniğinin uygun bulunmaması durumunda bu tür yanıcılar mekanik olarak toplanıp öğütülüp sıkıştırılarak brikete (pellet) dönüştürülebilir. Briket yenilenebilir, emisyonu son derecede düşük ekolojik bir enerji kaynağıdır. Bu, yangının şiddeti düşürülürken yenilenebilir ve temiz enerji üretebilmek anlamına da gelir. Ormanlarımızın kolaylıkla ateş alabilmesi ve yüksek enerjili yangınlara maruz kalmasının bir nedeni de işte bu yanıcı yönetiminin uygulanmamasından kaynaklanıyor.

Her yangına uçakla müdahale edilmeli mi?

Manavgat’ta 23 helikopter ve iki uçağın gün boyu alev ve ateş üzerine tonlarca su dökmesine karşın sonuç alınamamış olması, bir yandan ormanlarımızın yüksek enerjili yangınlara uygunluğunu, diğer yandan da yüksek enerjili yangınlarda uçak ya da helikopter kullanımının anlamsızlığını gözler önüne serer. Uçakla müdahale, yangının boyutuna göre alınacak bir karardır.

Manavgat örneğinde olduğu gibi bu tür şiddetli yangınlarda her 5 ya 6 saat içinde (ya da 400 hektarlık 20-25 cm çap ve 20-25m boyundaki ağaçlardan oluşan orman yandığında) açığa çıkan toplam enerji miktarı Hiroşima’ya atılan 13 kilotonluk atom bombasına eşdeğer enerji açığa çıkar. Bu büyüklükteki bir yangına 20 ton suyu belirli yükseklikten bırakan uçakla söndürmek olası değildir ya da bir başka ifadeyle; o büyüklükte bir yangını uçakla söndürmeye çalışmak harıl harıl yanan bir odun sobası ateşini tükürerek söndürmeye benzer.

Bu tür müdahaleler, büyük ölçüde kamuoyunu tatmin etmeye ya da yanlış yönlendirmeye yönelik, etkisiz, masraflı ve gereksiz bir çabadır. Bu konularda raporlar yazmış ve raporlar okumuş bir akademisyen olarak uçağın ve helikopterin etkin kullanılabileceği alanların belli ve sınırlı olduğunu söyleyebilirim.

Büyük Şehir Belediye yasası orman yangınları yönetimine yeni boyutlar getirdi. Bazı alanlarda OGM ve Büyükşehir Belediyelerinin sorumlulukları çakışıyor. Bu da onları ortak çalışmaya zorluyor, siyasi aidiyetleri farklı olsa da. Alın size orman yangınlarına uyumlu toplum oluşturmanın bir başka sorunsalı. OGM açık alan yangınları, belediyeler ise bina yangınları konusunda deneyimli. Bu da deneyim ve beceri paylaşımını zorunlu kılıyor.

Orman içi ya da bitişiğindeki yapılar hangi standartlarda olmalı?

Fark etmişsinizdir, son yıllarda orman yangınlarını, bina yangınları, mahalle ya de köy tahliyeleri ile birlikte duyar, konuşur olduk. Orman içi ve bitişiğine inşa edilecek, izin verilecek her şey orman yangını riskini artırdığı gibi bu yapıların orman yangınlarına dirençli olmalarını güvence altına alacak standartlara sahip olmalarını da gerekli kılar. Yanan köy evleri ve oteller bu konuda ne denli hazır olduğumuzu gösterdi.

Samanı ya da yakacak odununu nerede ve nasıl depolayacağı kurala bağlanmamış; çatı örtüsü ya da doğramalar konusunda yanma standardı belirlenmemiş; havuzunu, otoparkını nereye yapacağı, bahçe peyzajının nasıl olması gerektiği konusunda serbest bırakılmış otel mimarları, can ve mal kaybının artmasına neden oluyor. Ayrıca bu tedbirsizlikler, önceliğin can ve mal güvenliğine verilmesi nedeniyle yangınla mücadele çalışmalarında önemli organizasyon bozukluklarına da yol açabiliyor.

Orman içinde bu denli çok; taş ocağı, maden ocağı, hes (elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan nehir tipi tesisler), çöplük alanı, konaklama tesisi, ikinci konut, vb., izin ve kullanım hakkı verilmesinin önüne de mutlaka geçilmeli.

Yanan bölgeleri hemen ağaçlandırmak doğru mu?

Daha yangınlar sönmeden, başta Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) gibi güvenilir ve saygın kurumlar olmak üzere, yapılacak öncelikli başka hiçbir şey yokmuş gibi, ağaçlandırma kampanyası yarışına soyunmalarını çok yanlış ve aceleci kararlar olarak görüyorum.

Yangın sonrası yapılacak olan alanın dozerler ve kepçelerle alt üst edilerek derhal ağaçlandırılması değil, doğaya kendini yenileyebilmesi için bir yıllık bir şans verilmesi. Zira doğa, kızılçam ormanları ve makiler bizlerden çok daha öncede, milyonlarca yıldır yangınlarla uyumlu yaşamayı, yangın sonrası koşullarında alanı yeniden ormanlaştırmayı öğrenmiş genetik kayıtlarına dâhil etmişlerdir. Kendilerini yenilemeyi bizden çok daha iyi bilirler. Bu bir yıl onlara yeter. Başarılı olamadıkları alanlarda doğayı alt-üst etmeden fidanlarımızı dikebilir ormana destek olabiliriz. Pek çok büyük yangın alanını adım adım dolaşıp raporlar hazırlamış biri olarak, sadece bir kaplumbağa ve bir domuzun yanmış bedeniyle karşılaştım. Resmini çektiğim o kaplumbağa meşhur oldu. Tıpkı bitkiler gibi ormana dahil diğer canlılar da orman yangınlarına uyumlu bir yaşam içindedirler ve yaşamda kalmayı becerirler. Becerememiş olsalardı bugünlere gelemez yok olup giderlerdi.

Orman Genel Müdürlüğü toplumun hafızasına kazınan Manavgat yangını kontrol altına alındıktan hemen sonra uygun görünen birkaç alanda, ormanın kendini nasıl yenilemeye çalıştığının izlenmesine imkân veren gözlem terasları hazırlamalı. İlgilenenler belirli aralıklarla gelişmeleri, yani doğanın kendini yenileme serüvenini izleyebilmeli. Bu, kamuoyunun ormanın yangına uyumlu yapısını anlamalarına yardımcı olacak bir doğa okulu işlevi görebilir.

Yangınların neredeyse tamamından sorumlu insanlarımızı bilinçlendirmez ve çalışmalara ortak etmeyi düşünmezsek, ormanlarımızda yanıcı yönetimi uygulamalarına girişmezsek, kolay tutuşan ve yüksek enerjiyle yanan ormanlar kaçınılmaz bir sonuç olarak çıkar ortaya. Yangın öncesi, sırası ve sonrasında neyi, niçin nasıl yapmasını bilen eğitimli bireylerden oluşan, zamanın ruhuna uygun “Orman Yangınlarına Uyumlu Toplum” kavramı işte bunun için gerekli.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 2 Ağustos 2021’de yayımlanmıştır.

Tuncay Neyişçi
Tuncay Neyişçi
Prof. Dr. Tuncay Neyişçi – Ekolog, Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı, emekli akademisyen. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden mezun oldu. Yangın ekolojisi konusundaki doktora çalışmasını 1986 yılında tamamladı. 1975 yılından beri Antalya’da yaşıyor. 1991 yılında Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kurmak üzere Akdeniz Üniversitesi’ne davet edildi. Üniversitenin çeşitli fakültelerinde dersler verdi. 2014 yılında üniversiteden emekli oldu. 1995-2014 yılları arasında, UNESCO – SEMEP (Güneydoğu Akdeniz Projesi) Projesi ulusal koordinatörlüğünü yürüttü. Başta Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Antalya şubesi olmak üzere pek çok sivil toplum örgütünün kuruculuğu ve başkanlığını yaptı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

2
0
Would love your thoughts, please comment.x