Pandemi sonrası Türkiye için krizden çıkış senaryoları

Koronavirüs sonrası dünyadaki dengelerin nasıl değişeceğine ve Türkiye’nin bundan nasıl etkileneceğine dair yapılacak tespitler, bu sağlık krizinin tetiklediği ekonomik krizi idare ederken ülkelerin göstereceği başarı ile yakından ilintili olacak.

Zira Çin’de ortaya çıkan ve sonrasında bütün dünyaya yayılan, artık pandemi boyutuna gelmiş bu virüsün daha uzun vadeli etkisi ekonomi alanında ortaya çıkıyor. Gerçekten de bir yandan virüs ile mücadele adına alınan karantina gibi zorunlu tedbirler diğer yandan sosyal davranış, üretim ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi, dünya ekonomisi bakımından hızı ve çapı görülmemiş bir şok anlamına geliyor.

Tarihte örneği yok

Hatta o kadar ki, bu ekonomik etkiyi anlamlandırabilmek için yakın tarihte bir analoji bulmak bile son derece zor. 2008 finansal krizi nihayetinde finans piyasalarından başlayan ve oradan reel sektöre uzanan bir krizdi. Finansal piyasalara yönelik tedbirlerin alınması ile beraber şiddetini ve etkisini yitirdi.

Etkisinin derinliği itibariyle belki bugünlerde yaşadıklarımıza en fazla benzeyen ekonomik şok, 1929-30 buhranıydı. Ama o da birkaç yıl sürdü. Oysa ki koronavirüs krizi bu buhrana benzer etkilerini birkaç ay içinde gösterdi. Bu sefer küresel düzeyde hem üretim hem tüketim dinamikleri aynı anda ve birbirlerini de daha aşağı çeker biçimde etkiliyor. Virüs ile mücadele için alınan önlemler üretim çarklarını durdurken, geliri düşen ve hatta işsiz kalan bireyler toplam talebi ve tüketimi düşürüyor. Bu etkiler elbirliğiyle ulusal ekonomileri benzeri görülmeyen bir hızla resesyona doğru itiyorlar.

Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası finans kurumları tarafından yapılan tahminler de bu saptamayı doğrular nitelikte. Nisan ayında yayınlanan Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’na göre, dünya ekonomisi 2020 yılında %3 oranında daralacak. Bu haliyle bile, 2020 yılı beklentisi o büyük buhrandan bu yana yaşanan en şiddetli ekonomik gerilemeye işaret ediyor. Üstelik bu tahminler virüsün yaz aylarında etkisini yitireceği varsayımına dayalı ve olası ikinci, üçüncü dalga salgınları hesaba katmıyor. İsviçre’nin Basel kentinde yerleşik Bank of International Settlement (BIS) tahminleri ise biraz daha kötümser ve dünya ekonomisindeki daralmanın %8’e kadar varabileceğine işaret ediyor.

IMF’nin Türkiye’ye ilişkin tahminleri de bu doğrultuda. Ülkemiz için 2020’de %5 oranında bir ekonomik daralma, %17’ye yükselen bir işsizlik oranı öngörülüyor. Bu şartlarda virüsün ortaya çıktığı ilk dönemde nasıl ki öncelik sağlık politikasında doğru adımların atılıp virüsün yayılımının kontrol altına alınması ise, virüs sonrasındaki dönemde de öncelik ekonomik maliyetin azaltılması ve Türkiye’nin resesyondan bir an önce çıkmasının sağlanması olacaktır.

Ülkeler ekonomik düzlüğe nasıl çıkacak?

Meseleye bu açıdan bakıldığında ülkeleri 3 farklı grupta toplamak isabetli olacaktır.

İlk grupta kendi kaynaklarına dayalı olarak bu krizden daha hızla çıkabilecek ve ekonomik maliyetini hafifletebilecek ülkeler yer alıyor. Bunları bir yanda yeterli kamu kaynaklarına sahip ABD ve AB ülkeleri, diğer yanda da Çin ve Kore gibi tasarruf eğilimleri yüksek Doğu Asya ülkeleri olarak tarif etmek mümkün. Ayrıca ABD ve AB’nin, uluslararası rezerv niteliğindeki dolar ve euro tedavülündeki rolleri de göz önünde alındığında, FED ve Avrupa Merkez Bankası vasıtasıyla genişleyici para politikaları uygulayarak da, daha ileri vadede enflasyonu yükseltmek pahasına, ekonomik krizi aşabilecekleri düşünülebilir.

İkinci grup ülke ise düşük gelirli Afrika ülkeleri gibi herhalvekarda uluslararası yardımlara ihtiyaç duyacak ülkelerden oluşuyor.

Üçüncü grupta ise Türkiye gibi daha yüksek gelirli gelişme yolundaki ülkeler bulunuyor.

Bu ülkeler için krizden çıkış patikası, iç talebi destekleyici politikalarla beraber işsizlikle mücadele ve özellikle krizden olumsuz etkilenen farklı toplumsal kesimlere sosyal destek ve gelir desteği alanlarında odaklanacaktır. Dolayısıyla bu gruptaki ülkelerin gelecekteki ekonomik dengelerini bozmadan anılan genişleyici politikaları yürütmeleri gerekecektir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin önündeki risk ve fırsatlar daha rahat görülebilir.

Türkiye’nin önündeki fırsatlar ve riskler

Fırsatlardan başlayacak olursak, Türkiye’nin düşük kamu borcu ve kriz öncesindeki düşük bütçe açığı, hükümete maliye politikasına dayalı bir krizden çıkış stratejisi uygulamak için alan yaratıyor. Ancak krizin potansiyel boyutu göz önüne alındığında, kamu kaynakları muhtemelen kendi başına toplumsal maliyeti minimize etmeye yeterli olmayacaktır.

İç talebi teşvik etmek için kullanılabilecek diğer ekonomik araç olan genişleyici para politikasına başvurmak ise daha büyük riskler içeriyor. Bir yandan küresel düzeyde risk iştahının azalması ile beraber yükselen pazarlardan para kaçışının yaşanması diğer yandan ise Merkez Bankası’nın bağımsızlığının tartışılmaya başlanması gibi ekonomik yönetişime dair bir süredir devam eden olumsuzluklar nedeniyle, Türkiye’nin net döviz rezervleri azaldı. Swap anlaşmaları da dâhil edilecek olursa, 25-30 milyar dolar bandında olan bu rezervler, Türk lirasının değer kaybının hızlanması riski nedeniyle miktar genişlemesine dayalı bir destek politikasına olanak bırakmıyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin krizden çıkış senaryosunu hızlandırabilmesi için iç kaynaklarına ilave olarak, dış kaynak arayışına da hız vermesi gerekiyor. Bunun da esasen 2 yolu var. Birincisi, ülke ekonomisine olan güveni güçlendirerek, yabancı finansal yatırımların ve sonrasında da doğrudan yabancı sermayenin ülkeye girişini hızlandırmaktır.

Bu noktada Türkiye’nin son birkaç yıldaki performansının oldukça noksan olduğu ifade edilmelidir. Gerek gelirinin gerek nüfusunun küresel gelir ve nüfus oranı %1 olan bir ülkenin, toplam yabancı sermaye yatırımlarından aldığı pay 2019 yılında binde 4’e düştü. Oysa ki Türkiye’nin iyi performans sergilediği 2006-2008 döneminde bu payın binde 9’a yükseldiği hatırlanacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki ilk seçenek, siyasi ve ekonomik reformlara yönelerek, Türkiye’yi gerek yerli gerek yabancı yatırımcılar için daha cazip bir ülke haline getirmektir. Bunun için de tabiatıyla temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve kurumsal yönetişimin güçlendirilmesi gibi alanlarda adım atmak gerekecektir.

Bu alandaki reformlar küreselleşmeye dair beklenen ve zaten başlamış bulunan bazı değişim dinamiklerinden ülkemizin daha fazla yarar sağlamasına da olanak sağlayacaktır.

Küresel üretimde yeni bir yer

Pandemi, Çin’i küresel üretim üssü haline getiren bu hiper-küreselleşmenin sakıncalarını ortaya çıkardı. Bundan sonraki süreçte, çokuluslu şirketlerin yatırımlarında ister istemez bir çeşitlenmeye gidecekleri ve bu bağlamda bazı yatırımlarını Çin haricine kendilerine daya yakın coğrafyalara kaydıracakları görülecektir. Bu eğilim, Türkiye için de orta vadede önemli bir fırsattır. Özellikle Çin’den uzaklaşmak isteyen AB şirketlerinin yatırımlarını daha yüksek oranda kendisine çekebilir.

İkinci opsiyon ise ikili anlaşmalar yoluyla doğrudan ilave dış kaynağa erişimdir. Burada da IMF tartışılması gereken bir seçenektir. IMF sözcüğü Türkiye’de oldukça toksik bir anlam taşıyor. Bunun da nedeni, aslında toplumun en azından yüzde ellisinin hatırlamadığı bir dönem ile ilgili sosyal yükü ağır IMF uygulamalarıdır. Ancak bugün mesele başkadır.

IMF, virüsün etkileri ile mücadele amacıyla yeni bir finansal enstrüman yarattı. Ülkelerin sadece krizin makroekonomik etkilerini gidermek için harcama kaydı ile ve dolayısıyla bunun haricinde bir siyasi veya ekonomik koşula bağlı olmadan, IMF kotalarının da bir buçuk katı – Türkiye için yaklaşık 9.5 milyar dolar – kadar borç alabilecekleri bu yeni fondan Türkiye’nin de krizin toplumsal maliyetini azaltmak, bireylere daha geniş bir gelir desteği, firmalara da daha geniş bir işletme sermayesi desteği sağlamak adına istifade etmeyi değerlendirmesi faydalı olacaktır.

Görülen o ki, koronavirüs dünya düzeninde bazı değişimleri tetikleyecektir. Ancak bu süreçten kazançlı olarak çıkacak ülkeler öncelikle kendi toplumsal yaralarını sarabilen ve krizin tetiklediği ekonomik durgunluğu daha hızlı aşabilen ülkeler olacaktır. Türkiye’nin en nihai kertede bu hedef doğrultusunda siyasi olgunluğunu ve ekonomik dayanışmasını harekete geçirmesi elzemdir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.

Sinan Ülgen

Sinan Ülgen - 1987 yılında ABD Virginia Üniversitesinde ekonomi ve bilgisayar mühendisliği dallarından mezun oldu. 1989-1990 yılları arasında Brugge Avrupa Koleji’nden yüksek lisansını elde etti. Ülgen, 1990 yılında girdiği Dışişleri Bakanlığında 1992-1996 yılları arasında ise Brüksel'de Avrupa Birliği Nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliğinde görev yaptı. Bu dönemde Gümrük Birliği müzakerelerini yürüten ekip içinde yer aldı. Ülgen, halihazırda İstanbul Ekonomi Danışmanlığın Yönetici Ortağı ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi – EDAM’ın başkanıdır. ABD’de yerleşik Carnegie Endowment for International Peace’in çalışmalarına Türkiye uzmanı olarak katkıda bulunuyor. 2004 yılında Kemal Derviş ile beraber yazdığı "Çağdaş Türkiye'nin Avrupa Dönüşümü" başlıklı kitabının yanı sıra "AB ile müzakerelerin el kitabı", “Türkiye’nin Nükleer Programı” ve “Siber dünyanın yönetişimi” başlıklı kitapların da yazarı. Ülgen'in yurtdışında International New York Times, Financial Times, Wall Street Journal, Project Syndicate, Huffington Post, Foreign Policy, Politico Europe ve Le Figaro gibi gazetelerde yayınlanmış makaleleri bulunuyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend