21 Eylül 2021

İnsan

Yorum yap

Yazdır

Aşı karşıtlığı etik mi?

Türkiye’de aşı karşıtlığı, 11 Eylül 2021 tarihinde gerçekleşen mitingle daha “kamusal” bir görünüme kavuştu. Şimdiye dek büyük oranda sosyal medyaya damgasını vuran kutuplaşma, böylece bir miting vasıtasıyla sokağa taşınmış oldu. Bir yanda aşı karşıtları, bir yanda onların toplumsal hayattan mahrum bırakılmasını isteyenler… Karşımızda cisimleşen kutuplaşmayı daha ziyade etik bir bakış açısından analiz etmek mümkün mü? Bu soruya yanıt ararken felsefenin çeşitli kavramsal araçlarına başvuracağım.

Öncelikle kendi konumuma açıklık getirmem gerektiğini düşünüyorum: 1) Pandeminin var olduğuna; 2) Aşılanmanın pandemiden çıkış için en doğru, en iyi ve en acısız yol olduğuna; 3) Sağlıkları bakımından özel bir engeli bulunmayan herkesin aşı olması gerektiğine inanıyorum. Aşağıdaki satırlarda ele alacağım her şey, ister istemez bu inanç ve tutumlarımdan etkilenecektir.
Aşı etrafındaki kutuplaşma, etik açıdan nasıl formüle edilebilir?

Muhakkak akla ilk gelecek fikir, mevcut kutuplaşmayı toplumsal sorumluluklar ile bireysel özgürlükler arasındaki bir çatışma olarak formüle etmektir. Doğrusu aşı yanlılarının önemli bir kısmı, aşıların en azından dolaylı yollarla zorunlu kılınmasını talep ediyorlar. Bunun için belli düzenlemeler aracılığıyla, sosyal yaşamın türlü veçhelerinden dışlama gibi yaptırımlar yürürlüğe konuluyor. Aynanın aksinde ise aşı karşıtları, kendi konumlarını temellendirirken nihayetinde bunun bireysel bir seçim olması gerektiği fikrine dayanıyorlar. Bu pencereden bakıldığında, sağlığı alakadar eden bireysel bir seçimin sosyal yaşamda yaptırımla karşılaşması, temel hak ve özgürlüklere aykırı gibi görünüyor. Kuşkusuz sigara yasakları gibi çeşitli düzenlemelerin varlığı, “toplumu korumak” amacıyla yapılan kısıtlayıcı düzenlemelerin en azından mümkün olduğunu gösteriyor. Lâkin bu kısıtlamaların da tümüyle ihtilafsız yasalaşmadığı hatırlanacaktır. Peki burada “etik” problem nerede?

Aslında tam da tablonun bu sunumunda, tarafların aldıkları bu konumlarda ruşeym halinde bir sorunla karşı karşıyayız. Mevcut taraflar, sorunlarını çoğu zaman hukuki bir dilde ifade ediyor: Hangi düzenlemeler ve yaptırımlar, hangi özgürlük ve haklara dayanarak formüle edilmelidir? Oysa mevzubahis kutuplaşmayı, toplumun biyolojik esenliğini güvence altına almak ile bireysel özgürlüklere halel getirmemek arasında formüle etmek, bizi etiğin dışına atıyor. Zira bu tartışma, “nasıl eylemeliyiz” sorusuna yanıt vermiyor, eylemlerimiz yaptırımlarla kısıtlanmalı mı sorusuyla meşgul oluyor. Bu açıdan şimdi ara terimleri çoğaltmalı ve yardıma çağırmalıyız.

Topluluk içinde yaşarken aşı olmamak bireysel bir seçim sayılabilir mi?

İlk olarak “toplum” mefhumu yerine “topluluk” (komünite) mefhumunu kullanmayı önereceğim. Bu basit bir kelime oyunu değil. Toplum, tek tek insanların nadiren doğrudan etkileşebileceği devasa bir nesnedir. Yani toplum bizim üzerimizde, çoğu durumda davranış ve eylemlerimizi tek taraflı olarak biçimlendiren yazılı ve yazısız bir kurallar bütünü olarak etkide bulunur.

Oysa topluluklar, birlikte yaşadığımız kanlı canlı insanları, hayvanları, bitkileri, mikroskobik canlıları ve cansızları da içeren daha yerel ve etkileşilebilir nesnelerdir. Topluluklarda eylemlerimiz, doğrudan ve kayda değer etkiler üretir, onunla bağımız neredeyse daima çift taraflıdır. Burada topluluk mefhumunu, sosyal bilimden ziyade ekoloji biliminden ödünç alıyorum. Zira ekoloji biliminin sözlükçesinin önemli bir parçası olan topluluk mefhumunun, toplumun aksine, sadece insanlardan ibaret olmamak gibi mühim bir meziyeti de bulunur. Böylece zaten halihazırda hayvanlardan insanlara geçtiği büyük oranda kesinleşmiş olan Sars-Cov-2 virüsünün, bizlerden yine birlikte yaşadığımız başka canlılara geçme ihtimalini de hesaba katmış oluruz. Dolayısıyla önümüzdeki sorunu topluluk mefhumuyla düşündüğümüzde, hastalık tehdidinin gerçek boyutlarını daha iyi algılarız.

O halde etiği tartışmak için başlangıç noktamız bu olacaktır: Hepimiz, öyle veya böyle, bir topluluk içinde yaşayan canlılarız ve pandemi koşullarında topluluklarımız, her an bir bulaş kümesi haline gelme tehdidiyle karşı karşıya. Aşı, topluluğun bir bulaş kümesine dönüşmesini engelleyen ya da bulaşın gerçekleşmesi halinde küme içinde ağır hastalık veya ölüm ihtimalini en aza indiren bir teknolojidir. Dolayısıyla aşı olup olmamak arasında yapılan seçim, virüsün ve Covid-19 hastalığının etki alanı nedeniyle salt bireysel bir seçim olarak görülemez.

Bu açıdan kendi sağlık durumlarına ve bağışıklık sistemlerine güvenlerinden dolayı aşı olmayı reddedenler, gerçek sorunu görmezden geliyorlar. İster istemez bir topluluk içinde, başka insanlarla, hayvanlarla vs. yaşadıkları halde, sanki tek başlarına, hiç kimseyle etkileşmeden yaşıyormuş gibi yapıyorlar. Kendileri hastalığı ayakta atlatsalar bile ayakta atlatamayacak başkalarına virüs bulaştırma ihtimallerini göz ardı ediyorlar.

Topluluk içi bakımdan dayanışmaya

Topluluk içi etkileşimlerin en büyük parçası, üyelerin birlikte ve birbirleri için çeşitli düzeylerde gösterdikleri ilgilenme, umursama, bakım sağlama, özenme1 gibi etkinliklerdir. Doğrudan veya dolaylı olarak bu etkinlikler, üyelerin oluşumunu, varoluşunun sürdürülmesini ve esenliklerini temin eder. Bu açıdan hem topluluğun hem de onu oluşturan bireylerin varlık koşulu bu etkinliklerdir.

O halde, işlevsel bir etiğin ikinci adımı, bu tür etkinliklerin tanınması üzerinde temellenmelidir: topluluklar halinde yaşamak demek, başkalarınca bakıldığımız ve başkalarına baktığımız bir bağlamda yaşamak demektir. Kedimizin karnımıza yatıp gırlaması, onun bize bakmasıyken onu beslememiz ve sevmemiz de bizim ona bakmamızdır. Bu etkinlikler o kadar temeldir ki çoğu zaman görünmez kalabilirler. İşler bir etik temellendirmenin, öncelikle bu karşılıklı bakım ilişkilerini görünür kılması gerekir.

Pandemi, bu zeminin önemini tüm şiddetiyle gösterdi. Aşıların henüz icat edilmediği ya da yeterince üretilemediği 2020 yılında, topluluk içi etkileşimlerin büyük oranda temastan arındırılıp dijitalleşmesiyle yaşanan psişik çöküşü hep birlikte deneyimledik. Zira bakmak ve ilgilenmek, bedenli bir deneyim, önce sevdiklerimizle kurduğumuz temas-yoğun bir münasebettir. Bu durumda aşı olmak ya da olmamak arasındaki seçim artık, bu karşılıklı bağlılık ve bağımlılık zemininin kabulü ya da inkârı olarak formüle edilebilir.

Hepimiz olduğumuz bireyler haline bu karşılıklı bakım/özen ilişkileri zemininde geliyoruz. Fakat çağımızın nişanesi olan aşırı bireyselleşme (individualisation), bireyleşmenin (individuation) bu kolektif zeminini görünmez kılıyor. Hep birlikte bir dayanışma yoksunluğundan mustaripsek bunun sebebi, varoluşumuzun ötesine uzandığı gibi onu mümkün de kılan bu zemini görmezden geliyor olmamızdır. Bu tür bir dayanışma mefhumuna artık sahip olmamamız, aşı karşıtlarını bireysel özgürlüğe, aşı yanlılarını ise yaptırımlara, ama hepimizi yıldırıcı bir hukuki tartışmaya iten şeydir.

Seçim özgürlüğü değil, karar kudretinin geri kazanılması

Aşı etrafındaki tartışmanın diğer bir dikkat çekici boyutu, aşı karşıtı tarafın “özgür seçim” fikrine atfettiği dokunulmazlık statüsüdür. Zira gizli veya açık varsayım şudur: Özgür seçimin karşıtı, dayatmadır. Doğrusu aşı yanlıları ve nüfuslarını hastalıktan korumak isteyen hükumetler de onları haklı çıkarma eğiliminde. Zira dayanışma yoksunluğu neticesinde, bu tarz durumlarda sorunlarımızı çözmek üzere elimizde sadece hukuki, hatta zaman zaman çıplak zor kalıyor. Fakat bir aşı etiği için kendimizi bu ikilemden kurtarmalıyız.

Temas etmek istediğim ilk nokta şu: Aşılanma ve aşılanmama “seçimleri” konusunda karar verirken büyük oranda duygularımıza ve en çok da korkumuza başvuruyoruz. Yani kararlarımız, Spinoza ve Nietzsche gibi filozofların derinlemesine analiz ettiği üzere, kederli duygulara dayanıyor. Korku, hınç, dehşet gibi kederli duygular, son derece doğal olmaları bir yana, bedensel ve zihinsel kapasitelerimizi kullanırken daha otomatik ve düşünülmemiş tepkiler üretmemize yol açar. Bu duyguların etkisindeyken yaptığımız “seçimlere” karar verdiğimiz pek de söylenemez. En azından bu noktada kararın, muhakemeden büyük oranda yoksun olduğu söylenebilir.2

“Plandemiciler”3 bir yana, aşı tereddüdü içindekiler de aşı yanlıları da bu noktada nadiren muhakeme ederek karar verebildiler. Hem Türkiye’deki hem de dünyadaki bilim okuryazarlığının düşüklüğü bu neticenin oluşmasında başat bir rol oynuyor. Aşı karşıtlarının ve plandemicilerin sömürdüğü temel kaynaklardan biri de bu. Sahte bilimsel argümanlarını üretirken, istatistikleri çarpıtırken tam da insanların bu zaafını kullanıyorlar.

Sağlıklı bilginin dolaşımı neden önemli?

Bir aşı etiğinin üçüncü veçhesi, tam da aşılarla ilgili sağlıklı bilginin dolaşımı üzerine oturmalıdır. İnsanları korkutarak otomatik seçimler yapmaya itmeye çalışmak, çoğu zaman ters tepmeye mahkûm bir stratejidir.
Oysa insanların muhakeme yetilerine hitap etmek, karar vermeleri için donanım kazanmalarını sağlamak tüm diğer çabaların temeli olmalıdır.

Aşının etkileri, işleyişi, bedenle etkileşimleri, aşı olmanın yan etkileri dahil sonuçları, tereddüt yaşayan insanlarla bıkıp usanmadan paylaşılmalıdır. Bu tutum bizi, özgür seçimi verili saymaktan da, insanlara kendi başlarına karar veremeyen çocuklarmış gibi davranarak aşıyı yaptırımlar aracılığıyla dayatmaktan da koruyacaktır.

Bir aşı etiğini inşa etmek ve hedefini doğru tayin etmek

Tartışmamız buraya dek bize şunları gösterdi: 1) Bizler topluluklar halinde yaşıyoruz; 2) Topluluklarımızın ve bireyliğimizin temelinde birbirimize gösterdiğimiz özen bulunuyor; 3) Aşı konusunda karar vermek, özgür seçim ve dayatma arasındaki restleşmeye terk edilemez. Bunu şimdi bir etik programı olarak formüle edebiliriz.

Günümüzde bir aşı etiği, insanların canlı ve cansız varlıklardan müteşekkil bir toplulukta yaşadığı gerçeğinden hareket eder. Bu hareket noktası, aşı olup olmama kararının, öncelikle bizzat bu topluluğun esenliğini ilgilendiren bir karar olduğunda ısrar etmeyi gerektirir. Bu ilgi bağına yönelik dikkat, topluluk içi özenin somutluğunu merkeze alarak yitirilen dayanışmacı bağları kurmamızı sağlar. Ancak bu iki cismani, yani bizim ve başka canlıların bedenlerini ilgilendiren direk üzerinde yükselen bir etik, sahte korkular yerine gerçek kaygılarla hareket etmemizi sağlayabilir. Bu kaygılar sadece kendi esenliğimiz için değil, bizi kuşatan ve birlikte yaşadığımız diğerlerinin esenlikleri için de duyduğumuz kaygılardır. Bu iki direk üzerinde nihayet, aşılarla ilgili sahih bilgi vasıtasıyla karar kudretimizi (geri) kazanacağımız zemini inşa edebiliriz.

Topluluğa, karşılıklı özene ve muhakeme yetisinin geliştirilmesine dayalı bu etiğin hedefi, canlı yaşamının sürdürülmesi, onun serpilerek çeşitlenmesi, salt hayatta kalma çabasının ötesine geçebileceği zeminlerin inşasıdır. Pandemide hükumetlerin uygulamaya koyduğu kısıtlamaların dayandığı “toplumsal gereklilikler” geniş insan kitlelerini salt biyolojik yaşam birimleri olarak gören bir aklın ürünüdür.

Fakat aşı karşıtlarının bireysel özgürlükler söylemi de canlı varlığımızın kolektif boyutlarını siliyor ve en az bir önceki kadar dar bir çerçeveye oturuyor. Mevcut koşullarda etiğe yeniden yer açmak ve usandırıcı restleşmelerden özgürleşmek için dayanışmacılığı ön plana almaya fazlasıyla ihtiyacımız var.

Her ne kadar bu gayya kuyusuna düşmüş görünsek de çıkış için geç olmadığına inanıyorum. Bu üç temel üzerine inşa edilecek dayanışmacı bir aşı etiği, aşı karşıtları veya en azından aşı tereddüdü yaşayanlar ile aşı yanlıları arasında bir diyaloğun zemini olarak hâlâ işleyebilir. Aşı olmayanların bizim topluluklarımızın üyeleri olduklarını unutmayalım. Bizler komşuyuz, akrabayız, arkadaşız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Eylül 2021’de yayımlanmıştır.

  1. İngilizcede tek bir yüklem, “to care”, bütün bu eylemleri karşılayabiliyor.
  2. Şu yazımda muhakeme yetisiyle ilgili daha derinlemesine bir tablo oluşturmayı denemiştim: Oğuz Karayemiş, “Hakikat Sonrası: Muhakeme Yetisinin Kitlesel Kaybı ve Geri Kazanılması”, Terrabayt, 13 Ağustos 2021, https://dar.vin/9KYq4.
  3. “Plandemi” terimi, “plan” ve “pandemi” kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Pandemi inkarcıları tarafından mevcut pandeminin, bir üst aklın (bazen ilaç şirketlerinin bazen “emperyalist devletlerin” vs.) “insanlara ve başka ülkelere hükmetme planı” neticesinde ortaya çıkan bir durum olduğuna işaret etmek için kullanılıyor.

Oğuz Karayemiş

Oğuz Karayemiş - 1990 yılında Akhisar’da doğdu. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olup, hâlâ aynı bölümde politika felsefesi ve ontoloji alanında, ekonomi ile ekolojinin problemlerini birleştiren doktorasını yazmaya devam ediyor. Çalışma alanları arasında yeni metafizik, Marksizm, semiyotik, bilim ve teknoloji bulunuyor. Dijital ve matbu çeşitli mecralarda makale düzeyinde birçok yazı yazmış ve çeviri yapmıştır. Graham Harman’ın Nesne Yönelimli Ontoloji (Tellekt Yay.) kitabını tercümesi geçen yıl yayımlandı. Ayrıca William James’in Radikal Ampirizm Üzerine Denemeler, Herbert Marcuse’nin Akıl ve Devrim, yine Graham Harman’ın Sanat ve Nesneler kitaplarını tercümeleri yayıma hazırlanıyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend