Jeo-politik

5 Şubat 2021

Yazdır

Yemek, kimlik, diplomasi: Yemek sadece yemek değildir

2020’nin son günlerinde, soğuk bir Brüksel akşamında, şehrin bir köşesinde, yarı diplomatik bir yemek yeniyordu. Masanın iki yanında, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen vardı. İki önemli isme sunulan menüyse kesinlikle tesadüfi değildi, ikram edilen yemeklerin karın doyurmaktan daha fazla bir işlevi vardı. Sofradaki istiridye ve İngiliz sularında bolca bulunan kalkan balığı İngiliz halkının kimliğini ve tercihlerini temsil ediyordu.1

İngiltere, 31 Ocak 2020 itibariyle Avrupa Birliği (AB) ile yollarını ayırdı ayırmasına ama Brexit, birçok Brexit taraftarı için aynı zamanda AB’ye karşı ülkenin milli benliğini korumak anlamını taşıyor.2 Bu nedenle de son bir senedir yaşanan geçiş süresince yemeği merkezine alan ufak çaplı krizler gündem olmaya başladı.

Brüksel lahanası mı yoksa İngiliz lahanası mı?

Özellikle geçtiğimiz aralık ayında İngilizlerin Noel sofralarının vazgeçilmezi olan ve İngiltere’ye çoğunlukla Avrupa’dan ithal edilen Brüksel lahanasının adı İngiltere’deki bazı marketlerde İngiliz, Yorkshire ya da Lincolnshire lahanası olarak etiketlenerek satılmaya başlandı.

Oysa bir Akdeniz sebzesi olan ancak 16. yüzyıldan beri Brüksel’de üretildiği için ismi bu şehirle özdeşleşen Brüksel lahanasının üretimi bugün İngiltere’nin çeşitli bölgelerinde de yapılıyor. Her ne kadar Brüksel lahanasının etiketinin giden süpermarketlerin temsilcileri, bu gıda ürünün artık kendi topraklarında da üretildiğini hatırlatarak bu değişikliğin Brexit ile alakalı olmadığını iddia etseler de,3 isim değişikliğinin zamanlaması, bu değişikliğin halkta bulduğu karşılık ve Brüksel’in AB’nin ‘başkenti’ olması AB’ye ve dünyaya İngilizler için dini/kültürel ritüellerin önemli bir parçası haline gelen bir sebze aracılığıyla Brexit’in aynı zamanda bir kimlik meselesi olduğunu gösteriyor.

Aslında yeme içme pratiklerinin Brexit tartışmalarında düşünüldüğünden daha merkezi bir konumu var. Öyle ki, balıkçılık alanları üzerindeki hakimiyet konusu Brexit taslağı 2018 yılında AB Konseyi’nin önüne geldiğinde liderler arasında “balıkçılık alanlarıyla ilgili yapılacak anlaşmanın önem arz ettiği” hususu toplantı kayıtlarına yansımıştı.4 Bu konu İngiltere için ticari bir önem teşkil etmenin yanında – çünkü AB’ye dahil iken kendi münhasır ekonomik bölgesinden çıkan deniz ürününün sadece dörtte birine sahip olabiliyordu5 – aynı zamanda “denizlerinin hakimiyetini geri almak” şeklinde bir politik söylemle karşılık bulan bir milli kimlik meselesi.

Özellikle 1980’lerde AB içerisindeki diğer kimliklere karşı kendine özgü bir İngiliz yemek kültürünün altı çizilmeye başladığında, ‘Fish and Chips’ (balık ve patates kızartması), Yorkshire Pudding (bir tür hamur işi garnitür) ve Rozbif gibi İngiliz kimliğini belirleyen belli başlı yemekler arasında yerini almıştı. Dolayısıyla İngiltere’nin münhasır ekonomik bölgesinde yer alan balıkçılık faaliyetlerinin kontrolünü ele geçirmesi, bir anlamda milli bir yemek olarak algıladıkları ‘Fish and Chips’i, yani milli kimliklerini korumak anlamına geliyor.

Gastro-milliyetçilik

Yemek ve milli kimlik ilişkisinin politikacılar tarafından dikkate alınan önemli bir husus olmasına şaşırmamak gerek. Özellikle popülist politikacıların en önemli besin kaynağı milliyetçilik ve son zamanlarda parlayan ismi ile gastro-milliyetçilik.

Gastro-milliyetçilik özetle üretim, hazırlanma süreci ve tüketim şekillerini de içine alan yeme içme pratiklerine milli anlamlar atfedilmesi, yemeğin milli kimliğin bir temsili haline gelmesi anlamına geliyor. Böylece yemek, bugünün devletlerinin iskeletini halen oluşturmaya devam eden bir kavramın – siyaset bilimci Michael Billig’in ve Benedict Anderson’ın banal milliyetçilik ya da hayali cemaatler olarak tasvir ettikleri farklı insan ve gruplarını bir milli kimlik şemsiyesi altında bir arada tutmak için onlara verilen bir ‘ortaklık hayali’nin daha doğrusu aidiyet duygusunun- vazgeçilmez bir unsuru haline geliyor.6

Yemeğin millileştirilmesi, yemeğin bir ulusa ait olduğu iddiasının yanı sıra yemeği kimliğin ana unsuru haline getiriyor ve bir ulusun yapıtaşı olarak gördüğümüz dil ve bazen din gibi unsurların yanına iliştiriveriyor.

Millileştirilen yemek ve aidiyet hikayeleri

Millileştirilen yemek, insan topluluklarına bir aidiyet duygusu kazandırmanın yanında, bu aidiyet duygusunu güçlendirmek için çeşitli anlatıların da üretilmesini teşvik ediyor. Mit olarak tabir ettiğimiz bu anlatılar bazen gerçeklikten uzak olarak yazılıyor bazen de gerçekte olan bazı detaylar göz ardı edilerek nesilden nesile aktarılarak günümüze ulaşıyor.

Mitler sayesinde, mesela birçok Amerikalıların fırında pişirilen hindi ve balkabağı turtası ile şekillenen Şükran Günü sofralarının Cape Cod koyuna yerleşen ve çevresel koşullara ancak Kızılderili olarak bildiğimiz Amerika’nın yerlilerinin ve malzeme paylaşımı sayesinde adapte olarak ölmekten kurtulan dini gezginlerin kurtarıcılarına bir ‘şükran’ sunmasının temsili olduğuna inanıyor; gerçekliklerinden kopmuş olan bu anlatıların Amerika Birleşik Devletleri’nin ulus inşası süresinde harç olarak kullanılmak üzere üretildiğini görmezden geliyoruz.

Veyahut bugün İtalyan mutfağını sembolize ettiğini düşündüğümüz pizzanın köklerinin Antik Yunan’a kadar gittiğini,7 zaten İtalyan mutfağından önce İtalya coğrafyasında bulunan şehirlerin 19. yüzyılda birleşmesine paralel olarak oluştuğunu çoğu zaman aklımıza bile getirmiyoruz.

Osmanlı Devleti’ne domatesin ancak Amerika’nın keşfi sonrası yaşanan gelişmeler sonucu 18. yüzyılda geldiğini ve Ermeni ve Yunan halklarının da yaşadığımız topraklarda kökleri olduğunu unutup imam bayıldının eski bir Türk yemeği mi yoksa Ermeni ya da Yunan yemeği mi olduğu tartışmasına girebiliyoruz.8

“Humus savaşları”: Milli yemekler ve yarattıkları devlet krizleri

Milli devlet sisteminin devamı için aktarılmaya devam eden milli yemek anlatıları bazen devletleri kriz etrafında karşı karşıya da getirebiliyor. Buna Ortadoğu’dan verilen en iyi örnek sanıyorum falafel ve humusun hangi millete ait olduğu tartışmasıdır.

Bahsi geçen yemekler, İsrail, Filistin ve Lübnan arasında zaman zaman çekişmelere sebep olmuştur. Çeşitli kaynaklarda orijini 1000 yıl öncesine dayandığı söylenen humusun aslında Doğu Akdeniz coğrafyasında yer alan Levant bölgesine ait olduğuna, falafelin de Mısırlı Kıptilerin oruç zamanı yemekleri arasında yer aldığı aktarılıyor.9 Ancak buna rağmen, İsraillilerin İsrail’i ‘humus toprakları’ olarak tanımlaması ve falafeli de otantik İsrail yemeği olarak tanıtmaları sadece Filistin’i değil bölgede bu yemekler üzerinde hak iddia eden Lübnan’ı da kızdırmaya yetiyor.

Tartışmayı başlatan İsrail bu iddiasının aslında global ölçekte humus satışı yapan İsrailli firmaları desteklediği gerçeği geri planda kalıyor. ‘Humus savaşları’ Lübnan’ın 2006 yılında 362.8 kilogramlık bir humus tabağı ile Guinness rekoru kırması ve buna Israil’den karşılık gelmesi ile sürüyor; bu rekor denemeleri Lübnan Turizm Bakanlığı’nın katkıları ile senelerce devam ediyor. 2009 yılında turizm bakanı İsrail’e karşı “yemeklerimizden elinizi çekin” kampanyası başlatmakla kalmıyor, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımaya kadar getirebiliyor.10

AB içerisinde milli kimliğini korumaya çalışan yemekler

Söz tekrar Avrupa’ya gelmişken, AB üyesi ülkelerin de bu ulusüstü yapı içerisinde milli kimliklerini korumaya çalıştıklarını ve bunun yer yer yemek üzerinden gündeme geldiğini de belirtelim. Özellikle gıda sektörü için gelen üretim ve sağlık standartları karşısında bazı milli yemeklerin akıbeti tartışma konusu haline gelebiliyor.

Fransa’nın geleneksel olarak pastörize edilmeden yapılan peynirleri, İtalyanların lardo di colonnata salamı, yine Fransızların hayvan hakları savunucularının da hedefi olan Kaz Ciğeri. Ülkemizde de bir dönem AB üyeliği çerçevesinde kokoreçin yasaklanması gündeme geldiğinde benzer tartışmalar yaşanmıştı.

Yukarıda kısaca değinmeğe çalıştığım belli başlı konular bize yemeğin sosyal ve milli benliğimizin önemli bir parçası olduğunu ve bugün gittikçe artan bir şekilde siyasetin merkezine oturabileceğini gösteriyor. Tam da bu nedenle, bugün toplumlar ve devletler arası ilişkileri güçlendirme ya da bir ülkeye ait yeme içme kültürünü dünyaya tanıtma amacıyla bir yemek ya da kültürü etrafında şekillenen gastro-diplomasi etkinliklerine ve bunun kamu diplomasisinin aracı haline gelmesine daha fazla rastlar olduk.

Daha da önemlisi, yazının başında bahsi geçen İngiltere ve AB arasında balık yatakları meselesiyle ilgili gerçekleştirilen yemekli toplantı örneğinde olduğu gibi yabancı literatürde ‘culinary’ diplomasi adı ile ön plana çıkan devlet liderleri arasındaki yemekli toplantılarda politika yapıcılar tarafından tercih edilen yemeklerin siyasi duruşlarını nasıl etkilediğini daha fazla konuşuyoruz.

Dünyanın hızla her anda belirsizliğe gittiği, güç ve nüfuz alanları yarışının kızıştığı günümüzde, devletlerarası sorunların çözümü için bir araya gelinen bu tip toplantılarda tercih edilen yemeklerin, devlet adamlarının soruna yönelik uzlaşmacı mı yoksa çatışmacı bir tutum mu takınacakları ile ilgili bize görmezden gelemeyeceğimiz ipuçları verdiği yadsınamaz bir gerçek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.

  1. “Brexit’s fishy business called for turbot-charged talks”, The Guardian, 9 Aralık 2020, Erişim: https://www.theguardian.com/politics/2020/dec/09/brexits-fishy-business-called-for-turbot-charged-talks
  2. Edwards, Jason (2019), “O, The Roast Beed of Old England! Brexit and Gastronationalism”, The Political Quarterly, 90(4):629-636.
  3. Oppenheim, Maya (24 Aralık 2019), “‘That is why people voted for Brexit’: Morrisons mocked after renaming Brussel Sprouts after British regions.” Erişim: https://www.independent.co.uk/news/uk/home-news/morrisons-brussels-sprouts-yorkshire-brexit-supermarket-freedom-fries-a9259341.html
  4. European Council, General Secretariat, Special meeting of the European Council (Art. 50), Statement for the minutes, EUCO XT 20017/ 18, 25 November 2018.
  5. Billiet, Stijn (2019), “Brexit and Fisheries: Fish and Chips Aplenty?” The Political Quarterly, 90(4):611-619.
  6. Billig, Michael (1995), Banal Nationalism, Sage; Anderson, Benedict (1983), Imagined Communities: Reflections on the origin and spread of nationalism, Verso
  7. Helstosky, Carol (2008), Pizza: A Global History, Reaktion Books.
  8. “Yunan’dan sonra Ermeniler de Türk yemeklerini gasp etti”, Yeni Akit, 15 Nisan 2018
  9. Ari, Ariel (2012), “The Hummus Wars” Gastronomica, 12(1):34-42.
  10. “Lebanese to Israel: Hands off our Hummus”, Haaretz, 24 Ekim 2009. Erişim: https://www.haaretz.com/1.5348179; Hirsch, Dafna, Ofra Tene (2013), “Hummus: The making of an Israeli culinary cult” Journal of Consumer Culture, 13 (1): 25-45.

Anna Maria Beylunioğlu

Anna Maria Beylunioğlu, profesyonel şeflik eğitimi de almış bir sosyal bilimcidir. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimi aldıktan sonra doktora eğitimini İtalya’nın Floransa şehrindeki Avrupa Üniversitesi Enstitüsü’nün Sosyal ve Siyasal Bilimler Bölümü’nde tamamladı. Dr. Beylunioğlu, din-devlet işleri, din özgürlüğü ve Türkiyeli dini azınlıklar alanlarında iki kitap, çeşitli kitap bölümleri, dergi makaleleri ve fikir yazılarının da dahil olduğu geniş çapta yayınlar yaptı. Ayrıca, yemeğin sosyal hayatın farklı alanlarının sembolik temsil kaynağı olduğu düşüncesine sıkıca bağlı kalarak, mutfak sanatları ve yemek kültürü gibi alanlarda değer yaratmak için daha önce aldığı mutfak eğitimi ile akademik tecrübesini bir araya getirmeyi hedefliyor. Bu çerçevede, bir süre Suriyeli mültecilerin gıda yoluyla topluma entegrasyonunu kolaylaştırmayı amaçlayan bir sivil toplum girişimine gönüllü olarak katkı sunan Beylunioğlu, yemek kültürü ve gastro-diplomasi ile ilgili makaleler kaleme alıyor (bunlardan bazılarına www.mutfaktakiakademisyen.com web sitesinden ulaşılabilir) ve İstanbul MEF Üniversitesi’nde "Yemek, Siyaset ve Toplum" ve “Din, Siyaset ve Toplum” dersleri veriyor. Beylunioğlu son olarak Aralık 2020’de meslektaşı Dr. Özgür Kaymak ile istos yayınevi tarafından basılan ““Kısmet Tabii...” İstanbul’un Rum, Yahudi ve Ermeni Toplumlarında Karma Evlilikler” başlıklı kitabı kaleme aldı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend