Cumhurbaşkanına, CEO’nunuza, komutanınıza, hatta annenizin sesine, konuşmasına birebir benzeyen bir telefonla uyandığınızı düşünün. Ton tanıdık. Tereddüt, nefes alış, konuşmayı “insan” yapan mikro duraklamalar eksiksiz. Mesaj sizden uzun bir tartışma istemiyor, tek bir hızlı hamle istiyor. Örneğin, açıklamayı yayınlayın, birliği harekete geçirin, para transferini onaylayın vs.
Bir an duraksarsınız, sonra modern hayatın sizi eğittiği şeyi yaparsınız: Hızlı davranırsınız, çünkü akış hızlıdır ve geç kalmanın bedeli çoğu zaman yanılmanın bedelinden daha ağır görünür.
Bu yeni normal, sadece “daha fazla dezenformasyon” meselesi değil. Asıl tehlikeli değişim, hakikati toplumsal olarak işe yarar kılan koşulları kaybediyor olmamızdır. Hakikat demek ortak referans noktaları, kurumsal güvenilirlik ve tükenmeden tartışabilmek için gerekli bilişsel bant genişliğidir.
Hakikatin daha iyi bir yalanla yenildiği bir çağdan hakikatin “sadece başka bir anlatı” seviyesine indirildiği bir çağa giriyoruz. Bu indirgemeci yaklaşım, siyaseti, güvenliği ve yönetişimi içeriden dönüştürüyor.
Bu yüzden yeni bir güvenlik sözlüğüne ve daha da önemlisi yeni bir güvenlik duruşuna ihtiyacımız var. Siber güvenlik ağları ve veriyi korur. Bilgi güvenliği içerik, bütünlük ve erişimi korumayı hedefler. İkisi de önemlidir. Ama modern etki operasyonlarının asıl hedefini kaçırırlar: bilişin kendisini yani bilginin inanca, inancın duyguya, duygunun karara dönüştüğü zihinsel süreçleri. Buradaki temel dönüşüm bilgiyi içerik olarak savunmaktan, bilişi süreç olarak savunmaya geçmek zorunluluğudur.
Post-truth “hakikat yok” demek değil, hakikatin otoritesini kaybetmesi demek
“Post-truth” (Hakikat sonrası) çoğu zaman yanlış bilgi dünyası gibi anlatılır. Sanki sorun sadece insanların yanlış “gerçeklere” inanmasıymış gibi yansıtılır. Bundan daha rahatsız edici gerçek ise yapısaldır: hakikat kamusal hayatta varsayılan hakem (nirengi) olma niteliğini kaybediyor. Hayatı düzenlediğimiz gerçekler değerini kaybettiğinde gerçek birçok seçenekten biri haline geliyor, ayrıcalıklı konumundan düşüyor. Bu olduğunda tartışma, “Gerçek olan nedir?” sorusu etrafında dönmekten çıkar; “Makul görünen nedir, kimliğe uyan nedir, hangi duyguya dokunur, ne yayılır?” soruları etrafında dönmeye başlar.
Güvenlik açısından bunun anlamı büyük, çünkü siyaset belirsizlik altında karar vermektir. Krizlerde nadiren tam bilgiye sahip olursunuz. Parça parça sinyalleri bir hikâyeye dönüştürür, sonra hareket edersiniz. Bir aktör, bu hikâyeyi birkaç derece saptırabilirse, bariz bir yalanla değil; seçici vurguyla, canlı bir anekdotla, doğru zamanda servis edilen bir kliple, “Sadece soru soruyorum” diye paketlenmiş bir söylentiyle, kararlara müdahale ediyor gibi görünmeden gidişatı değiştirebilir. Karar alma anında sunulan bilgideki küçük oynamalar bile sonuçları dramatik biçimde değiştirebilir.
Bu nedenle bilginin kaynağını “sadece doğrula” yaklaşımı ve teyit ederek kontrol etme yöntemi giderek gücünü kaybeden bir stratejidir. Düzeltmeler doğru olsa bile, çoğu zaman duygusal ve toplumsal zarar oluştuktan sonra gelir. Bazı düzeltmeler yanlış kanaatleri daha da sertleştirir; bu insanların “akılsız” olmasından değil, bilişin nötr bir boru hattı olmamasındandır. Biz anlam üreten varlıklarız ve anlam, kimlik ve aidiyetle iç içedir.
Modern etki kampanyaları bu özelliğimizi dikkate alarak operasyonlarını tasarlarlar. Her zaman sizi tek bir yalana inandırmayı hedeflemezler. Çoğu zaman amaç, bilme kapasitenizi yormaktır. Alanı çelişkili iddialarla doldurun, hızı ve hacmi artırın, güven ile kanıt arasındaki bağı koparın; tek bir “büyük yalan” bile gerekmeyebilir. Bilişsel aşırı yük üretirsiniz. Böyle aşırı yükler altında insanlar doğrulamayı bırakır. Sonra güvenmeyi bırakır. Sonra katılmayı bırakır. Çöken şey sadece doğruluk değil, özerkliktir.
Bilişsel güvenlik, insan zihni hakkında rahatsız edici bir kabul ile başlar
Bilişsel güvenlik, pek çok politika çevresini huzursuz eden bir öncülle başlar: İnsanlar rasyonel bilgi işlemciler değildir. Kestirme yollar kullanırız. Sezgisel kararlara (heuristiklere) başvururuz, çünkü değerlendirecek çok konumuz vardır ve zamanımız kısıtlıdır. Bu kestirmeler hata değil, beynin kısıtlar altında işleyiş biçimidir. Ama istismar edilebilirler.
İki örnek özellikle önemlidir. Doğrulama yanlılığı, zaten inandıklarımızla uyumlu bilgiyi tercih etmemize yol açar. Erişilebilirlik yanlılığı ise canlı ve duygusal örneklerin, gerçekte olduklarından daha temsili görünmesine neden olur. Buna güdümlü akıl yürütmeyi ekleyin; yani kimliği ya da grup aidiyetini korumak için bilgiyi seçici biçimde değerlendirme eğilimini, o zaman bilişin “klasik ikna” olmadan da yönlendirilebildiğini görürsünüz. İnsanları ikna etmek zorunda değilsiniz; içeriği mevcut duygusal kanallara hizalar, sonra etkileşimi ödüllendiren kanallardan hızlandırırsınız.
Bu yüzden günümüzde eski paradigmalar yetersiz kalıyor. Propaganda çalışmaları daha çok açık mesajlara ve anlatı rekabetine odaklandı. Siber güvenlik teknik savunmaları merkeze alıyor. Dezenformasyon çerçeveleri de çoğu zaman içerik odaklı ve yanlışın, doğrulama ve moderasyonla telafi edilebileceğini varsayar. Bunların tümü daha derin bir zafiyeti göz ardı eder: o da bilişin doğrudan hedef alınabileceğidir.
Bilişsel güvenlik bu nedenle bir etiket oyunu değildir. Psikolojiyi, davranışsal ekonomiyi, nörobilimi ve güvenlik çalışmalarını tek bir stratejik çerçevede birleştirme girişimidir. Zihin savaş alanıysa, sadece silahları değil, araziyi de bilmeniz gerekir.
Asıl yenilik deep fake değil, etki boru hattıdır
Kamu tartışması çoğu zaman deep fake’lere, ürkütücü videoya, klonlanmış sese, sahte basın toplantısına takılır. Bunlar gerçek tehditlerdir, ama daha geniş bir sistemin sadece aşamalarından biridir.
Modern etkiyi, dört aşamalı bir boru hattı olarak düşünmek daha isabetlidir: algılama, segmentasyon, iletim ve optimizasyon.
Algılama sinyal toplamakla ilgilidir, çoğu zaman pasif biçimde. Zira yaptığımız ya da üzerimizdeki her türlü cihaz sinyal toplar. Bu sinyaller de bizim kim olduğumuza dair bir veri kümesi oluşturur. Sadece neye tıkladığınız değil; ne zaman uyanık olduğunuz, nasıl hareket ettiğiniz, nerede oyalanıp nerede hızlandığınız, hangi gönderide yavaşladığınız, ne kadar hızlı yazdığınız, hangi tetikleyicilere hangi saatte tepki verdiğiniz. “Ortam” (ambient) yığını içinde algılama sadece telefonla sınırlı değildir. Giyilebilir sensörler, akıllı hoparlörler, konum altyapısı ve hatta çevrenin kendisine kadar uzanan uzun bir listedir. Siz farkında olmasanız da bu verilersizi veri kodları ve özellikleri olarak tanımlar.
Segmentasyon bu sinyalleri profillere ve mikro-kitlelere çevirir. Bu her zaman demografik değildir; psikolojik ya da durumsal olabilir: yorgun, stresli, yalnız, öfkeli, korkmuş, kutlama halinde, belirsiz, sıkılmış. Duyguyu mükemmel ölçmek gerekmez. Kaba göstergeler bile operasyonel olarak yeterli başlangıç noktası sağlayabilir.
İletim aşaması, platform mekaniklerinin önem kazandığı yerdir. Sıralama sistemleri, bildirimler, öneri döngüleri ve zamanlama nötr dağıtım araçları değildir; davranış biçimlendiren sistemlerdir. İçerik size sadece “var olduğu için” gelmez, “yerleştirildiği için” gelir.
Optimizasyon döngüyü tamamlar. Kamuoyunun en az gördüğü ama belki de en önemli kısım budur. Etki tekrar eder hale gelir. Operatörler anlatı, format ve zamanlama kombinasyonlarını dener, performans göstereni güçlendirir. Pratikte bu sürekli bir “dene, ölç, ayarla” döngüsüdür ve etkileşim çoğu zaman etki için vekil gösterge olarak kullanılır. Ortam algısı ve fizyolojik göstergelerle birleştiğinde, optimizasyon acımasız bir asimetri üretir: operatörlerin deneme yapması ucuzlar, kamu ve kurumların doğrulaması ve karşılık vermesi pahalılaşır.
Bu, ölçeklenmiş dezenformasyon değil. Geri besleme sistemi olarak tasarlanmış iknadır.
Ortam teknolojileri gündelik hayatı bir zamanlama mekanizmasına çeviriyor
Şimdi paranoya gibi duyulan ama gündelik teknolojinin gidişatına baktığınızda gerçekçi olan kısma geliyoruz.
Akıllı telefonlar ve giyilebilirler zaten dijital fenotiplemeye (bir canlının gözlemlenebilir her türlü özelliklerini belirleme ve ölçme eylemine) izin veriyor, hareket ve uyku kalıpları ruh hali ve stresle ilişkilendirilebiliyor. Akıllı hoparlörlerin istemeden etkinleştiği, ortam sesi ya da meta veriyi “yanlışlıkla” yakaladığı örnekler görüldü; bu da davranış çıkarımı için yüzeyi büyütüyor. Bunlar egzotik istihbarat yetenekleri değil; tüketici özellikleri ve tüketici kazaları.
Öte yandan daha sessiz bir dönüşüm de var: Wi-Fi algılama. Yeni nesil Wi-Fi standartları, Wi-Fi sinyallerinin sadece veri taşımak için değil; ortamda varlık, hareket, jest ve mesafe tespiti için de kullanılmasını mümkün kılıyor. Yani Wi-Fi bağlantı olmanın yanında sensör haline gelebiliyor. Bu, sağlık, erişilebilirlik ve akıllı ortamlar için büyük fırsatlar yaratıyor. Aynı zamanda yeni bir gözetim riski ve “doğru an” hedeflemesi için yeni bir araç seti de yaratıyor.
Bunları birleştirdiğinizde tehdit artık sadece “yanlış içerik” değildir. Etkinin, sizin durumunuza, rutininize, stres seviyenize ve sosyal bağlamınıza göre zamanlanabildiği bir dünyadır, giderek artan hassasiyetle. Manipülasyon daha görünmez hale gelir, çünkü çevre işin bir kısmını zaten yapar.
Nöroteknoloji zihin kontrolü değil, durum sinyallerinin yeni kaynağıdır
Ortam teknolojileri iknayı çevreyle nasıl bulanıklaştırıyorsa, beyin ve sinir sistemi ile etkileşime giren teknolojiler geliştirmeyi amaçlayan nöroteknoloji de bunu bedenle bulanıklaştırır. Gelişen nöroteknolojiler ve bununla birlikte yapılan çalışmalar hayal ettiğimiz boyutların ötesine geçti bile.
Beyin-bilgisayar arayüzleri ekosisteminin hızla büyüdüğünü EEG[1] veya fNIRS[2] gibi dikkat ya da bilişsel yük hakkında kaba göstergeler sunabilen tüketici nöro-giyilebilirlerin yaygınlaştığını görüyoruz. Klinik sınırda ise invaziv nöroprotezler[3], “niyet edilen konuşmayı” neredeyse gerçek zamanlı çözümleme gibi etkileyici ilerlemeler gösterdi. Bunun tıbbi bir yenilik olduğunu ve hastalar için dönüştürücü bir etki taşıdığını biliyoruz. Kullanılmaya başlayan bu nöroteknolojiler aynı zamanda önemli bir gelişmeye de işaret eder: beyinle ilgili veriler, bugünkü tüketici sistemleri sınırlı ve gürültülü kalsa bile, giderek daha fazla dijital biçimde var olacaktır.
Nörostimülasyon, en basit haliyle, beyni dışarıdan küçük sinyallerle uyarmaya çalışan teknolojilerdir. Çift kullanım, aynı teknolojinin hem tedavi gibi iyi amaçlarla hem de zarar verebilecek askeri ya da kötüye kullanım amaçlarıyla kullanılabilmesi demektir. Örneğin TMS, kafanın dışından uygulanan bir cihazın manyetik alanla beyni uyarmasıdır; doktor kontrolünde özellikle depresyon gibi bazı durumlarda kullanılabilir. tDCS ve tACS gibi yöntemlerde ise kafaya takılan elektrotlarla çok düşük elektrik akımı verilir; etkisi günlük ve kontrolsüz kullanımda daha tartışmalı olsa da piyasada “odak artırma” diye satılan ürünler artıyor. Asıl risk bu araçların mucize olması değil; dikkat, ruh hali ve düşünme gibi hallerin ölçülüp yönlendirilebileceği ve bir ürüne çevrilebileceği fikrini normalleştirmeleridir.
Günümüzdeki gelişmelere bakıldığında en acil güvenlik kaygımız, bilim kurgudaki zihin kontrolü değildir. Esas kaygı, sinirsel ve fizyolojik göstergelerin kullanılmasıyla devletin yürüttüğü operasyonlarda hedefleme, zamanlama ve kişiselleştirme kapasitesinin hayal ettiğimizden fazla artmasıyla ilgilidir.
Basitçe söylemem gerekirse bir sistem “düşüncelerinizi” okuyamasa bile, dikkatiniz, uyarılma düzeyiniz, yorgunluğunuz ya da stresiniz hakkında yeterli ipucu çıkararak manipülasyonu daha hassas hale getirebilir. Yakın vadedeki risk budur. Burada önemli nokta, sınırsız bir güce sahip olmaktan çok, sürekli daha iyi ayarlama yapabilme kapasitesidir.
Tehdit manzarası “yabancı trollerden” çok daha geniş
Etki operasyonları sadece komplo teorilerinde geçen marjinal bir olgu değil; askerî doktrinde tanınmış ve hibrit stratejilere entegre edilmiş uygulamalardan söz ediyoruz. Devlet aktörleri, çatışmalar sırasında algıyı şekillendirmek ve çatışma bölgesi dışında siyasi uyumu zorlamak için bilgi düzensizliğini kullandı ve kullanıyor. Ama böyle operasyonların odağı sadece devletler değildir.
Devlet dışı aktörler, aşırıcı gruplar ve kâr odaklı dezenformasyon girişimcileri de işe alım, yıldırma, gelir elde etme ve kaos için aynı araçları istismar ediyor. Platformların ekosistemi bunu büyütüyor, çünkü teşvikler çoğu zaman doğruluktan çok etkileşimi ödüllendiriyor. Bu ahlaki bir eleştiriden ziyade yapısal bir tespittir. Sistem zaman-ötesinde-kalabilmek için optimize oluyorsa, öfke, korku ve kabile aidiyeti üreten içeriği ister istemez öne çıkarır. Bunlar da tam da etki operatörlerinin aradığı duygusal bileşenlerdir.
Bu nedenle bilişsel güvenlik “yabancı müdahaleyi engelle” cümlesine, yaklaşımına indirgenemez. Aynı zamanda iç kutuplaşmanın ve platform ekonomisinin, müdahalenin işe yaraması için gerekli koşulları nasıl ürettiğiyle de yüzleşmek gerekir. Kimlik siyasetinin yoğun olduğu ülkelerde sentetik anlatılar dinî, ulusal ya da kültürel fay hatlarına göre biçimlendirilebilir; seçim süreçlerini test eder, afetlerde kriz yönetimini zayıflatır.
Bilişsel alan sadece “dışarıda” değildir. Aslında “içeride”dir. Toplumsal güvenin, kurumsal meşruiyetin ve sivil dayanışmanın tam içinde var olmaktadır.
Avrupa ve NATO yanıt veriyor, ama çoğu zaman yanlış katmana
Avrupa Birliği platformların faaliyetlerinin düzenlemesi ve koordineli olarak izlenmesi çabaları üzerinden önemli adımlar attı. Platformları sorumlu kılmayı ve sınır ötesi yanıtı güçlendirmeyi hedefleyen mekanizmalar inşa etti. NATO da hibrit rekabetin sadece fiziksel zafiyetleri değil, bilişsel olanları da sömürdüğünü daha fazla kabul ediyor.
Yine de temel eleştiri hâlâ mevcut yaklaşımların çoğu zaman içerik odaklı kalıyor oluşu. Akışları izlemek ve gerektiğinde problemli içeriği kaldırmak ya da etiketliyor ve çürütmek gibi yöntemlerin gerekli araçlar olduğu muhakkak, fakat hedef bilişin etkin olduğu süreçleri etkilemekse yeterli olmadığı gün gibi ortada.
Çözüm ne?
Rekabet, toplumların ortak bir gerçeklik inşa etme kapasitesi üzerine kuruluyorsa bilişsel güvenlik iletişime eklenen bir yan unsur olarak değil, doğrudan doktrinin parçası olarak ele alınmalıdır.
Doktrin bir basın açıklaması değildir. Doktrin, operasyonel bir çerçevedir: ortaya çıkan manipülasyonları erken saptamanın yollarını, sivil ve askeri kurumlar arasında nasıl eşgüdüm kurulacağını, hızlı hareket ederken hakların nasıl korunacağını ve liderler ile toplumun bilişsel baskı altında nasıl işleyebileceğini tarif eder.
Bu noktada daha iddialı bir kurumsal öneri anlam kazanmaya başlar.
Ulusal Bilişsel Güvenlik Merkezleri kurun, sadece geçici “komiteler” değil
Sorun bugün alanlara bölünmüş durumda. Siber kurumlar teknik savunmaya odaklanır. Eğitim sistemi okuryazarlıkla ilgilenir. Sağlık kurumları halk sağlığında yanlış bilgiyle savaşır. Savunma kuruluşları hibrit tehditleri izler. Düzenleyiciler platformları denetler. Herkes resmin bir parçasına sahiptir. Kimse boru hattının tamamına sahip değildir.
Pratik bir kurumsal yanıt, Ulusal Bilişsel Güvenlik Merkezleri kurmaktır. Propaganda bakanlığı olarak değil, sansür motoru olarak da değil; açık güvenceleri olan, koordinasyon kapasitesi yüksek merkezler olarak.
Bu merkezler ne yapar?
- Sentetik etki kampanyalarını (Örneğin Zelenski’nin Mart 2022’deki teslim olma çağrısı yapan videosu ve Doppelgänger operasyonunda olduğu gibi gerçek haber sitelerinin ve resmî sitelerin kopyalanarak içeriğinin değiştirilmesi gibi) izler ve öngörür, tekil iddiaları değil, platformlar arası anlatıları takip eder.
- Özellikle kriz dönemlerinde kurumlar, platformlar, sivil toplum ve güvenilir medya arasında hızlı yanıtı koordine eder.
- Bilişsel okuryazarlık müfredatı, önden çürütme (prebunking) kampanyaları ve kamu görevlileri ile gazetecilere eğitim gibi esnek-dayanıklılık programlarını tasarlar.
- Köken doğrulama sistemleri ve ortaya çıkan algılama teknolojilerinde tasarım temelli mahremiyet (privacy-by-design) gibi teknik standartları destekler.
- Demokratik değerler ve insan haklarıyla uyum için şeffaflık ve denetim mekanizmaları geliştirir.
Uluslararası düzeyde NATO ve AB, ortak en iyi uygulamaları, araştırma koordinasyonunu ve sentetik etki dalgalarına karşı sınırötesi hızlı yanıt mekanizmalarını güçlendirerek bu modeli destekleyebilir. Amaç, merkezi anlatı kontrolü değil, koordineli esnek-dayanıklılıktır.
Teknik savunma: Köken, denetlenebilirlik ve altyapı seçimleri erken yapılır
Teknik katmanda tartışma çoğu zaman “deep fake tespiti”ne sıkışır. Tespit önemlidir, ama köken çoğu zaman stratejik olarak daha değerlidir.
Köken, bir içeriğin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini ve değiştirildiğini hızlı ve birlikte çalışabilir biçimde ortaya koyabilme yeteneğidir. Filigranlama ve adli analiz araçları yardımcı olabilir, ama daha geniş bir özgünlük ekosisteminin parçalarıdır.
Sıklıkla gözden kaçan ama çok kritik bir konu da platformların içerikleri nasıl öne çıkardığını belirleyen “sıralama girdileri”dir. Yani bir paylaşımın karşınıza çıkıp çıkmayacağını, hangi sırada görüneceğini belirleyen sinyaller: etkileşim sayıları, izlenme süresi, paylaşım hızı, hesabın geçmişi, benzer içeriklerle olan ilgi, hatta tartışma çıkarma potansiyeli gibi. Akış bir savaş alanıysa, bu sıralama sistemi de arazidir, çünkü kimin sesinin duyulacağını ve hangi bilginin büyüyeceğini fiilen o belirler. Bu yüzden bilişsel güvenlik, özellikle devletin ve kriz yönetiminin kritik olduğu anlarda, hayati bilgi akışlarının hangi mantıkla öne çıkarıldığını denetlenebilir hale getirmeyi ve temel sıralama mekanizmalarında hesap verebilirlik kurmayı gerektirir. Buradaki amaç, platformların ticari sırlarını ifşa etmek değil; risk yönetimi ve kriz yanıtı için en azından “hangi tür içerikler hangi sinyaller yüzünden büyüyor, kriz anında görünürlük nasıl yönetiliyor, hangi koruyucu önlemler devreye giriyor” gibi başlıklarda asgari bir şeffaflık zemini oluşturmaktır. Üstelik bu yaklaşım, tümüyle interneti kesmek ya da topyekun erişim engeli gibi sert yöntemlere kıyasla daha özgürlükçüdür, çünkü hedefi iletişimi susturmak değil, kritik anlarda bilgi akışını daha güvenli ve hesap verebilir şekilde yönetmektir.
İkinci konu da veri korumadır. Hukuki çerçeveler çoğu zaman hassas veriyi bir liste gibi görür: sağlık, biyometri, konum. Bilişsel güvenlik ise sinirsel ve duygulanımsal çıkarımların, yani ham sinyalden türetilen bilişsel durum çıkarımlarının açıkça kapsanmasını savunur. Risk sadece ham veri değildir; bağlamlar arasında taşınabilen çıkarımdır ve bu çıkarım, zafiyet hedeflemesi için kullanılabilir.
Üçüncü konu altyapıdır. Standartlar erken kilitlenir. Wi-Fi algılamanın yaygınlaşacağı bir dünyada tasarım temelli mahremiyet ve hız sınırları gibi önlemler protokole ve uygulamaya baştan gömülmelidir, sonradan “yama” olarak üstüne eklenmemelidir. Algılama ortamlaştıkça geriye dönük mahremiyet maliyeti artar, görünmez profillemenin normalleşmesinin toplumsal maliyeti ise daha da ağır olur.
Eğitim: medya okuryazarlığından bilişsel okuryazarlığa geçiş
Medya okuryazarlığı kaynak değerlendirmeyi, bariz manipülasyonu görüp fark etmeyi ve platform dinamiklerinin temelini anlamayı öğretir. Her şekilde hâlâ gereklidir.
Bilişsel okuryazarlık daha da derinleşebilirse farklı bilinçler geliştirir.
Bu eğitim, dikkatin nasıl yakalanıp yönlendirildiğini, bilişsel önyargıların nasıl çalıştığını ve duygusal tetikleyicilerin muhakemeyi nasıl çarpıttığını öğretir. Ayrıca ikna sistemlerinin, düşünerek tartmayı devre dışı bırakmak için tekrarı, sosyal kanıtı ve kimliğe seslenen ipuçlarını nasıl kullandığını gösterir. Bu, yurttaşlara neye inanmaları gerektiğini söylemek değildir; inancı belirli bir yöne çekmeye çalışan mekanizmayı görünür kılmak ve onun nasıl çalıştığını anlamalarına yardımcı olmaktır.
Bu çerçevede önden aşılama (prebunking), yani psikolojik aşılamaya benzetilen yaklaşım özellikle umut vericidir. Yalanı bekleyip çürütmek yerine, manipülasyon taktiklerini önceden gösterir. Hile nasıl çalışır, düşük riskli biçimde anlatır; böylece yüksek riskli an geldiğinde insanlar kalıbı tanır.
Bu da sürdürülebilir bir kamusal kapasite olarak inşa edilmelidir, tek seferlik kampanya olarak değil. Çünkü taktikler evrilir. Bilişsel dayanıklılık siber hijyen gibi sürekli bir bakım işidir.
Toplumsal güvenlik: Güven bir güvenlik değeridir, performans ise güvenin temelidir
Toplumsal katman en zorudur, çünkü dayatılmaz. Bilişsel dayanıklılık aşağıdan büyür. Toplumsal dayanışma, yerel güven ağları, güvenilir kurumlar, çoğul medya ekosistemi ve sivil katılım alışkanlığı organik olarak inşa edilmelidir ve küçük mayalarla genişlemelidir.
Birçok hükümetin yüzleşmekten kaçındığı zor gerçek şudur: güven, yalnızca anlatılarak var edilemez. Kurumların performansı, dürüstlüğü ve topluma zamanında karşılık verme kapasitesiyle kazanılır. Kurumlar yolsuz, beceriksiz ya da umursamaz olarak algılanıyorsa, en iyi kriz iletişimi bile sonuç vermez. Böyle bir ortamda manipülasyon kolayca kök salar, çünkü sinizm insanların varsayılan filtresi haline gelir.
Bu nedenle bilişsel güvenlik gerektiğinde yönetişim reformunu da içermelidir. Şeffaflığı operasyonel bir araç olarak görmelidir. Krizde resmî iletişimin hız ve netliği önemlidir ama belirsizliği kabul edebilmek, hatayı düzeltebilmek ve kanıt gösterebilmek de aynı derecede önemlidir. Amaç “anlatıyı kazanmak” değil. Ortak gerçeklik ihtimalini korumaktır.
Etik sınır: Tehdit olmadan bilişi savunmak
Bilişsel güvenlik gündemi tehlikeli bir paradoks taşır. Demokrasi kendini daha fazla tehdit altında hissettikçe, eleştirdiği otoriter pratiklere benzeyen opak kontrollere[4] başvurma riski artar. Sert kaldırmalar, anlatı tekeli, gizli izleme kısa vadede “etkili” görünebilir, ama meşruiyeti aşındırır. Oysa bilişsel güvenliğin korumaya çalıştığı temel kaynak meşruiyettir.
Tam da burada, kimi zaman “algoritmik yönetimsellik” olarak adlandırılan kavram siyasal açıdan önem kazanır. Modern yönetişim giderek açık zorlamayla değil, çoğu zaman dijital sistemler aracılığıyla dikkat, davranış ve tercihlerin ayarlanması üzerinden işler. Devlet bilişsel tehditlere, dikkati kendi yöntemleriyle yönlendirerek yanıt verirse, kolayca paternalizme kayma riski doğar. Yurttaşlar bunu tam olarak dile getiremese bile hisseder ve fark eder.
Bu nedenle bilişsel güvenlik, özerklik, insan onuru ve demokratik özneleşme zeminine açık biçimde oturtulmalıdır. Bu da şu güvenceleri gerektirir: hukuki sınırlar, şeffaf denetim, bağımsız dış denetim ve hem devletin eylemleri hem de platform uygulamaları için net hesap verebilirlik. Amaç, yurttaşları her türlü etkiden yalıtmak değildir; amaç, yurttaşların karmaşıklığın içinde özerkliklerini koruyarak yol alabilmelerini güçlendirmektir.
Yeni bir ulusal güvenlik eşiği: hazırlık kapasitesinin parçası olarak bilişsel esnek-dayanıklılık
Demokrasiler zaten siber savunmaya ve fiziksel hazırlığa ciddi kaynak ayırıyor. Bilişsel güvenlik de aynı aciliyeti hak ediyor, yurttaşlar kırılgan olduğu için değil; içinde bulunduğumuz ortam, normal bilişsel süreçleri endüstriyel ölçekte istismar edecek biçimde tasarlandığı için.
Pratik sonuç tek bir kurum, tek bir yasa ya da tek bir platform düzeltmesi değildir. “Hazırlık” dediğimiz şeyin anlamı değişmelidir.
- Hazırlık, kritik mesajları hızla doğrulayabilecek köken sistemleri demektir.
- Hazırlık, sıralama ve büyütmeyi risk üreten işlevler olarak ele alan platform hesap verebilirliği demektir.
- Hazırlık, ham sinyalin ötesinde sinirsel ve duygulanımsal çıkarımları kapsayan veri koruma demektir.
- Hazırlık, algılama görünmez ve yaygın hale gelmeden önce standart süreçlerine katılarak mahremiyet ve hız sınırlarını baştan yerleştirmek demektir.
- Hazırlık, bilişsel okuryazarlık ve önden çürütmeyi sürekli kamusal kapasiteye dönüştürmek demektir.
- Hazırlık, gerçek güvencelerle donatılmış, yetkisi ve sorumluluğu net tanımlanmış özel merkezler üzerinden kurumsal eşgüdüm anlamına gelir.
- Hazırlık, anlatı kontrolü değil; performans, şeffaflık ve çoğulculuk üzerinden güveni yeniden inşa etmek demektir.
Her şeyden önce hazırlık, bilişsel alanın belirleyici bir mücadele zemini olduğunu kabul etmektir. Rakipler, bir toprağı ele geçirmeden ya da altyapıyı yıkmadan da şüphe, kafa karışıklığı ve güvensizlik üreterek toplumları istikrarsızlaştırabilir. Bu gerçek, bütçeleme anlayışımızı, düzenleme çerçevemizi, eğitim yaklaşımımızı ve dayanıklılığı nasıl ölçtüğümüzü değiştirmelidir.
Yapay zeka çağında mesele artık sadece “Ağlarımızı güvence altına alabilir miyiz?” sorusu değildir. Asıl soru şu olmalıdır: Zihin bizzat stratejik bir hedef haline gelmişken ve onu hedefleyen araçlar her yıl daha ucuz, daha hızlı ve daha görünmez hale gelirken, kolektif öz yönetimin koşullarını güvence altına alabilir miyiz?
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 7 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.
[1] EEG (elektroensefalografi), beynin elektriksel aktivitesini kafa derisine yerleştirilen elektrotlarla ölçen, ağrısız ve hızlı bir testtir. Özellikle epilepsi nöbetlerini değerlendirmede, uyku bozukluklarında, bilinç durumunu izleme gibi alanlarda kullanılır; beyin sinyallerini milisaniye düzeyinde çok iyi yakalar, ancak sinyallerin beynin tam olarak hangi derin bölgesinden geldiğini tanımlamada sınırlılıkları vardır.
[2] fNIRS (fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopi), başa yerleştirilen küçük sensörlerle yakın kızılötesi ışık kullanarak beynin özellikle yüzeye yakın bölgelerinde kanın oksijenlenme değişimlerini ölçen, yani beynin hangi alanlarının “daha çok çalıştığını-aktive olduğunu” dolaylı olarak takip eden ağrısız bir yöntemdir.
[3] İnvaziv nöroprotezler, beynin içine ya da yüzeyine ameliyatla yerleştirilen elektrotlarla sinir sinyallerini doğrudan okuyup bazen de uyarı veren sistemlerdir. Felç gibi durumlarda kişinin düşünceyle bir cihazı kontrol etmesine yardımcı olabilirler.
[4] “Opak kontrol”, insanların davranışlarını veya kararlarını etkileyen bir sistemin bunu nasıl yaptığını görünmez ve anlaşılmaz biçimde yürütmesidir. Yani ortada bir yönlendirme vardır ama kimin, hangi kuralla, hangi veriye bakarak yönlendirdiği net değildir.



