7 Ağustos’ta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri Mekke’de bir araya gelerek üçlü bir ortak savunma anlaşması imzaladı. Üç ülkenin ortak bildirisi, herhangi birine yönelik silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağını belirterek kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi ve savunma işbirliğini geliştirmeyi öngörüyor. Bazı analistler anlaşmayı İran karşıtı bir savunma işbirliği olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla Tahran’ın bu gelişmeye nasıl yaklaştığı önem taşıyor. Orta Doğu Küresel İlişkiler Konseyi ve Alman Uluslararası ve Güvenlik İlişkileri Enstitüsü’nde araştırmalar yürüten Hamidreza Azizi, Iran Analytica’da yayımlanan makalesinde İran’ın yeni anlaşmaya bakışını inceliyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“Anlaşmanın temelinde tarihsel ve kardeşlik bağları, İslami dayanışma, ortak stratejik çıkarlar ve mevcut savunma işbirliği bulunuyor. Üç hükümet, anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını vurguluyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, belirli bir ülkeye karşı olmadığını belirtirken Suudi yetkililer de anlaşmanın askeri veya mezhepsel bir blok oluşturma amacı taşımadığını açıkladı.
Tahran, imza günü anlaşmaya doğrudan yanıt vermedi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Müslüman devletlere dayanışma çağrısı yaptı ancak açıklamasının anlaşmayla bağlantısı belirsiz kaldı. İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik Komitesi üyesi İbrahim Rezai ise Türkiye ve Pakistan’la imzalanan anlaşmanın Suudi Arabistan’a güvenlik sağlayamayacağını savundu. İranlı eski yetkililer ve analistler arasında daha kapsamlı ve zaman zaman kaygılı değerlendirmeler öne çıktı.
Savaş yeni bir bölgesel ittifakı mı doğurdu?
İranlı uzmanlar, Mekke anlaşmasının nedenleri konusunda büyük ölçüde hemfikir. Onlara göre anlaşma, 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan gelişmelerin ve Şubat 2026 sonunda başlayan ABD-İsrail savaşının hızlandırdığı bölgesel dönüşümün ürünü.
Anlaşma, savaşın sonuçlarının henüz netleşmediği, Husilerin[1] Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yoğunlaştığı ve İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari geçişleri kısıtladığı bir dönemde imzalandı. Suudi Arabistan, petrol ihracatı ve kalkınma hedefleri tehdit altındayken farklı yönlerden gelen füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kaldı.
Süreç, aslında daha önce başlamıştı. Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan stratejik karşılıklı savunma anlaşması, Mekke’de Türkiye’nin de katılımıyla genişletildi. Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır dışişleri bakanlarının savaşın diplomatik çözümünü görüşmek üzere gerçekleştirdiği toplantılar da güvenlik işbirliğine zemin hazırladı. Görüşmelere katılan Mısır, nihai anlaşmada yer almadı.
Uluslararası ilişkiler analisti Mustafa Necefi’ye göre İsrail’in bölgesel üstünlük kurma girişimleri ve savaş, Arap devletlerinin mevcut güvenlik düzeni içindeki kırılganlıklarını daha açık biçimde görmelerine yol açtı. Riyad, Washington’la onlarca yıllık güvenlik ortaklığının bölgesel çatışmalara karşı yeterli koruma sağlamadığı sonucuna vararak ortaklarını çeşitlendirmeye yöneldi.
Saber Gol-Anbari ise Suudi Arabistan’ın üç temel hedefini öne çıkarıyor: İran’a karşı caydırıcılığı güçlendirmek, ABD’ye daha az bağımlı bir bölgesel güvenlik düzeni oluşturmak ve Yemen’deki dengeleri değiştirmek.
Akademisyen Hüseyin Mehdiyan da anlaşmayı bölgesel güvenliğin yeniden yapılandırılması yönünde bir adım olarak görüyor. Ona göre Türkiye’nin askeri kapasitesi, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve jeopolitik ağırlığı ile Pakistan’ın askeri gücü birbirini tamamlıyor. Bu birliktelik, Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada etkili olabilecek yeni bir işbirliği ekseni oluşturabilir.
Farklı vurgularına rağmen İranlı uzmanlar aynı noktada buluşuyor: Mekke anlaşması, savaşın doğurduğu yeni koşullara yanıt veriyor ve bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri konusunda daha fazla sorumluluk üstlenme arayışını yansıtıyor. Asıl ayrılık, anlaşmanın İran’a karşı bir koalisyon oluşturup oluşturmadığı konusunda ortaya çıkıyor.
İran’ı çevreleme girişimi mi, yeni bir güvenlik mimarisi mi?
İranlı yorumcuların bir bölümü, anlaşmanın öncelikle İsrail’i hedef aldığı değerlendirmesine karşı çıkıyor. Onlara göre Suudi Arabistan açısından Yemen ve İran, İsrail’den daha acil tehditler oluşturuyor. Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı gerilim daha uzun vadeli görülürken Pakistan, coğrafi uzaklığı ve nükleer kapasitesi nedeniyle İsrail’den doğrudan bir tehdit algılamıyor.
Bu yaklaşımı savunanlar, Türkiye’ye ait insansız hava araçlarının Husilere karşı kullanıldığına ilişkin haberleri, Ankara ve İslamabad’ın Husi saldırılarını kınamasını ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a asker göndermesini örnek gösteriyor. Irak da bu çerçevede değerlendiriliyor. Suudi Arabistan’ın İran yanlısı silahlı gruplara karşı ABD ile işbirliği yapması ve Türkiye’nin Irak’taki varlığı, Tahran’ın bu ülkedeki etkisini sınırlamaya yönelik daha geniş bir koordinasyonun mümkün olduğu şeklinde yorumlanıyor.
Bu bakış açısına göre Türkiye’nin İran’ın kuzeybatısında, Suudi Arabistan’ın güneybatısında ve Pakistan’ın güneydoğusunda bulunması, anlaşmanın hayata geçirilmesi durumunda İran’ın stratejik hareket alanını daraltabilir.
Ancak Mehdiyan ve Necefi, anlaşmayı zorunlu olarak İran karşıtı bir ittifak şeklinde yorumlamanın yanlış olduğunu düşünüyor. Pakistan, savaş boyunca İran’la doğrudan çatışmaya girmekten kaçınırken arabuluculuk rolünü korumaya çalıştı. Türkiye ise çatışmanın Irak, Suriye, Güney Kafkasya ve Doğu Akdeniz’e yayılmasını önlemek istiyor.
Üç ülkenin anlaşmadan beklentileri de farklı. Suudi Arabistan, ABD’yle ortaklığını sürdürürken güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmeyi; Türkiye, bölgesel etkisini artırmayı ve İsrail karşısında denge oluşturmayı; Pakistan ise güvenlik kazanımlarını ekonomik çıkarlarla birleştirerek İslam dünyasındaki konumunu güçlendirmeyi amaçlıyor.
Dolayısıyla temel ayrım şu: Mekke anlaşması, İran’ı çevreleyen ve belirli hedefleri bulunan bir koalisyon mu, yoksa yönü henüz belirlenmemiş yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin başlangıcı mı?
Ortak savunma taahhüdü gerçek bir savaşa dönüşebilir mi?
Necefi gibi uzmanlar, anlaşmanın kolektif savunma hükmünün pratikte ne anlama geldiğini sorguluyor. Suudi Arabistan İran’ın saldırısına uğrarsa Türkiye ve Pakistan gerçekten İran’a karşı savaşa girer mi?
Beklenti, iki ülkenin de doğrudan ve kapsamlı bir savaşa girmekten kaçınacağı yönünde. Türkiye, İran’la rekabetine rağmen Tahran’la büyük ölçekli bir çatışmaya sürüklenmek istemiyor. Pakistan’ın ekonomik ve güvenlik kısıtlamaları da benzer bir tutuma işaret ediyor.
Bu nedenle Ankara ve İslamabad’ın olası bir krizde siyasi destek, istihbarat paylaşımı, lojistik yardım ve silah tedariki gibi seçeneklere yönelmesi bekleniyor. Anlaşmanın caydırıcılık bakımından önemi, otomatik bir ortak savaşa girme mekanizması oluşturmasından çok, saldırgan tarafın hesaplarını etkilemesinde yatıyor.
Necefi bu nedenle NATO benzetmesini reddediyor. Ona göre üç ülke, birbirlerinin bütün güvenlik önceliklerini üstlenen bir askeri bloktan ziyade kendi hareket alanlarını genişletmeye çalışan bir dengeleme koalisyonu oluşturuyor.
Bununla birlikte, anlaşmanın etkisi yalnızca askeri müdahale ihtimaliyle sınırlı değil. ABD bölgedeki en güçlü dış aktör olmaya devam etse de Washington’a bütünüyle güvenmek birçok ülke açısından daha riskli görülüyor. Ortaya çıkan tablo, katı bloklardan çok, çıkarlar doğrultusunda şekillenen ve koşullara göre değişebilen güvenlik işbirliklerine işaret ediyor.
İran açısından asıl risk nerede?
Bu değerlendirmeye karşı iki önemli itiraz bulunuyor. Eski İranlı yetkili Hüsameddin Aşna’ya göre Mekke anlaşması, savaşın bölgesel sonuçlarını değiştirebilir. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehditlerinin inandırıcılığını azaltırken Suudi Arabistan’a saldırması durumunda Türkiye ve Pakistan’ın da sürece dahil olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Böyle bir caydırıcılık etkisi için anlaşmanın mutlaka ortak bir savaşa dönüşmesi gerekmiyor.
İkinci risk ise ekonomik ve coğrafi bağlantılarla ilgili. Bazı İranlı analistler, Türkiye ve Pakistan üzerinden geçen kara yollarının İran ticareti açısından önemine dikkat çekiyor. Savaş sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yürütülen ticaretin zorlaşması, bu güzergâhları daha da önemli hale getirebilir.
Bu durumda Ankara ve İslamabad’ın İran’a karşı savaşa girmesi gerekmeksizin ticareti kısıtlaması veya sınırları kapatması Tahran üzerinde baskı oluşturabilir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Pakistan’ın nükleer kapasitesi de İran’ın bu ülkelere karşı askeri misilleme seçeneklerini sınırlandırıyor.
Böylece caydırıcılık, yalnızca karşılıklı savunma taahhütleri üzerinden değil, İran’ın ekonomik bağlantılarının yaratabileceği kırılganlıklar üzerinden de işleyebilir.
İran bu ittifaka katılabilir mi?
Eski İranlı yetkili Abdullah Ramazanzade, Tahran’ın inisiyatif alarak üçlü anlaşmaya katılmayı denemesini öneriyor. Ona göre bu girişim, İsrail’in dışında tutulduğu yeni bir bölgesel güvenlik düzeni kurmak için fırsat yaratabilir.
Ancak bu öneri, anlaşmanın ortaya çıkış nedenleriyle çelişiyor. Mekke Paktı, kısmen İran’ın bölgesel gücünü sınırlama arayışının da etkili olduğu bir savaş ortamında şekillendi.
Buna karşılık anlaşmanın zamanla genişlemesi mümkün. Savaş sırasında saldırılara maruz kalan diğer Körfez ülkeleri, düzenlemenin Suudi Arabistan’a gerçek bir caydırıcılık sağladığını görürse katılmayı değerlendirebilir. Bu olasılık, İran’ın anlaşmaya dahil edilmesini zorlaştıran en önemli unsurlardan biri.
Son sözü anlaşma mı, yeni bir kriz mi söyleyecek?
İran’daki tartışmalar, anlaşmanın bölgesel koşullarda gerçek bir değişimi yansıttığı konusunda büyük ölçüde ortaklaşıyor. Görüş ayrılığı, bu değişimin İran’a karşı somut hedefleri bulunan bir koalisyona mı, yoksa yönü henüz belli olmayan daha geniş bir güvenlik düzenine mi dönüşeceği konusunda.
Tahran’ın anlaşma karşısındaki resmî sessizliği ve Arakçi’nin İslami dayanışma çağrısının belirsizliği, İran yönetiminin gelişmenin önemini fark ettiğini ancak doğrudan yanıt vererek anlaşmaya siyasi meşruiyet kazandırmaktan kaçındığını düşündürüyor.
İran açısından kaygılar gerçek. Ancak anlaşmanın geleceğini yalnızca imzacıların açıklamaları belirlemeyecek. Türkiye ve Pakistan’ın olası bir saldırı karşısında nasıl davranacağı, diğer bölge ülkelerinin katılım ihtimali ve yeni bir krizin ortaya çıkaracağı koşullar, Mekke Paktı’nın gerçek niteliğini daha açık biçimde ortaya koyacak.”
Bu yazı ilk kez 15 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Husiler: Yemen’de faaliyet gösteren, Zeydi Şiiliği geleneğine dayanan Ensarullah hareketinin mensupları. İran’la siyasi ve askerî ilişkileri bulunan hareket, Yemen’deki iç savaşın ve Suudi Arabistan’la yaşanan bölgesel gerilimin başlıca aktörlerinden biridir.



