Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan: Yeni bir blok mu doğuyor?

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan işbirliği için Sünni ittifak yakıştırmaları yapılsa da bu ülkeleri gerçekten bir araya getiren ne? Bu işbirliği içindeki ülkelerin motivasyonları, sınırları neler? Nebahat Tanrıverdi Yaşar yazdı.

2026 yılına girerken gelen ilk haberlerden biri şuydu: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, yaklaşık bir yıldır savunma işbirliği taslağı üzerinde görüşüyordu. Ardından işler hızlandı. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ı aynı çerçevede buluşturan güvenlik temasları, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı ve Körfez’de istikrarsızlığı derinleştiren savaşın ardından özellikle hız kazandı. Çünkü ortaya çıkan tablo, koordineli bir gerilim azaltma ve bölgesel güvenlik planlamasını acilen gerektiriyordu.

Ocak ayı sonlarında Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yürüttüğü savunma görüşmelerine dair haberlerle gün yüzüne çıkan süreç, 4-5 Şubat’ta Türkiye ile Mısır arasında imzalanan askerî işbirliği anlaşmasıyla daha geniş bir zemine oturmuştu. Savaşın şiddetlenmesi ise diplomatik trafiği hızlandırdı: 19 Mart’ta Riyad’da ilk dörtlü dışişleri bakanları toplantısı yapıldı; 29 Mart’ta İslamabad’da arabuluculuk başlıkları ele alındı. Bunu, 14 ve 16 Nisan’da yine İslamabad’da gerçekleştirilen ve somut önerilerin tartışıldığı üst düzey görüşmeler izledi. Şimdi gözler, 17 Nisan’da Antalya Diplomasi Forumu marjında yapılan üçüncü dörtlü dışişleri bakanları toplantısının ardından bu temasların yeni bir aşamaya taşınıp taşınmayacağında.

Böylesi bir yakınlaşma, özellikle güvenlik gibi stratejik bir alanda söz konusu olduğunda, tartışmaları hızla “Sünni ekseni” ya da “İslami NATO” benzetmelerine sürükledi. Oysa bu tabloyu anlamak için bir adım geri çekilip şu soruyu sormak gerekiyor: Bu dört ülkeyi gerçekten bir araya getiren ne?

İsrail ve İran etkisi

En temel itici unsur, giderek keskinleşen ortak tehdit algısı. İsrail’in çok cepheli askerî operasyonları ve ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, mevcut güvenlik düzenlemelerine duyulan güveni ciddi biçimde aşındırmış durumda. Uzun süredir görece düşük yoğunluklu rekabetlere alışkın olan bölge ülkeleri, sürü dronlar, balistik füzeler ve elektronik harp unsurlarının belirleyici olduğu; doğrudan kritik altyapıları hedef alan bu yeni savaş biçimine hazırlıksız yakalandı. Her biri İran’ın hedefi olmaktan çekiniyor, ama aynı zamanda tam bir İran karşıtı blok da kurmak istemiyor. Benzer şekilde, İsrail’in “yayılmacı” politikalarından duydukları endişe, İran’dan duyduklarından az değil; belki de daha fazla.

Endişeler ve tehdit algıları benzer olsa da her ülkenin bu iş birliğinden muradı da konumlanışı da farklı.

Türkiye’nin hedefleri

Türkiye açısından üç temel hedef öne çıkıyor.

İlki, diplomatik merkezilik fırsatı. Ankara’nın penceresinden, bu çabaların içinde olmak ve hatta görüşmelere ev sahipliği yapmak ve bu bölgesel işbirliğini teşvik etmek, Ankara’yı Körfez ülkeleri, Mısır, Pakistan, Washington ve dolaylı olarak İran arasında bağ kuran bir aktör olarak öne çıkmasını sağlayacak imkânı beraberinde getiriyor.

İkincisi, stratejik konumlanma. Bu süreçte Türkiye, NATO üyeliği, askerî ve savunma sanayi kapasitesi ile son dönemde ağırlık verdiği esnek bölgesel diplomasisini birleştirerek kendisini bölgesel düzen içinde konumlandırma arayışında.

Üçüncüsü ise pratik işbirliği alanlarının genişletilmesi. Deniz güvenliği, kriz diplomasisi ve savunma sanayii iş birlikleri gibi başlıklarda hem yatırımların hem de daha kurumsallaşmış iş birliklerinin önünü açmak. Kahire ile normalleşme ve Riyad ile yeniden kurulan pragmatik ilişkiler ve bölgede savaşın yarattığı yıkım, bu son başlığın önünü bir hayli açmış durumda.

Suudi Arabistan’ın çekinceleri

Suudi Arabistan ise daha çok caydırıcılık, çeşitlendirme ve riskten kaçınma ekseninde hareket ediyor. Riyad daha güçlü güvenlik garantileri ararken, artık tek bir dış koruyucuya, yani ABD’ye bağımlı kalmak istemiyor.

Pakistan ile 2025’te savunma anlaşması imzalanması ve İran’ın Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik saldırılar sonrası Pakistan’ın Nisan 2026’da Suudi Arabistan’a savaş uçakları konuşlandırması gibi Riyad’ın ABD’ye bağımlı kalmama arayışını teyit eden gelişmeler de var.

Yine de burada bir parantez açmak lazım. Çünkü Riyad bu dörtlü iş birliğinden, tam bir güvenlik şemsiyesi beklemiyor, zira Riyad aynı zamanda özellikle Mısır ya da Türkiye’nin içine çekildiği bir askerî tırmanışa sürüklenmekten de kaçınmak istiyor. Dolayısıyla, resmi ve bağlayıcı bir bloktan özellikle kaçınıyor.

Pakistan’ın yaklaşımı

Pakistan’ın yaklaşımı ise pek çok açıdan Türkiye’ye benziyor. İslamabad, bir yandan kendisini Washington ile Tahran arasında potansiyel bir arabulucu ve müzakere zemini olarak konumlandırarak, diğer yandan Suudi Arabistan ile yeni işbirliği yolları açarak aldığı mali desteği artırarak daha çok diplomatik görünürlük, ekonomik destek ve stratejik kaldıraç arayışında. Bir de Ankara ve Riyad ile derinleşen ilişkileri Pakistan’ın etki alanını Güney Asya’nın ötesine taşımasına da yardımcı oluyor.

Mısır’ın amacı

Mısır ise bu dörtlü içinde en temkinli aktör. Kahire’nin şu an için birinci önceliği, yüksek maliyetler üstlenmeden etki sahibi olmak. Özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bölgede bu denli yakınlaştığı bir ortamda, Mısır hem dışarıda kalmamak hem de oluşabilecek bir inisiyatifi içeriden şekillendirmek istiyor.

Nitekim Türkiye ile ilişkilerde son dönemde gözlenen normalleşme, dahası Şubat 2026’da Kahire’de toplanan Yüksek Düzey Stratejik İşbirliği Konseyi ve imzalanan askerî çerçeve anlaşması da Kahire’nin Türkiye’nin içinde olduğu güvenlik alanında yakınlaşmaktan imtina etmeyeceğini gösteriyor. Yine de Kahire’nin geçmiş deneyimi, çevresindeki iç savaşlar ve İsrail’le sınır komşuluğu gibi nedenlerle, belirsiz, ideolojik ya da doğrudan İran’la çatışmayı hedefleyen herhangi bir girişime direneceği kesin. Bu ihtiyat yeni de değil, üstelik. Hatırlayalım: Mısır, 2019’da ABD destekli ve o dönemde Arap NATO’su olarak görülen MESA girişiminden, planın uygulanabilirliğine dair şüpheleri, ama daha çok İran’la gerilimi artırma riskleri nedeniyle çekilmişti.

Dahası yakından bakınca, tehdit algılarının düşündüğümüz kadar örtüşmüyor. Suudi Arabistan, İran saldırılarına doğrudan maruz kalıyor. Türkiye, Tahran’la manevra alanı istiyor; üstüne NATO ile ilişkilerini tehlikeye atacak bir adımı atması pek muhtemel değil. Mısır, İran ile karşı karşıya gelmekten çekiniyor. Bir de gündeminde, yakın coğrafyasındaki güvenlik tehditleri daha öncelikli. Pakistan ise Körfez ile bağlarını kendi coğrafi ve mezhepsel hassasiyetleriyle ve İran’la olan bağlarını da hassas bir şekilde dengelemek zorunda.

Geçmişten gelen dersler

Bölge ülkelerinin yeni bir güvenlik mimarisi inşa edip edemeyeceğini tartışınca, doğal olarak hepimiz bir emsal arıyoruz. Ve sıklıkla Bağdat Paktı/CENTO gündeme geliyor. Soğuk Savaş şartlarıyla bugünü karşılaştırmak zor, biliyorum. Ama bana kalırsa bu başarısız CENTO girişimden çıkarılacak en önemli ders şu: Ortak korkular, ülkelerin öncelikleri farklılaştığında otomatik olarak kalıcı kurumlara dönüşmez.

Daha yakın zamana, Riyad merkezli İslam Askerî Terörle Mücadele Koalisyonu’na da bakalım. Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve Mısır’ın da yer aldığı, 40’tan fazla üyeye sahip bu koalisyon, dar tanımlı faaliyet alanına rağmen, bölgesel güvenlik anlamında çok fazla yol alamadı. Faaliyetleri sembolik ortak tatbikatlarla sınırlı kaldı, istihbarat alışverişi ise seçici ve düzensiz.

Bir diğer örnek de “Arap NATO” olarak da adlandırılan, 2017’de Trump yönetimi döneminde gündeme gelen, ABD destekli Orta Doğu Stratejik İttifakı (MESA). Füze savunması, askerî eğitim, terörle mücadele ve bölgesel güvenlik konularında işbirliğini derinleştirmeyi amaçlıyordu, ancak önce Katar krizi, ardından Mısır’ın İran’la gereksiz bir gerginliğe girmek istememesi nedeniyle 2019 yılında ittifaktan çekilmesiyle bu girişim de bir yol alamadı.

Buradan çıkan ders ise doğrudan bugün için de geçerli: Bölge ülkeleri çıkarını ve sonucunu kestiremediği bir askerî tırmanışın içine sürüklenmekten kaçınmak istiyor. Bu yüzden sadece NATO gibi resmî bir askerî ittifaka değil, aynı zamanda bağlayıcı bölgesel bloklaşmaya da pek yanaşmıyorlar. Bu Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki olası güvenlik işbirliği için de geçerli.

Dahası bu dört ülke arasında hâlâ derin köklü rekabetler var; Afrika’dan Güney Asya’ya kadar uzanıyor bu rekabetler. Doğru, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan arasında Libya, Sudan, Somali gibi yerlerde rekabet yumuşuyor, yer yer pragmatik işbirlikleri görüyoruz. Ama bunlar kapsamlı bir stratejik uyumlanmanın sonucu değil. Dolayısıyla ileride yeniden alevlenmeleri sürpriz olmaz.

Bu nedenle, mevcut süreci ne kalıcı bir “Sünni blok” ne de “İslami NATO” olarak okumak rasyonel değil.

Bu yapı tam olarak ne?

Dahası, bu bir ittifaktan çok, riskten korunma amaçlı gevşek bir koalisyon gibi duruyor. Başka bir deyişle, bu yapı bir “alternatif” değil, bir tür stratejik yedekleme işlevi görüyor. Bu dört ülke mevcut güvenlik düzenlemelerini, ilişkilerini, parçası oldukları örgütleri terk etmiyor; aksine, onlara paralel, daha esnek ve gerektiğinde devreye sokulabilecek koalisyonlar, ilişki ağları inşa ediyorlar. Hatta Suudi Arabistan dışındaki aktörler için asıl hedefin daha güçlü savunmadan ziyade stratejik seçenekleri artırmak, siyasi kaldıraç elde etmek ve gerektiğinde geçici koordinasyon sağlamak olduğu söylenebilir.

Unutulmamalı ki bu yakınlaşma, İran savaşı ve onun tetiklediği yeni tehdit algılarına verilen dönemsel bir tepki. Bu nedenle güvenlik başlığı öne çıksa da, arabuluculuk çabaları görüşmelerin merkezinde yer alıyor.

Peki, bu hareketlilik neden bu kadar tartışma yaratıyor?

Her şeyden önce, Ankara, Riyad, Kahire ve İslamabad arasında alışılmışın dışında bir eşgüdüm söz konusu. Dahası, sıradan dört ülkeden değil; bölgesel siyaseti şekillendirme kapasitesine sahip bölgenin güçlü orta güçlerinden bahsediyoruz. Üstelik bu tabloya, Pakistan’ın nükleer kapasitesi de eklendiğinde, ortaya çıkan eşgüdümün stratejik ağırlığı daha da artıyor. Zamanlaması itibariyle de tartışma yaratması oldukça normal. Güvenlik ile jeoekonomi arasındaki bağın giderek sıkılaştığı bir dönemdeyiz. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2026’da Kahire ve Riyad ziyaretleri sırasında dile getirdiği projeler arasında, Asya ile Avrupa arasında yeni bağlantı hatları kurmak da vardı.

Şubat 2026’da Hürmüz Boğazı’nın kapanması bu süreci daha da hızlandırdı. Pakistan’ın, Suudi Arabistan’dan Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı üzerinden alternatif petrol tedariki talep etmesi, enerji arzının kırılganlığını ve alternatif rotalarının stratejik önemi açık biçimde ortaya koydu. Bu bağlamda Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasındaki görüşmelerin, Hürmüz gibi dar boğazlara bağımlılığı azaltmak için yeni kara temelli ticaret ve enerji koridorlarına yönelmeleri sürpriz değil.

Benzer şekilde demiryolu projeleri de gündeme geliyor. Türkiye-Suriye-Ürdün hattının güneye, Suudi Arabistan’a bağlanmasıyla Hicaz Demiryolu’nun canlandırılması; Ürdün’ün Körfez bağlantılarıyla bölgesel bir merkez haline gelmesi; Türkiye ile Mısır’ın altyapı modernizasyonunda iş birliği; Pakistan’ın ise İslamabad-İstanbul hattı ve Gwadar koridoru üzerinden entegrasyonu derinleştirmesi gibi. Enerji tarafında ise Kerkük-Ceyhan ve Mısır’daki SUMED boru hatlarının yeniden devreye alınması kısa vadeli kriz yönetiminin somut örnekleri arasında. Daha uzun vadede Katar-Türkiye doğalgaz hattı, Basra-Ceyhan hattının genişletilmesi ve Suudi Arabistan’ın Gwadar rafinerisi yatırımı gibi projeler gündemde; ancak siyasi, güvenlik ve finansman koşullarına bağlı olarak hangisinin hayata geçeceği belirsiz.

Tüm bu girişimler, istikrarsız deniz yollarına bağımlılığı azaltmayı ve doğu-batı ekseninde daha dayanıklı bir altyapı ağı kurmayı hedefliyor. Aynı zamanda Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ı birbirine daha bağlı enerji ve lojistik merkezler olarak yeniden konumlandıran daha geniş bir stratejik dönüşüme işaret edebilecek potansiyelde.

Dolayısıyla bu yakınlaşmanın somut sonuçlar üretmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Kısa ve orta vadede özellikle enerji hatları, deniz güvenliği ve ekonomik dayanıklılığın kesiştiği alanlarda görünür çıktılar beklenebilir. Ancak bunun ABD sonrası bir kolektif güvenlik mimarisine evrilip evrilemeyeceğini söylemek için henüz erken.

Sonuç olarak, taraflar birbirlerine ne ölçüde güvenebileceklerinden emin olmasalar da çözümün dışarıdan gelmeyeceği yönündeki kanaatleri güçleniyor. Ekonomik baskılar da bu eğilimi pekiştiriyor. Körfez, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de yaşanan aksaklıklar; ticaret, enerji ve lojistik hatlarını sekteye uğratarak bölge ekonomileri üzerinde doğrudan bir baskı yaratıyor. Bu nedenle mevcut savaş, yalnızca güvenlik değil, ekonomik maliyetler üzerinden de daha önce rekabet halinde olan aktörleri dahi koordinasyon ve hatta iş birliği arayışına itiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar - Tunus, Libya ve Mısır başta olmak üzere Kuzey Afrika ülkeleriyle ve Türkiye'nin Afrika ile ilişkileri üzerine çalışmalar yapan Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Berlin ve Ankara merkezli serbest bir araştırmacıdır. 2015 yılından itibaren bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarına devam eden Tanrıverdi Yaşar, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde (ORSAM) araştırmacı (2010-2015), Berlin'deki Alman düşünce kuruluşu SWP’nin Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Çalışmaları (CATS) Programında IPC-Stiftung Mercator misafir araştırmacı (2020-2021) ve CATS konuk araştırmacısı (2022-2023) olarak çok sayıda çalışmalar gerçekleştirmiştir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan: Yeni bir blok mu doğuyor?

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan işbirliği için Sünni ittifak yakıştırmaları yapılsa da bu ülkeleri gerçekten bir araya getiren ne? Bu işbirliği içindeki ülkelerin motivasyonları, sınırları neler? Nebahat Tanrıverdi Yaşar yazdı.

2026 yılına girerken gelen ilk haberlerden biri şuydu: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, yaklaşık bir yıldır savunma işbirliği taslağı üzerinde görüşüyordu. Ardından işler hızlandı. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ı aynı çerçevede buluşturan güvenlik temasları, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı ve Körfez’de istikrarsızlığı derinleştiren savaşın ardından özellikle hız kazandı. Çünkü ortaya çıkan tablo, koordineli bir gerilim azaltma ve bölgesel güvenlik planlamasını acilen gerektiriyordu.

Ocak ayı sonlarında Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yürüttüğü savunma görüşmelerine dair haberlerle gün yüzüne çıkan süreç, 4-5 Şubat’ta Türkiye ile Mısır arasında imzalanan askerî işbirliği anlaşmasıyla daha geniş bir zemine oturmuştu. Savaşın şiddetlenmesi ise diplomatik trafiği hızlandırdı: 19 Mart’ta Riyad’da ilk dörtlü dışişleri bakanları toplantısı yapıldı; 29 Mart’ta İslamabad’da arabuluculuk başlıkları ele alındı. Bunu, 14 ve 16 Nisan’da yine İslamabad’da gerçekleştirilen ve somut önerilerin tartışıldığı üst düzey görüşmeler izledi. Şimdi gözler, 17 Nisan’da Antalya Diplomasi Forumu marjında yapılan üçüncü dörtlü dışişleri bakanları toplantısının ardından bu temasların yeni bir aşamaya taşınıp taşınmayacağında.

Böylesi bir yakınlaşma, özellikle güvenlik gibi stratejik bir alanda söz konusu olduğunda, tartışmaları hızla “Sünni ekseni” ya da “İslami NATO” benzetmelerine sürükledi. Oysa bu tabloyu anlamak için bir adım geri çekilip şu soruyu sormak gerekiyor: Bu dört ülkeyi gerçekten bir araya getiren ne?

İsrail ve İran etkisi

En temel itici unsur, giderek keskinleşen ortak tehdit algısı. İsrail’in çok cepheli askerî operasyonları ve ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, mevcut güvenlik düzenlemelerine duyulan güveni ciddi biçimde aşındırmış durumda. Uzun süredir görece düşük yoğunluklu rekabetlere alışkın olan bölge ülkeleri, sürü dronlar, balistik füzeler ve elektronik harp unsurlarının belirleyici olduğu; doğrudan kritik altyapıları hedef alan bu yeni savaş biçimine hazırlıksız yakalandı. Her biri İran’ın hedefi olmaktan çekiniyor, ama aynı zamanda tam bir İran karşıtı blok da kurmak istemiyor. Benzer şekilde, İsrail’in “yayılmacı” politikalarından duydukları endişe, İran’dan duyduklarından az değil; belki de daha fazla.

Endişeler ve tehdit algıları benzer olsa da her ülkenin bu iş birliğinden muradı da konumlanışı da farklı.

Türkiye’nin hedefleri

Türkiye açısından üç temel hedef öne çıkıyor.

İlki, diplomatik merkezilik fırsatı. Ankara’nın penceresinden, bu çabaların içinde olmak ve hatta görüşmelere ev sahipliği yapmak ve bu bölgesel işbirliğini teşvik etmek, Ankara’yı Körfez ülkeleri, Mısır, Pakistan, Washington ve dolaylı olarak İran arasında bağ kuran bir aktör olarak öne çıkmasını sağlayacak imkânı beraberinde getiriyor.

İkincisi, stratejik konumlanma. Bu süreçte Türkiye, NATO üyeliği, askerî ve savunma sanayi kapasitesi ile son dönemde ağırlık verdiği esnek bölgesel diplomasisini birleştirerek kendisini bölgesel düzen içinde konumlandırma arayışında.

Üçüncüsü ise pratik işbirliği alanlarının genişletilmesi. Deniz güvenliği, kriz diplomasisi ve savunma sanayii iş birlikleri gibi başlıklarda hem yatırımların hem de daha kurumsallaşmış iş birliklerinin önünü açmak. Kahire ile normalleşme ve Riyad ile yeniden kurulan pragmatik ilişkiler ve bölgede savaşın yarattığı yıkım, bu son başlığın önünü bir hayli açmış durumda.

Suudi Arabistan’ın çekinceleri

Suudi Arabistan ise daha çok caydırıcılık, çeşitlendirme ve riskten kaçınma ekseninde hareket ediyor. Riyad daha güçlü güvenlik garantileri ararken, artık tek bir dış koruyucuya, yani ABD’ye bağımlı kalmak istemiyor.

Pakistan ile 2025’te savunma anlaşması imzalanması ve İran’ın Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik saldırılar sonrası Pakistan’ın Nisan 2026’da Suudi Arabistan’a savaş uçakları konuşlandırması gibi Riyad’ın ABD’ye bağımlı kalmama arayışını teyit eden gelişmeler de var.

Yine de burada bir parantez açmak lazım. Çünkü Riyad bu dörtlü iş birliğinden, tam bir güvenlik şemsiyesi beklemiyor, zira Riyad aynı zamanda özellikle Mısır ya da Türkiye’nin içine çekildiği bir askerî tırmanışa sürüklenmekten de kaçınmak istiyor. Dolayısıyla, resmi ve bağlayıcı bir bloktan özellikle kaçınıyor.

Pakistan’ın yaklaşımı

Pakistan’ın yaklaşımı ise pek çok açıdan Türkiye’ye benziyor. İslamabad, bir yandan kendisini Washington ile Tahran arasında potansiyel bir arabulucu ve müzakere zemini olarak konumlandırarak, diğer yandan Suudi Arabistan ile yeni işbirliği yolları açarak aldığı mali desteği artırarak daha çok diplomatik görünürlük, ekonomik destek ve stratejik kaldıraç arayışında. Bir de Ankara ve Riyad ile derinleşen ilişkileri Pakistan’ın etki alanını Güney Asya’nın ötesine taşımasına da yardımcı oluyor.

Mısır’ın amacı

Mısır ise bu dörtlü içinde en temkinli aktör. Kahire’nin şu an için birinci önceliği, yüksek maliyetler üstlenmeden etki sahibi olmak. Özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bölgede bu denli yakınlaştığı bir ortamda, Mısır hem dışarıda kalmamak hem de oluşabilecek bir inisiyatifi içeriden şekillendirmek istiyor.

Nitekim Türkiye ile ilişkilerde son dönemde gözlenen normalleşme, dahası Şubat 2026’da Kahire’de toplanan Yüksek Düzey Stratejik İşbirliği Konseyi ve imzalanan askerî çerçeve anlaşması da Kahire’nin Türkiye’nin içinde olduğu güvenlik alanında yakınlaşmaktan imtina etmeyeceğini gösteriyor. Yine de Kahire’nin geçmiş deneyimi, çevresindeki iç savaşlar ve İsrail’le sınır komşuluğu gibi nedenlerle, belirsiz, ideolojik ya da doğrudan İran’la çatışmayı hedefleyen herhangi bir girişime direneceği kesin. Bu ihtiyat yeni de değil, üstelik. Hatırlayalım: Mısır, 2019’da ABD destekli ve o dönemde Arap NATO’su olarak görülen MESA girişiminden, planın uygulanabilirliğine dair şüpheleri, ama daha çok İran’la gerilimi artırma riskleri nedeniyle çekilmişti.

Dahası yakından bakınca, tehdit algılarının düşündüğümüz kadar örtüşmüyor. Suudi Arabistan, İran saldırılarına doğrudan maruz kalıyor. Türkiye, Tahran’la manevra alanı istiyor; üstüne NATO ile ilişkilerini tehlikeye atacak bir adımı atması pek muhtemel değil. Mısır, İran ile karşı karşıya gelmekten çekiniyor. Bir de gündeminde, yakın coğrafyasındaki güvenlik tehditleri daha öncelikli. Pakistan ise Körfez ile bağlarını kendi coğrafi ve mezhepsel hassasiyetleriyle ve İran’la olan bağlarını da hassas bir şekilde dengelemek zorunda.

Geçmişten gelen dersler

Bölge ülkelerinin yeni bir güvenlik mimarisi inşa edip edemeyeceğini tartışınca, doğal olarak hepimiz bir emsal arıyoruz. Ve sıklıkla Bağdat Paktı/CENTO gündeme geliyor. Soğuk Savaş şartlarıyla bugünü karşılaştırmak zor, biliyorum. Ama bana kalırsa bu başarısız CENTO girişimden çıkarılacak en önemli ders şu: Ortak korkular, ülkelerin öncelikleri farklılaştığında otomatik olarak kalıcı kurumlara dönüşmez.

Daha yakın zamana, Riyad merkezli İslam Askerî Terörle Mücadele Koalisyonu’na da bakalım. Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve Mısır’ın da yer aldığı, 40’tan fazla üyeye sahip bu koalisyon, dar tanımlı faaliyet alanına rağmen, bölgesel güvenlik anlamında çok fazla yol alamadı. Faaliyetleri sembolik ortak tatbikatlarla sınırlı kaldı, istihbarat alışverişi ise seçici ve düzensiz.

Bir diğer örnek de “Arap NATO” olarak da adlandırılan, 2017’de Trump yönetimi döneminde gündeme gelen, ABD destekli Orta Doğu Stratejik İttifakı (MESA). Füze savunması, askerî eğitim, terörle mücadele ve bölgesel güvenlik konularında işbirliğini derinleştirmeyi amaçlıyordu, ancak önce Katar krizi, ardından Mısır’ın İran’la gereksiz bir gerginliğe girmek istememesi nedeniyle 2019 yılında ittifaktan çekilmesiyle bu girişim de bir yol alamadı.

Buradan çıkan ders ise doğrudan bugün için de geçerli: Bölge ülkeleri çıkarını ve sonucunu kestiremediği bir askerî tırmanışın içine sürüklenmekten kaçınmak istiyor. Bu yüzden sadece NATO gibi resmî bir askerî ittifaka değil, aynı zamanda bağlayıcı bölgesel bloklaşmaya da pek yanaşmıyorlar. Bu Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki olası güvenlik işbirliği için de geçerli.

Dahası bu dört ülke arasında hâlâ derin köklü rekabetler var; Afrika’dan Güney Asya’ya kadar uzanıyor bu rekabetler. Doğru, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan arasında Libya, Sudan, Somali gibi yerlerde rekabet yumuşuyor, yer yer pragmatik işbirlikleri görüyoruz. Ama bunlar kapsamlı bir stratejik uyumlanmanın sonucu değil. Dolayısıyla ileride yeniden alevlenmeleri sürpriz olmaz.

Bu nedenle, mevcut süreci ne kalıcı bir “Sünni blok” ne de “İslami NATO” olarak okumak rasyonel değil.

Bu yapı tam olarak ne?

Dahası, bu bir ittifaktan çok, riskten korunma amaçlı gevşek bir koalisyon gibi duruyor. Başka bir deyişle, bu yapı bir “alternatif” değil, bir tür stratejik yedekleme işlevi görüyor. Bu dört ülke mevcut güvenlik düzenlemelerini, ilişkilerini, parçası oldukları örgütleri terk etmiyor; aksine, onlara paralel, daha esnek ve gerektiğinde devreye sokulabilecek koalisyonlar, ilişki ağları inşa ediyorlar. Hatta Suudi Arabistan dışındaki aktörler için asıl hedefin daha güçlü savunmadan ziyade stratejik seçenekleri artırmak, siyasi kaldıraç elde etmek ve gerektiğinde geçici koordinasyon sağlamak olduğu söylenebilir.

Unutulmamalı ki bu yakınlaşma, İran savaşı ve onun tetiklediği yeni tehdit algılarına verilen dönemsel bir tepki. Bu nedenle güvenlik başlığı öne çıksa da, arabuluculuk çabaları görüşmelerin merkezinde yer alıyor.

Peki, bu hareketlilik neden bu kadar tartışma yaratıyor?

Her şeyden önce, Ankara, Riyad, Kahire ve İslamabad arasında alışılmışın dışında bir eşgüdüm söz konusu. Dahası, sıradan dört ülkeden değil; bölgesel siyaseti şekillendirme kapasitesine sahip bölgenin güçlü orta güçlerinden bahsediyoruz. Üstelik bu tabloya, Pakistan’ın nükleer kapasitesi de eklendiğinde, ortaya çıkan eşgüdümün stratejik ağırlığı daha da artıyor. Zamanlaması itibariyle de tartışma yaratması oldukça normal. Güvenlik ile jeoekonomi arasındaki bağın giderek sıkılaştığı bir dönemdeyiz. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2026’da Kahire ve Riyad ziyaretleri sırasında dile getirdiği projeler arasında, Asya ile Avrupa arasında yeni bağlantı hatları kurmak da vardı.

Şubat 2026’da Hürmüz Boğazı’nın kapanması bu süreci daha da hızlandırdı. Pakistan’ın, Suudi Arabistan’dan Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı üzerinden alternatif petrol tedariki talep etmesi, enerji arzının kırılganlığını ve alternatif rotalarının stratejik önemi açık biçimde ortaya koydu. Bu bağlamda Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasındaki görüşmelerin, Hürmüz gibi dar boğazlara bağımlılığı azaltmak için yeni kara temelli ticaret ve enerji koridorlarına yönelmeleri sürpriz değil.

Benzer şekilde demiryolu projeleri de gündeme geliyor. Türkiye-Suriye-Ürdün hattının güneye, Suudi Arabistan’a bağlanmasıyla Hicaz Demiryolu’nun canlandırılması; Ürdün’ün Körfez bağlantılarıyla bölgesel bir merkez haline gelmesi; Türkiye ile Mısır’ın altyapı modernizasyonunda iş birliği; Pakistan’ın ise İslamabad-İstanbul hattı ve Gwadar koridoru üzerinden entegrasyonu derinleştirmesi gibi. Enerji tarafında ise Kerkük-Ceyhan ve Mısır’daki SUMED boru hatlarının yeniden devreye alınması kısa vadeli kriz yönetiminin somut örnekleri arasında. Daha uzun vadede Katar-Türkiye doğalgaz hattı, Basra-Ceyhan hattının genişletilmesi ve Suudi Arabistan’ın Gwadar rafinerisi yatırımı gibi projeler gündemde; ancak siyasi, güvenlik ve finansman koşullarına bağlı olarak hangisinin hayata geçeceği belirsiz.

Tüm bu girişimler, istikrarsız deniz yollarına bağımlılığı azaltmayı ve doğu-batı ekseninde daha dayanıklı bir altyapı ağı kurmayı hedefliyor. Aynı zamanda Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ı birbirine daha bağlı enerji ve lojistik merkezler olarak yeniden konumlandıran daha geniş bir stratejik dönüşüme işaret edebilecek potansiyelde.

Dolayısıyla bu yakınlaşmanın somut sonuçlar üretmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Kısa ve orta vadede özellikle enerji hatları, deniz güvenliği ve ekonomik dayanıklılığın kesiştiği alanlarda görünür çıktılar beklenebilir. Ancak bunun ABD sonrası bir kolektif güvenlik mimarisine evrilip evrilemeyeceğini söylemek için henüz erken.

Sonuç olarak, taraflar birbirlerine ne ölçüde güvenebileceklerinden emin olmasalar da çözümün dışarıdan gelmeyeceği yönündeki kanaatleri güçleniyor. Ekonomik baskılar da bu eğilimi pekiştiriyor. Körfez, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de yaşanan aksaklıklar; ticaret, enerji ve lojistik hatlarını sekteye uğratarak bölge ekonomileri üzerinde doğrudan bir baskı yaratıyor. Bu nedenle mevcut savaş, yalnızca güvenlik değil, ekonomik maliyetler üzerinden de daha önce rekabet halinde olan aktörleri dahi koordinasyon ve hatta iş birliği arayışına itiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar
Nebahat Tanrıverdi Yaşar - Tunus, Libya ve Mısır başta olmak üzere Kuzey Afrika ülkeleriyle ve Türkiye'nin Afrika ile ilişkileri üzerine çalışmalar yapan Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Berlin ve Ankara merkezli serbest bir araştırmacıdır. 2015 yılından itibaren bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarına devam eden Tanrıverdi Yaşar, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde (ORSAM) araştırmacı (2010-2015), Berlin'deki Alman düşünce kuruluşu SWP’nin Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Çalışmaları (CATS) Programında IPC-Stiftung Mercator misafir araştırmacı (2020-2021) ve CATS konuk araştırmacısı (2022-2023) olarak çok sayıda çalışmalar gerçekleştirmiştir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x