İran Savaşı’nda bir ay geride kalırken, ABD ve İsrail’in başlangıçtaki hesaplarının sahada tam olarak karşılık bulmadığı görülüyor. Tahran, askeri ve teknolojik açıdan daha güçlü rakiplerle karşı karşıya olmasına rağmen, çatışmayı kendi lehine yeniden çerçeveleyen bir strateji izliyor. Bu strateji, yalnızca askeri karşılık vermekle sınırlı kalmıyor; savaşın coğrafyasını, maliyetini ve süresini bilinçli biçimde genişleterek rakiplerini daha zor bir denklemle karşı karşıya bırakıyor.
Peki, İran bunu nasıl başardı? Orta Doğu Küresel İlişkiler Konseyi’nde, Alman Uluslararası ve Güvenlik İlişkileri Enstitüsü’nde araştırmalar yürüten Hamidreza Azizi, Iran Analytica’daki makalesinde bu yeni stratejiyi irdeliyor. Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz.
Savunmadan caydırıcı saldırıya: Doktrin değişiyor
ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş 22 Mart itibarıyla dördüncü haftasına girerken, İran silahlı kuvvetlerinin Hatem Enbiye Merkez Karargâhı komutanı Ali Abdullahi, İran’ın değişen savaş stratejisi hakkında önemli bir açıklama yaptı. İran İslam Cumhuriyeti’nin askeri doktrininin savunmadan saldırıya kaydığını söyledi.
İranlı yetkililer, yıllardır askeri doktrinlerini şöyle tanımlıyorlardı: Devlet dışı müttefikler ve vekiller aracılığıyla oluşturulan katmanlı savunma ve stratejik derinlik üzerine kurulu “imkânsız kılarak caydırma” ve kitlesel füze misillemesi tehdidine dayanan “ceza yoluyla caydırıcılık.” Bu melez doktrin uygulamada imkânsız kılarak caydırıcılık yönünde ağır basıyordu. “Ceza yoluyla caydırıcılık” ise sıklıkla inandırıcılık sorunu yaşıyordu.
Yeni söylem farklı: Bu kez cezalandırmaya daha sert bir vurgu yapılıyor. Bu, sadece fiili yeteneklerle değil, aynı zamanda düşmanlara doğrudan ve görünür maliyetler yükleyecek şekilde zarar verme arzusuyla da destekleniyor.
Asimetriyi avantaja çevirmek
Bu değişim, ABD’nin tırmandırma tehditlerine Tahran’ın verdiği tepkiye anında yansıdı. ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nın 48 saat içinde yeniden açılmaması halinde İran’ın elektrik altyapısını hedef alacağı tehdidinde bulunduğunda, İran’ın tepkileri hızlı ve kapsamlı oldu. Merkez Karargâh birkaç saat içinde bir açıklama yaparak, bu tür bir saldırının bölge genelinde enerji, teknoloji ve su altyapısına yönelik misillemeyi tetikleyeceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu tehditler, sadece doğaçlama bir tırmandırma retoriğinden ibaret değil. Aslında, bunlar savaşın seyri boyunca ortaya çıkan daha geniş bir modeli yansıtıyor. Bu yeni durumda İran, artık sadece baskıyı göğüslemek ve aynı şekilde misilleme yapmakla yetinmiyor. Bunun yerine, savaş alanını genişleterek, ABD ve İsrail operasyonları destekleyen altyapıyı hedef alarak ve diğer alanlardaki maliyetlerle ilişkilendirerek çatışmanın şartlarını yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu, askeri asimetriyi avantaja dönüştürmeyi amaçlayan, sürekli gelişen, giderek daha tutarlı görünmekle birlikte daha tehlikeli bir strateji.
Misillemeden yıpratmaya
Savaşın başında İran, doğrudan İsrail’i hedef almak yerine, ABD ve İsrail’in askeri üstünlüğünü sağlayan altyapıyı vurdu. Coğrafi ve savunma avantajları nedeniyle İsrail’e cepheden ağır bir darbe indirmenin zor olduğunu bilen İran, bölgesel üsleri, radarları ve entegre hava savunma sistemlerini hedefleyerek çatışmayı iki tarafın ötesine taşıdı ve savaş alanını genişletti. Bu yaklaşım, İran’ın ABD’yi artık kenarda duran bir destekçi değil, savaşın merkezinde bir taraf olarak gördüğünü de gösteriyordu.
Bu ilk aşama İran’a yalnızca manevra alanı değil, zaman da kazandırdı. Sürekli bombardıman riski altında İran’ın önceliği komuta yapısını korumak, füze kapasitesini muhafaza etmek ve iç düzenin çökmesini engellemekti. İlk saldırıların temposu bu hayatta kalma stratejisini yansıtıyordu.
Fakat çatışma ikinci ve üçüncü haftalara uzadıkça İran’ın yaklaşımı değişti ve strateji yıpratma eksenine oturdu. Tahran, hızlı bir tırmanış ve çabuk bir ateşkes arayışını reddediyor; bunun ABD ve İsrail’e toparlanma fırsatı vereceğini savunuyor. İranlı yorumcular, kısa savaşın yalnızca eski dengeyi geri getireceğini, uzun bir çatışmanın ise düşmanın maliyetlerini artırarak stratejik avantaj sağlayacağını vurgulamaya başladı. Bu nedenle çatışmayı uzatmak Tahran için bir zorunluluk haline geldi.
Yıpratma stratejisinin üç katmanı
İran’ın yıpratma stratejisine yönelişi birden fazla düzeyde işledi.
Askeri açıdan İran belirleyici olmasa da İran, füze ve İHA saldırılarını düzenli bir tempoda sürdürerek biriken bir baskı yarattı. Siyasi olarak hedeflerini genişleterek ve çatışmayı mevcut cephe hattının ötesine taşıma isteğini göstererek Washington’un operasyon maliyetlerini artırmaya çalıştı. Stratejik olarak ise, sürekli baskı altında bile kayıpları telafi edebilen, uyum sağlayabilen ve işleyişini sürdürebilen bir devlet görüntüsü vermeyi amaçladı.
Burada önemli nokta, İran’ın yıpratmayı pasiflik olarak görmemesi. Başarı, artık yalnızca savaş alanındaki sonuçlara değil, savaşın İran’a saldırmanın maliyetini yükselten yeni bir denge yaratıp yaratmadığına göre ölçülmeli.
Ortaya çıkan tablo, kasıtlı olarak uzatılmış, kapsamı genişletilmiş ve asimetrik koşullarda yürütülmek üzere kurgulanmış bir harekât. Bu yaklaşım İran’ın zayıflıklarını ortadan kaldırmıyor, zafer garantisi de vermiyor, ancak söz konusu zayıflıkları dayanıklılık ve sebat üzerinden işleyen bir baskı aracına dönüştürme çabası.
Savaş alanının genişlemesinin bölgesel maliyeti
İran’ın savaşın askeri unsurlarını zayıflatma çabası olarak başlayan süreç, kısa sürede savaşın maliyetini bölge genelinde ve ötesine yaymaya yönelik daha geniş bir girişime dönüştü. Hürmüz Boğazı aktif bir zorlama ve maliyet dayatma aracı haline geldi. Vermeye çalıştıkları mesaj, İran’a karşı bir savaşın İran topraklarıyla sınırlı kalmayacağı ve küresel enerji piyasalarında yankı bulacağıydı.
İran’ın misilleme çerçevesi, giderek artan bir şekilde bölgesel petrol ve gaz altyapısını ve ABD ile bağları olan enerji şirketlerini de kapsar hale geldi. Bu yeni model, Tahran ve diğer şehirlerdeki İran petrol depolama tesislerinin hedef alınmasından sonra özellikle belirginleşti.
Tahran, İran’ın enerji altyapısına yönelik saldırıları, benzer altyapı varlıklarına yönelik misillemelerle yanıt vererek dikey tırmanışa dayalı bir caydırıcı mekanizma da oluşturmaya çalıştı.
İran liderlerinin öldürülmesine hazır mıydı?
Ancak İran’ın sınırları dışındaki kontrollü tırmandırma çabaları denklemin sadece bir tarafıydı. Tahran’ın sürekli baskı altındayken iç tutarlılığı korumaya yönelik girişimleri de aynı derecede önem taşıyordu. Savaştan önce tasarlanmış olan İran’ın yanıtı, artan ademi merkeziyetçilik yoluyla komuta yapılarını uyarlamaktı. Bu, yetkinin önceden devredilmesini, il ve operasyonel birimlere daha fazla özerklik verilmesini ve üst düzey liderlerin yokluğunda bile işleyebilen daha esnek bir komuta mimarisini içeriyordu.
İslam Cumhuriyeti, karar alma ve operasyonel yetenekleri dağıtarak, file:///Users/aysekarabat/Library/Containers/net.whatsapp.WhatsApp/Data/tmp/documents/A58C85AD-CA04-4A1C-9C87-4E0A32E39A30/(https:/fikirturu.com/jeo-politika/hamaney-sonrasi-iran-icin-3-senaryolider kadrosunu hedef alan saldırılara karşı savunmasızlığını azaltmış ve ciddi aksaklıklar altında bile askeri ve güvenlik işlevlerinin devam etmesini sağladı. Tehdit ortamının ikili doğası göz önüne alındığında, bu özellikle önemliydi. İslam Cumhuriyeti sadece dış bir çatışmanın içinde değil, aynı zamanda halk ayaklanmaları, kargaşa, sabotaj ve potansiyel isyancı faaliyetleri dahil olmak üzere iç istikrarsızlık riskiyle de karşı karşıya.
Rejim muhaliflerine de yanıt verildi
Sonuç olarak, devletin savaş zamanı duruşu, katmanlı bir dayanıklılık biçimiyle karakterize edildi. Dış operasyonlar, maliyet yüklemek ve savaş alanını genişletmek için tasarlanırken, iç tedbirler parçalanmayı önlemeyi ve kontrolü sürdürmeyi amaçlıyor. Bu iki boyut birbirini karşılıklı olarak güçlendiriyor. Dış baskıya dayanma yeteneği iç istikrara bağlıyken, dış kapasitenin gösterilmesi iç muhalifleri caydırmaya ve rejimin dayanıklılığını göstermeye yardımcı oluyor.
Genel olarak, savaşın bu aşaması, nispeten sınırlı bir çatışma modelinden daha sistematik bir modele doğru stratejik bir kaymayı yansıtıyor. İran sadece çoklu cephelerde savaşmakla kalmıyor; bu cepheleri tutarlı bir tırmandırma ve caydırıcılık çerçevesine bağlamaya çalışıyor. Bu anlamda savaş alanı artık sadece coğrafya ile değil, maliyetlerin dayatılabileceği ve kontrol edilebileceği askeri, ekonomik ve siyasi alanların genişliği ile tanımlanıyor.
Kaçış değil, uyum stratejisi
İran’ın savaş stratejisi, dikkate değer bir uyum kapasitesi sergiledi. İç ve dış baskılar altında İslam Cumhuriyeti, kısıtlarını pragmatik biçimde değerlendirerek hem operasyonel yöntemlerini hem de stratejik çerçevesini yeniden ayarladı. Yıpratma stratejisine geçiş, çatışmanın bölge geneline yayılması ve cezalandırma yoluyla caydırıcılığa verilen ağırlık, geleneksel savaş kalıplarının ötesine geçen bir liderliği işaret ediyordu.
İran’ın amacı, savaş alanında zafer kazanmaktan çok, düşmanın “yönetilebilir savaş” algısını değiştirmekti.
Ancak bu yaklaşımın belirgin sınırları da var.
Bu strateji kaynak gerektiriyor; aynı zamanda İran’ın uzun süre istikrarlı bir operasyon temposu sürdürebilmesine de bağlı. Füze ve İHA stokları sınırsız değil; bunları konuşlandırmak için gereken altyapı da kırılgan. Ademi merkeziyetçilik dayanıklılığı artırsa da özellikle deneyimli koordinatörlerin kaybı, yanlış hesaplama ve dengesiz uygulama risklerini büyütüyor. Siyasi, askeri ve diplomatik unsurları bir arada tutan kişiler devre dışı kaldığında, operasyonlar devam etse bile stratejik uyum zayıflayabiliyor. Türkiye’ye yönelik füze saldırıları, bu risklerin ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.
Ya Körfez ülkeleri yanıt verirse?
Stratejinin bölgesel boyutu da maliyetler getiriyor. Hedef yelpazesini Basra Körfezi’ndeki enerji altyapısı ve ekonomik varlıkları da içerecek şekilde genişleten İran, düşmanları üzerindeki baskıyı artırırken komşu devletlerle gerilimi de derinleştiriyor. Tahran, bu devletlerin nihayetinde çatışmaya karışmaktan kaçınmaya çalışacağını ve hatta Washington’a gerilimi azaltması için baskı yapabileceğini hesaplıyor. Ancak yanlış algılamaların hızlı bir tırmanışa yol açabileceği daha istikrarsız bir bölgesel ortam da oluşuyor.
Ancak belki de en temel zorluk, İran’ın hedeflerinin kapsamında yatıyor. Savaşı sadece düşmanlıkları sona erdirmek yerine “denklemi değiştirmek” için bir fırsat olarak çerçeveleyen Tahran, kendine geniş kapsamlı ve bir bakıma sonu belirsiz bir hedef belirledi. Bu, stratejik bir yön sağlıyor ancak aynı zamanda tatmin edici bir sonuç olarak kabul edilebilecek eşiği de yükseltiyor. Savaş ne kadar uzun sürerse, maruz kalınan fedakârlıkları haklı çıkarmak için uygulanan maliyetlerin yeterli olduğunu gösterme baskısı o kadar artar.
Bundan sonra ne olacak?
İleriye bakıldığında, birkaç olası senaryo akla geliyor. En olası olanı, mevcut modelin devam etmesi. İkinci bir olasılık, vekiller aracılığıyla cephelerin ve asimetrik araçların daha geniş çapta devreye sokulmasıdır ki bu da savaş alanını daha da genişletir ve düşmanın tepkilerini karmaşıklaştırır. Üçüncü ve daha tehlikeli bir yol ise, her iki tarafın kritik altyapısına yönelik saldırıların giderek daha geniş kapsamlı misillemeleri tetiklediği, daha keskin bir tırmanma döngüsü.
Tüm senaryolarda, temel mantık tutarlıdır. İran, çatışmanın kapsamını genişleterek ve katılımın maliyetini artırarak konvansiyonel zayıflığını telafi etmeye çalışıyor. Bu strateji, İslam Cumhuriyeti’ni zorlamayı veya hızlı bir şekilde yenilgiye uğratmayı zorlaştırıyor. Ayrıca net bir çıkış yolu da sunmuyor. Aksine, tüm tarafları daha uzun süreli ve patlamaya hazır bir çatışmanın içine hapsetme riski taşıyor.”
Bu yazı ilk kez 31 Mart 2026’da yayımlanmıştır.




