İran’da çözülmeyen düğüm: Ekonomi, güvenlik, meşruiyet

İran’da bütün resmi tek bir “neden”le değil, birbirini besleyen üç akışla okumak gerekir: kur şokları ve piyasa kilitlenmesiyle gündelik hayatın sıkışması; meşruiyet kaybının ortak bir bilince dönüşmesi; güvenlik aygıtının hem bastırma kapasitesi hem de ekonomideki ağırlığı yüzünden krizin siyasi ve ekonomi-politik bir nitelik kazanması. Prof. Dr. Salih Bıçakcı yazdı.

Küresel durgunluk baskı altındaki ekonomileri daha sert vururken, İran’da Aralık 2025’in son günlerinde başlayan protestolar, anlık bir kıvılcımdan çok uzun süredir biriken gerilimlerin yüzeye çıkışıydı.

İran’da ekonominin siyasal belirleyiciliği 1979 Devrimi deneyimiyle zaten biliniyordu. Bu dalganın ilk tetikleyicisi, Tahran’daki Alaaddin Pasajı esnafının kur artışıyla derinleşen “fiyat koyamama” kriziydi; “Bugün sattığımı yarın aynı fiyata yerine koyamıyorum” şikâyeti, gündelik ekonominin fiilen kilitlendiğini gösteriyordu.

Protestolar 28 Aralık 2025’te Tahran’daki esnaf eylemleriyle görünür hale geldiğinde döviz kurunun tarihi seviyelere tırmandığı ve kısa süre içinde dalganın farklı kentlere yayıldığı gözlendi. İlk baştaki gösterilere Sepah (Devrim Muhafızları) ve Sepah’a bağlı gönüllü paramiliter yapı olan Besic’in mensuplarının da katıldığı kaydedildi.

İran resmî televizyon kanalları bu görüntüleri yayınladı. Yaşanan ekonomik krizin halen varlığını sürdüren İran’ı kıskaca alma politikalarıyla yakından ilgisi olduğunu da tahmin etmek mümkün. Rejimin yöneticileri basitçe İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın bu hatadan sorumlu olduğunu vurgulamaya çalıştılar.

Ekonomi ve gündelik hayatın sıkışması: Sebepler, sorumlular ve sınırlar

Pezeşkiyan’ın ekonomik krizdeki rolünü iki katmanda düşünebiliriz: Birincisi, hükümetin gerçekten kontrol edebildiği “kıtlık yönetimi” araçları, ikincisi ise bu araçların neredeyse her seferinde duvara çarptığı yaptırım ve siyasi-ekonomik yapı.

İran’da gündelik hayat yüksek enflasyon ve kırılgan büyümenin baskısı altında. IMF projeksiyonları 2026’da enflasyonun çok yüksek, büyümenin düşük kalacağını gösteriyor; bu da krizin geçici değil, kalıcı bir düzen sorunu haline geldiğini düşündürüyor. Ekonomik kırılma politik yozlaşmayla birleşince toplumsal kırılmanın gerçekleştiği görülüyor.

Protestolar sürerken Pezeşkiyan, “Sorumluluk bize aittir” diyerek rejimin kendisine biçtiği rolü üstlendi. Ekonomi cephesinde ise ithalatta uzun süre uygulanan tercihli kurdan geri çekilip desteği kupon, transfer ve hedefli sübvansiyonlarla yeniden kurma arayışı öne çıktı. “28.500 tomanlık doları artık kimseye vermeyeceğiz” dediği şey, devletin bazı kesimlere piyasadakinden çok daha ucuz doları tahsis etmesi, bu ucuz dolarla ithalat yapanların malı çoğu zaman yine pahalıdan satması, aradaki farkın da doğrudan bir kazanç kapısına dönüşmesiydi. Sokaktaki insan bunu şöyle yaşıyor: markette fiyatlar her gün değişiyor, ilaç ve temel ürünler pahalanıyor, ama “ucuz dolar”ın kime gittiği belli değil. Ucuz kur kaldırıldığında da korku şu: fiyatlar bir kez daha zıplayacak, telafi diye vaat edilen kupon ya da destek ise ya geç gelecek ya da yetmeyecek. Bu yüzden tartışma teknik bir kur meselesi gibi görünse bile, geniş kesimler için adı “geçim” ve “adalet” oluyor.

ABD’nin “azami baskı” çizgisi petrol gelirlerini sıkıştırdıkça Pezeşkiyan’ın manevra alanı daralıyor: içeride kur ve fiyatları tutmaya çalışsa da dışarıda döviz kanalları tıkanıyor, belirsizlik kur zayıflığını yapısallaştırıyor. Bu sıkışmada rejim, aracı ağlar ve dar bir oligark çevresi üzerinden petrol ve silah satışlarıyla kaynak üretmeye yöneliyor. Bu oligarkların hızlı yükselişi, sistem içindeki bazı güç odaklarını dönem dönem rahatsız ediyor. Son dönemde Hameney’e yakın bir ismin oğlu Hüseyin (Hector) Şamhani enerji ve silah ağlarıyla öne çıkarken, Babak Zencani de önceki yaptırım dönemlerinde benzer aracılık rolleriyle anılmıştı.

Sepah’ın ekonomik tablodaki rolü

İç dinamiğin ikinci katmanı, Sepah’ın ekonomideki ağırlığı ve yaptırımlarla kurduğu karşılıklı ilişkidir. Enerji, inşaat ve telekom gibi sektörlerde büyüyen bu ağ, yaptırımların genişlettiği aracı, lojistik ve ticaret kanallarında sınır kapıları ve limanlar üzerinden güç birikimine de zemin açıyor. Bu da Pezeşkiyan’ı iki taraftan sıkıştırıyor: rant üreten mekanizmaları budamak isterse çıkar ağlarıyla çatışma riski artıyor, yaptırımlar sürdükçe daralan ekonomi bu ağların alanını genişletiyor.

Çarşı ile Sepah ilişkisi bu çerçevede kritik, çünkü çarşı bir yandan istikrar talep eden, diğer yandan kur şoklarında ilk kırılan toplumsal-ekonomik katmanlardan biri. Bu yüzden başta Rejim’in protestoları “meşru itiraz” ile “kargaşa” diye ayıran bir dil kurduğunu, kontrollü görünürlük ve güvenlikçi caydırıcılığı aynı anda çalıştırmaya uğraştığını, ayrıca hedef şaşırtma veya gerilimi düşürme amaçlı iletişim stratejilerini devreye aldığı izleniyor. Bu stratejide Pezeşkiyan çoğu zaman tampon işlevi görüyor. Öfke “hükümet beceriksizliği”ne yöneldikçe daha üst sorumluluk tartışması öteleniyor. Bu, onun krizi belirlediği anlamına gelmiyor, ekonomik acının en görünür yüzü olduğu için aynı anda hem hesap veren hem de yetkileri sınırlı kalan aktör olduğuna işaret ediyor.

Bu kırılgan yapı Pezeşkiyan’ın “diplomasiyle ekonomi rahatlar” beklentisini canlı tutsa da, Washington’un güvenlik ve iç siyaset öncelikleri yüzünden bu her zaman yaptırım gevşemesine dönmüyor. Bu nedenle sonuçlar hızla “Rejim’in kapasitesi” ve meşruiyeti tartışmasına bağlanıyor; mesele yalnızca kötü yönetim değil, yaptırım baskısı altında reformun sınırı ve atılan her adımın neden daha büyük bir meşruiyet testine dönüştüğüdür.

Sepah, pazar ve ekonomi-politik

İran’da pazar sadece bir ekonomik aktör değil, aynı zamanda siyasal denge unsurudur. Tahran’da başlayan esnaf eylemleri, “şehirli orta sınıf” kalıbını aşarak, rejimin tarihsel toplumsal dayanaklarından sayılan pazar ağlarının kur şokları ve belirsizlik yüzünden sistemle sürtünmeye girdiğini gösteriyor; bu tablo da kimi yönleriyle Sovyetler’in son dönemlerini çağrıştırıyor.

Bu noktada Sepah’ın ekonomik kapasitesi öne çıkıyor, çünkü güvenlik aygıtı yalnızca sokakta değil ekonominin kritik damarlarında da etkili. Sepah’ın faaliyetleri de “gölge ortaklıklar”la sınırlı değil, büyük altyapı sözleşmeleri üzerinden kurumsallaşmış bir ağ olarak tarif ediliyor. Bu ağın en görünür örneklerinden biri, büyük kamu ihalelerinde öne çıkan Hatam el-Enbiya yapı grubu. Aynı kaynak, Sepah’ın kendi kooperatifleri, Besic’in kooperatif ağları ve buna eklemlenen vakıf benzeri yapılar aracılığıyla, finansman ve kaynak dağıtımında ayrı bir kanal kurduğunu da vurgular.

Bu “ekonomi-güvenlik” bileşimi iki sonuç doğurur: güvenlik aygıtına kriz anlarında bastırma kapasitesi için bir kaynak zemini sağlar, pazar tarafında ise rekabet eşitsizliği ve kurallı ticaretin aşınması hissini büyütür. Sepah’ın ekonomik ölçeği tartışmalı olsa da ayrıcalıklı bir zengin katman ürettiği, buna karşılık geleneksel pazarın bu yapıya otomatik olarak dahil olmadığı sıkça vurgulanır.

Pazar ile Sepah’ı “hep aynı tarafta” görmek yanıltıcıdır. Kur şokları, ithalat baskısı ve yaptırımların büyüttüğü gri ekonomi ile kamu ihaleleri etrafındaki ayrıcalıklar, pazarın çıkarlarını sistem içindeki bazı aktörlerle çatıştırabilir; bu da limanlar ve kaçakçılık hatları üzerindeki kontrol mücadelesini sertleştirir.

Coğrafya ve sosyoloji: taşra, gençlik, öfke ve “temsil edilmemek”

Dalgayı yalnızca metropollerin alışıldık protesto kalıbıyla okumak zorlaştı. Tahran, Meşhed ve Reşt gibi merkezlerde görünürlük artsa da asıl ağırlık, taşrada ve küçük yerleşimlerde ortaya çıkan daha parçalı, daha sert ve çoğu zaman genç erkek grupların öne çıktığı mobilizasyona kaydı. Bu kayış, protestoyu “orta sınıf kent öfkesi”ne indirgemeyi zorlaştırıyor; yoksulluk hattının altında kalan, işsizliğin ve “sefalet endeksi”nin yüksek olduğu bölgelerde hareketlilik daha belirgin.

Sonuçta siyasal dil de değişiyor; yıllara yayılan sosyal ve kültürel baskı birikimi ile ev ekonomisinin artık taşınamaz hale gelişi aynı anlatıda birleşiyor. Bu sosyolojik profil, iki şeyi aynı anda ima ediyor: örgütlü muhalefetin zayıflığına rağmen “kendiliğinden” yayılan bir öfke kapasitesi ve sahada güvenlik baskısına rağmen kısa süreli toplanıp dağılabilen, Z neslinin düşük eşikli eylem biçimleri. Sahada görülen gençler için Şah dönemi bir nostalji ve inkilab onlar için bir kurtarıcı değil.

Sahadaki sembolik repertuvar da bu ruh halinin bir yansıması. Bayrak indirme, simge yırtma, sert sloganlar, yüz kapatma ve küçük gruplarla hızla hareket etme gibi pratikler, yalnızca “rejim karşıtlığı” değil, daha derinde bir “temsil edilmeme” duygusunu sertçe dışa vuruyor. Bu eylemler geniş katılımlı yürüyüşlerden farklı bir risk taşır: sayı azalsa da şiddet eşiği daha hızlı yükselebilir, çatışma sarmalı kolay tetiklenir ve daha sert müdahale olasılığı artar; böylece bazı yerlerde “kontrollü protesto” sınırları aşınarak dalga bir güvenlik krizine evrilebilir.

Devletin “itiraz” ile “kargaşa” ayrımı, seçici yumuşama, sert bastırma

İran yönetimi, bu dalgayı yönetirken söylem düzeyinde bir ayrım inşa etmeye çalıştı: meşru “itiraz” ile yasa dışı “düzeni bozma” arasında çizgi çekmek. Bu yaklaşım bir yandan bazı şikayetleri “anlıyoruz” diyerek yatıştırmaya, diğer yandan Rejim’i hedef alan hattı kriminalize edip sertçe bastırmaya dayanıyor. Fakat sınır muğlak kaldıkça sokakta algı netleşiyor: yumuşama söylemde, müdahale sahada.

Kriz anlarında ağırlık Sepah, Yüksek Milli Güvenlik Konseyi ve en tepe karar ağlarına kaydığı için bu tür açıklamaların “uygulama gücü” sınırlı algılanıyor. Sonuç sahada sayılarla hissediliyor: doğrulaması zor olsa da kaynaklar ölüm ve gözaltıların hızla arttığına ve binlerce gözaltı olasılığına işaret ediyor. 8 Ocak 2026 gecesi internetin belirli alanlarda kesilmesi ve güvenlik önlemlerinin sertleşmesi, krizin basit bir ekonomik şikayet gibi yönetilemediğini gösterdi. Ayrıca ABD’den Şah’ın oğlunun QR kodlu alevlendirici mesajları ve İsrail’in sahadaki artan manipülasyonları olayların akışını farklı bir yöne götürüyor.

İnternet ve bilgi alanı: tam kesinti yerine dalgalı ve hedefli kısıtlama

2024’ün son aylarında kaldırılan Whatsapp ve Google Play yasağıyla İran’da dijital iletişimde belirli düzeyde rahatlama olacağı kanaati oluşmuştu. Belki de bu dalganın uzantısı olarak gösterilerle birlikte İnternet yasağı gelmedi. Ama belli bant daraltmalar gözlendi. 8 Ocak 2026 gecesi itibarıyla internet ve telefon hizmetlerinde ciddi kesintiler yaşandığını dışarıdan izlenebilen trafik ölçümleri  tarafından da kayda geçirildi.

Bu tablo, iki yönlü çalışıyor. Bir yandan eylem koordinasyonunu zorlaştırıyor, görüntü akışını kesiyor ve korku iklimini besliyor. Diğer yandan da söylenti ekonomisini büyütüyor, bilgi boşluğunu dolduran provokatif içeriklerin etkisini artırıyor ve farklı muhalif kümeler arasındaki güvensizliği derinleştiriyor. Bu yüzden internet kısıtlaması, yalnızca “iletişim” değil, aynı zamanda “muhalefeti parçalama” stratejisinin bir uzantısı gibi işleyebiliyor.

Muhalefet alanı: monarşi nostaljisi, parçalanma, etnik gerilim ve “provokasyon”

Sokakta duyulan sloganların bir kısmı monarşi nostaljisini çağırırken, buna güçlü bir tepki de büyüyor. Bu ikilik, İran muhalefetinin en zayıf karnına temas ediyor: ortak bir gelecek tasarımının kurulamaması.

Monarşi yanlısı çevrelerin sert dili, sosyal medyada hakaretleşme ve “bizden olmayanı düşman sayma” refleksi, geniş kesimlerde itici bir etki yaratabiliyor. Bu durum, rejimin “bakın alternatif kaos” söylemini besliyor.

Bu gerilim, etnik kimlik ve merkez-çevre fay hatlarıyla kesişince karmaşıklaşıyor. Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi grupların bir kısmı için mesele yalnızca rejim değil, rejim sonrası düzen. “Azatlık, adalet, milli hükümet” gibi sloganların 1940’ların Tebriz merkezli siyasi hafızasına referansla yeniden dolaşıma girmesi, rejim karşıtlığının tek bir projeye indirgenemediğini hatırlatıyor.

Bu çağrılar kimi kesimler için federal bir gelecek fikrini, kimileri için ise parçalanma korkusunu tetikliyor. Ortak bir çatı kurulmadıkça sokaktaki enerji ya sönümleniyor ya da rakip kümeler arasında sert bir güç mücadelesine dönüşme riski artıyor.

Sahada ve çevrimiçi alanda “böl ve yönet” amaçlı provokasyon ihtimali de var. Monarşi sloganlarının görünür kılınmasının etnik grupları ve sol-liberal çevreleri uzaklaştırmak ya da muhalefetin meşruiyetini aşındırmak için kullanılabileceği şüphesi, kanıtı tartışmalı olsa da bilgi alanının kısıtlı olduğu bir ortamda hızla yayılıp koordinasyonu zayıflatıyor.

12 günlük savaş sonrası bölgesel kırılganlık

Bu dalga, yakın dönemdeki İran – İsrail geriliminin ve “12 günlük savaş” olarak anılan çatışmanın ardından geldiği için, sokak hareketi hızla dış politika ve güvenlik endişeleriyle birleşti. Haziran ayında İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve ardından gelen çatışma sonrasında yükselen protestolar gerçekten insana zamanlama manidar dedirtiyor.

Trump’ın Venezuela hamlesi sonrası, İran’da protestoculara şiddet artarsa müdahale edilebileceği iması krizi iç siyasetin dışına taşıyor. Bu mesaj rejime “dış müdahale” söylemiyle sertliği meşrulaştırma zeminini sunarken, sokakta da “uluslararası fırsat” beklentisini büyütüp çıtayı yükseltebilir.

Libya örneği bir hayalet gibi İran’ın sokaklarında dolaşıyor. Yönetim ile sokak arasındaki çatışma silahlı bir kırılmaya evrilirse, dış aktörlerin daha açık biçimde devreye girebileceği korkusu, yalnızca rejimde değil, geniş bir toplumsal kesimde de karşılık buluyor. Bu nedenle dışarıdan yapılan her yüksek perdeli açıklama, protestoları desteklemek kadar, protestoları “yabancı komplosu” çerçevesine sıkıştırma riskini de taşıyor.

Bu dış boyutun başka bir tarafı da İran’ın uluslararası dayanaklarının sınırlarıyla ilgili. İran’ın Çin ve Rusya ile ilişkileri, her iki taraf için de sınırlı bir pragmatizm taşıyor. Son gerilimler sırasında Pekin’in temkinli dili ve Moskova’nın önceliklerinin farklılığı, Tahran’ın “stratejik (değerli) yalnızlık” algısını görünür kılıyor.  Bu da içerideki kırılganlığı, dışarıdan baskı ihtimaliyle birlikte büyütüyor.

Nereye evrilebilir: Rejimin dayanıklılığı, çatlaklar ve “geçiş” sorunu

Bugünkü tabloyu “yarın devrim” kolaycılığıyla okumak gerçekçi değil, çünkü süreklilik kazanan sokak hareketi ile iktidarı devralabilecek örgütlü bir siyasal alternatif arasındaki mesafe hâlâ büyük.

Aynı şekilde “her şey kontrol altında” demek de gerçekçi değil, çünkü dalga yalnızca slogan değil, ekonomi, piyasa işleyişi, güvenlik aygıtı ve uluslararası ortamın aynı anda gerildiği bir düğüm yaratıyor.

Rejimin en güçlü aracı korku ve parçalamadır. “Meşru itiraz” ile “kargaşa” ayrımı, bir yandan taviz vaadiyle bazı kesimleri evde tutmayı, diğer yandan sokakta kalanları izole etmeyi amaçlar. Ancak pazar ve üniversiteler aynı anda devreye girip taşradaki öfke metropollerde görünürleşince bu strateji zorlanır; pazarın kapanması ve grev benzeri davranışların sürmesi de rejim koalisyonunun kritik bir damarında maliyetin biriktiğini gösterir.

Bu tür dönemlerde “Bonapartist” bir sertleşme yani güvenlik aygıtının siyasetin merkezine daha açık biçimde yerleşmesi sık konuşulur. Amaç, düzeni otoriter bir toparlanmayla geçici olarak kurup sonra normalleşmeye dönmektir. İran’da ise bu yol krizi çözmekten çok erteler; uzadıkça pazar zorlanır, sermaye kaçar, toplumsal yorgunluğun maliyeti büyür.

Bir diğer eksen, liderlik ve ardıllık sorunu. Tepedeki güç dengeleri, elitler arası rekabet ve güvenlik aygıtının kendi içindeki hizipler, sokak baskısıyla birlikte daha görünür hale gelebilir. Bu, “reform” ihtimalini otomatik olarak artırmaz; bazen  içerideki güç mücadeleleri daha sert bir kapanmaya yol açar. Pezeşkiyan’ın “sorumluluk” söylemi bu açıdan iki anlam taşıyor: bir yandan  topluma mesaj verme ihtiyacını, diğer yandan yürütmenin tek başına belirleyici olamadığını.

En kötü senaryo

En kötü senaryo ise, sokak ile devlet arasındaki çatışmanın yerel silahlı odakların çoğaldığı, etnik ve mezhepsel fay hatlarının sertleştiği bir parçalanmaya evrilmesi. Bu risk, hem içerideki silahlanma iddiaları ve sınır bölgelerinin kırılganlığı, hem de dışarıdan gelebilecek askerî baskı ihtimaliyle birlikte konuşuluyor. Böyle bir tabloda, rejimin “ben gidersem iç savaş olur” söylemi bir şantajdan ziyade, gerçek bir tehlike haline gelebilir.

Bütün resmi tek bir “neden”le değil, birbirini besleyen üç akışla okumak gerekir: kur şokları ve piyasa kilitlenmesiyle gündelik hayatın sıkışması, meşruiyet kaybının ortak bir bilince dönüşmesi, güvenlik aygıtının hem bastırma kapasitesi hem de ekonomideki ağırlığı yüzünden krizin  siyasi ve ekonomi-politik bir nitelik kazanması. Sepah’ın sözleşmeler ve şirket ağlarıyla kurduğu ekonomik katman da protestoların yalnızca sokak düzleminde açıklanamayacağını gösterir.

Dalga uzar ve metropollerde süreklilik kazanırsa mesele “protestoyu bastırmak”tan çok ülkeyi yönetilebilir tutmaya döner. Çünkü kur şokunun yarattığı fiyat koyamama krizi ile meşruiyet tartışması birbirine kilitlenmiş durumda; bu kilit kısa vadede zorla, kalıcı biçimde ise ancak yeni bir siyasal mutabakatla açılabilir. Bugün görünen, eski düzenin toplumsal rızasının tükendiği, fakat yeninin nasıl kurulacağına dair ortak çerçevenin henüz oluşmadığıdır; bu yüzden dalga sönse bile kriz bitmiş sayılmayabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Salih Bıçakcı
Salih Bıçakcı
Prof. Dr. Salih Bıçakcı, CATS Araştırmacısı ve Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, 2004’te İsrail’deki Tel Aviv Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarını tamamladı. Prof. Dr. Bıçakcı kimlik, güvenlik ve terörizm konusunda birçok akademik projede yer aldı. Çeşitli üniversitelerde Uluslararası Siyasette Orta Doğu, Uluslararası Güvenlik, Uluslararası İlişkiler Teorisi, Türk Dış Politikası dersleri verdi. Son yıllarda çalışmalarını bölgesel, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunması konularında yoğunlaştırdı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İran’da çözülmeyen düğüm: Ekonomi, güvenlik, meşruiyet

İran’da bütün resmi tek bir “neden”le değil, birbirini besleyen üç akışla okumak gerekir: kur şokları ve piyasa kilitlenmesiyle gündelik hayatın sıkışması; meşruiyet kaybının ortak bir bilince dönüşmesi; güvenlik aygıtının hem bastırma kapasitesi hem de ekonomideki ağırlığı yüzünden krizin siyasi ve ekonomi-politik bir nitelik kazanması. Prof. Dr. Salih Bıçakcı yazdı.

Küresel durgunluk baskı altındaki ekonomileri daha sert vururken, İran’da Aralık 2025’in son günlerinde başlayan protestolar, anlık bir kıvılcımdan çok uzun süredir biriken gerilimlerin yüzeye çıkışıydı.

İran’da ekonominin siyasal belirleyiciliği 1979 Devrimi deneyimiyle zaten biliniyordu. Bu dalganın ilk tetikleyicisi, Tahran’daki Alaaddin Pasajı esnafının kur artışıyla derinleşen “fiyat koyamama” kriziydi; “Bugün sattığımı yarın aynı fiyata yerine koyamıyorum” şikâyeti, gündelik ekonominin fiilen kilitlendiğini gösteriyordu.

Protestolar 28 Aralık 2025’te Tahran’daki esnaf eylemleriyle görünür hale geldiğinde döviz kurunun tarihi seviyelere tırmandığı ve kısa süre içinde dalganın farklı kentlere yayıldığı gözlendi. İlk baştaki gösterilere Sepah (Devrim Muhafızları) ve Sepah’a bağlı gönüllü paramiliter yapı olan Besic’in mensuplarının da katıldığı kaydedildi.

İran resmî televizyon kanalları bu görüntüleri yayınladı. Yaşanan ekonomik krizin halen varlığını sürdüren İran’ı kıskaca alma politikalarıyla yakından ilgisi olduğunu da tahmin etmek mümkün. Rejimin yöneticileri basitçe İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın bu hatadan sorumlu olduğunu vurgulamaya çalıştılar.

Ekonomi ve gündelik hayatın sıkışması: Sebepler, sorumlular ve sınırlar

Pezeşkiyan’ın ekonomik krizdeki rolünü iki katmanda düşünebiliriz: Birincisi, hükümetin gerçekten kontrol edebildiği “kıtlık yönetimi” araçları, ikincisi ise bu araçların neredeyse her seferinde duvara çarptığı yaptırım ve siyasi-ekonomik yapı.

İran’da gündelik hayat yüksek enflasyon ve kırılgan büyümenin baskısı altında. IMF projeksiyonları 2026’da enflasyonun çok yüksek, büyümenin düşük kalacağını gösteriyor; bu da krizin geçici değil, kalıcı bir düzen sorunu haline geldiğini düşündürüyor. Ekonomik kırılma politik yozlaşmayla birleşince toplumsal kırılmanın gerçekleştiği görülüyor.

Protestolar sürerken Pezeşkiyan, “Sorumluluk bize aittir” diyerek rejimin kendisine biçtiği rolü üstlendi. Ekonomi cephesinde ise ithalatta uzun süre uygulanan tercihli kurdan geri çekilip desteği kupon, transfer ve hedefli sübvansiyonlarla yeniden kurma arayışı öne çıktı. “28.500 tomanlık doları artık kimseye vermeyeceğiz” dediği şey, devletin bazı kesimlere piyasadakinden çok daha ucuz doları tahsis etmesi, bu ucuz dolarla ithalat yapanların malı çoğu zaman yine pahalıdan satması, aradaki farkın da doğrudan bir kazanç kapısına dönüşmesiydi. Sokaktaki insan bunu şöyle yaşıyor: markette fiyatlar her gün değişiyor, ilaç ve temel ürünler pahalanıyor, ama “ucuz dolar”ın kime gittiği belli değil. Ucuz kur kaldırıldığında da korku şu: fiyatlar bir kez daha zıplayacak, telafi diye vaat edilen kupon ya da destek ise ya geç gelecek ya da yetmeyecek. Bu yüzden tartışma teknik bir kur meselesi gibi görünse bile, geniş kesimler için adı “geçim” ve “adalet” oluyor.

ABD’nin “azami baskı” çizgisi petrol gelirlerini sıkıştırdıkça Pezeşkiyan’ın manevra alanı daralıyor: içeride kur ve fiyatları tutmaya çalışsa da dışarıda döviz kanalları tıkanıyor, belirsizlik kur zayıflığını yapısallaştırıyor. Bu sıkışmada rejim, aracı ağlar ve dar bir oligark çevresi üzerinden petrol ve silah satışlarıyla kaynak üretmeye yöneliyor. Bu oligarkların hızlı yükselişi, sistem içindeki bazı güç odaklarını dönem dönem rahatsız ediyor. Son dönemde Hameney’e yakın bir ismin oğlu Hüseyin (Hector) Şamhani enerji ve silah ağlarıyla öne çıkarken, Babak Zencani de önceki yaptırım dönemlerinde benzer aracılık rolleriyle anılmıştı.

Sepah’ın ekonomik tablodaki rolü

İç dinamiğin ikinci katmanı, Sepah’ın ekonomideki ağırlığı ve yaptırımlarla kurduğu karşılıklı ilişkidir. Enerji, inşaat ve telekom gibi sektörlerde büyüyen bu ağ, yaptırımların genişlettiği aracı, lojistik ve ticaret kanallarında sınır kapıları ve limanlar üzerinden güç birikimine de zemin açıyor. Bu da Pezeşkiyan’ı iki taraftan sıkıştırıyor: rant üreten mekanizmaları budamak isterse çıkar ağlarıyla çatışma riski artıyor, yaptırımlar sürdükçe daralan ekonomi bu ağların alanını genişletiyor.

Çarşı ile Sepah ilişkisi bu çerçevede kritik, çünkü çarşı bir yandan istikrar talep eden, diğer yandan kur şoklarında ilk kırılan toplumsal-ekonomik katmanlardan biri. Bu yüzden başta Rejim’in protestoları “meşru itiraz” ile “kargaşa” diye ayıran bir dil kurduğunu, kontrollü görünürlük ve güvenlikçi caydırıcılığı aynı anda çalıştırmaya uğraştığını, ayrıca hedef şaşırtma veya gerilimi düşürme amaçlı iletişim stratejilerini devreye aldığı izleniyor. Bu stratejide Pezeşkiyan çoğu zaman tampon işlevi görüyor. Öfke “hükümet beceriksizliği”ne yöneldikçe daha üst sorumluluk tartışması öteleniyor. Bu, onun krizi belirlediği anlamına gelmiyor, ekonomik acının en görünür yüzü olduğu için aynı anda hem hesap veren hem de yetkileri sınırlı kalan aktör olduğuna işaret ediyor.

Bu kırılgan yapı Pezeşkiyan’ın “diplomasiyle ekonomi rahatlar” beklentisini canlı tutsa da, Washington’un güvenlik ve iç siyaset öncelikleri yüzünden bu her zaman yaptırım gevşemesine dönmüyor. Bu nedenle sonuçlar hızla “Rejim’in kapasitesi” ve meşruiyeti tartışmasına bağlanıyor; mesele yalnızca kötü yönetim değil, yaptırım baskısı altında reformun sınırı ve atılan her adımın neden daha büyük bir meşruiyet testine dönüştüğüdür.

Sepah, pazar ve ekonomi-politik

İran’da pazar sadece bir ekonomik aktör değil, aynı zamanda siyasal denge unsurudur. Tahran’da başlayan esnaf eylemleri, “şehirli orta sınıf” kalıbını aşarak, rejimin tarihsel toplumsal dayanaklarından sayılan pazar ağlarının kur şokları ve belirsizlik yüzünden sistemle sürtünmeye girdiğini gösteriyor; bu tablo da kimi yönleriyle Sovyetler’in son dönemlerini çağrıştırıyor.

Bu noktada Sepah’ın ekonomik kapasitesi öne çıkıyor, çünkü güvenlik aygıtı yalnızca sokakta değil ekonominin kritik damarlarında da etkili. Sepah’ın faaliyetleri de “gölge ortaklıklar”la sınırlı değil, büyük altyapı sözleşmeleri üzerinden kurumsallaşmış bir ağ olarak tarif ediliyor. Bu ağın en görünür örneklerinden biri, büyük kamu ihalelerinde öne çıkan Hatam el-Enbiya yapı grubu. Aynı kaynak, Sepah’ın kendi kooperatifleri, Besic’in kooperatif ağları ve buna eklemlenen vakıf benzeri yapılar aracılığıyla, finansman ve kaynak dağıtımında ayrı bir kanal kurduğunu da vurgular.

Bu “ekonomi-güvenlik” bileşimi iki sonuç doğurur: güvenlik aygıtına kriz anlarında bastırma kapasitesi için bir kaynak zemini sağlar, pazar tarafında ise rekabet eşitsizliği ve kurallı ticaretin aşınması hissini büyütür. Sepah’ın ekonomik ölçeği tartışmalı olsa da ayrıcalıklı bir zengin katman ürettiği, buna karşılık geleneksel pazarın bu yapıya otomatik olarak dahil olmadığı sıkça vurgulanır.

Pazar ile Sepah’ı “hep aynı tarafta” görmek yanıltıcıdır. Kur şokları, ithalat baskısı ve yaptırımların büyüttüğü gri ekonomi ile kamu ihaleleri etrafındaki ayrıcalıklar, pazarın çıkarlarını sistem içindeki bazı aktörlerle çatıştırabilir; bu da limanlar ve kaçakçılık hatları üzerindeki kontrol mücadelesini sertleştirir.

Coğrafya ve sosyoloji: taşra, gençlik, öfke ve “temsil edilmemek”

Dalgayı yalnızca metropollerin alışıldık protesto kalıbıyla okumak zorlaştı. Tahran, Meşhed ve Reşt gibi merkezlerde görünürlük artsa da asıl ağırlık, taşrada ve küçük yerleşimlerde ortaya çıkan daha parçalı, daha sert ve çoğu zaman genç erkek grupların öne çıktığı mobilizasyona kaydı. Bu kayış, protestoyu “orta sınıf kent öfkesi”ne indirgemeyi zorlaştırıyor; yoksulluk hattının altında kalan, işsizliğin ve “sefalet endeksi”nin yüksek olduğu bölgelerde hareketlilik daha belirgin.

Sonuçta siyasal dil de değişiyor; yıllara yayılan sosyal ve kültürel baskı birikimi ile ev ekonomisinin artık taşınamaz hale gelişi aynı anlatıda birleşiyor. Bu sosyolojik profil, iki şeyi aynı anda ima ediyor: örgütlü muhalefetin zayıflığına rağmen “kendiliğinden” yayılan bir öfke kapasitesi ve sahada güvenlik baskısına rağmen kısa süreli toplanıp dağılabilen, Z neslinin düşük eşikli eylem biçimleri. Sahada görülen gençler için Şah dönemi bir nostalji ve inkilab onlar için bir kurtarıcı değil.

Sahadaki sembolik repertuvar da bu ruh halinin bir yansıması. Bayrak indirme, simge yırtma, sert sloganlar, yüz kapatma ve küçük gruplarla hızla hareket etme gibi pratikler, yalnızca “rejim karşıtlığı” değil, daha derinde bir “temsil edilmeme” duygusunu sertçe dışa vuruyor. Bu eylemler geniş katılımlı yürüyüşlerden farklı bir risk taşır: sayı azalsa da şiddet eşiği daha hızlı yükselebilir, çatışma sarmalı kolay tetiklenir ve daha sert müdahale olasılığı artar; böylece bazı yerlerde “kontrollü protesto” sınırları aşınarak dalga bir güvenlik krizine evrilebilir.

Devletin “itiraz” ile “kargaşa” ayrımı, seçici yumuşama, sert bastırma

İran yönetimi, bu dalgayı yönetirken söylem düzeyinde bir ayrım inşa etmeye çalıştı: meşru “itiraz” ile yasa dışı “düzeni bozma” arasında çizgi çekmek. Bu yaklaşım bir yandan bazı şikayetleri “anlıyoruz” diyerek yatıştırmaya, diğer yandan Rejim’i hedef alan hattı kriminalize edip sertçe bastırmaya dayanıyor. Fakat sınır muğlak kaldıkça sokakta algı netleşiyor: yumuşama söylemde, müdahale sahada.

Kriz anlarında ağırlık Sepah, Yüksek Milli Güvenlik Konseyi ve en tepe karar ağlarına kaydığı için bu tür açıklamaların “uygulama gücü” sınırlı algılanıyor. Sonuç sahada sayılarla hissediliyor: doğrulaması zor olsa da kaynaklar ölüm ve gözaltıların hızla arttığına ve binlerce gözaltı olasılığına işaret ediyor. 8 Ocak 2026 gecesi internetin belirli alanlarda kesilmesi ve güvenlik önlemlerinin sertleşmesi, krizin basit bir ekonomik şikayet gibi yönetilemediğini gösterdi. Ayrıca ABD’den Şah’ın oğlunun QR kodlu alevlendirici mesajları ve İsrail’in sahadaki artan manipülasyonları olayların akışını farklı bir yöne götürüyor.

İnternet ve bilgi alanı: tam kesinti yerine dalgalı ve hedefli kısıtlama

2024’ün son aylarında kaldırılan Whatsapp ve Google Play yasağıyla İran’da dijital iletişimde belirli düzeyde rahatlama olacağı kanaati oluşmuştu. Belki de bu dalganın uzantısı olarak gösterilerle birlikte İnternet yasağı gelmedi. Ama belli bant daraltmalar gözlendi. 8 Ocak 2026 gecesi itibarıyla internet ve telefon hizmetlerinde ciddi kesintiler yaşandığını dışarıdan izlenebilen trafik ölçümleri  tarafından da kayda geçirildi.

Bu tablo, iki yönlü çalışıyor. Bir yandan eylem koordinasyonunu zorlaştırıyor, görüntü akışını kesiyor ve korku iklimini besliyor. Diğer yandan da söylenti ekonomisini büyütüyor, bilgi boşluğunu dolduran provokatif içeriklerin etkisini artırıyor ve farklı muhalif kümeler arasındaki güvensizliği derinleştiriyor. Bu yüzden internet kısıtlaması, yalnızca “iletişim” değil, aynı zamanda “muhalefeti parçalama” stratejisinin bir uzantısı gibi işleyebiliyor.

Muhalefet alanı: monarşi nostaljisi, parçalanma, etnik gerilim ve “provokasyon”

Sokakta duyulan sloganların bir kısmı monarşi nostaljisini çağırırken, buna güçlü bir tepki de büyüyor. Bu ikilik, İran muhalefetinin en zayıf karnına temas ediyor: ortak bir gelecek tasarımının kurulamaması.

Monarşi yanlısı çevrelerin sert dili, sosyal medyada hakaretleşme ve “bizden olmayanı düşman sayma” refleksi, geniş kesimlerde itici bir etki yaratabiliyor. Bu durum, rejimin “bakın alternatif kaos” söylemini besliyor.

Bu gerilim, etnik kimlik ve merkez-çevre fay hatlarıyla kesişince karmaşıklaşıyor. Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi grupların bir kısmı için mesele yalnızca rejim değil, rejim sonrası düzen. “Azatlık, adalet, milli hükümet” gibi sloganların 1940’ların Tebriz merkezli siyasi hafızasına referansla yeniden dolaşıma girmesi, rejim karşıtlığının tek bir projeye indirgenemediğini hatırlatıyor.

Bu çağrılar kimi kesimler için federal bir gelecek fikrini, kimileri için ise parçalanma korkusunu tetikliyor. Ortak bir çatı kurulmadıkça sokaktaki enerji ya sönümleniyor ya da rakip kümeler arasında sert bir güç mücadelesine dönüşme riski artıyor.

Sahada ve çevrimiçi alanda “böl ve yönet” amaçlı provokasyon ihtimali de var. Monarşi sloganlarının görünür kılınmasının etnik grupları ve sol-liberal çevreleri uzaklaştırmak ya da muhalefetin meşruiyetini aşındırmak için kullanılabileceği şüphesi, kanıtı tartışmalı olsa da bilgi alanının kısıtlı olduğu bir ortamda hızla yayılıp koordinasyonu zayıflatıyor.

12 günlük savaş sonrası bölgesel kırılganlık

Bu dalga, yakın dönemdeki İran – İsrail geriliminin ve “12 günlük savaş” olarak anılan çatışmanın ardından geldiği için, sokak hareketi hızla dış politika ve güvenlik endişeleriyle birleşti. Haziran ayında İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve ardından gelen çatışma sonrasında yükselen protestolar gerçekten insana zamanlama manidar dedirtiyor.

Trump’ın Venezuela hamlesi sonrası, İran’da protestoculara şiddet artarsa müdahale edilebileceği iması krizi iç siyasetin dışına taşıyor. Bu mesaj rejime “dış müdahale” söylemiyle sertliği meşrulaştırma zeminini sunarken, sokakta da “uluslararası fırsat” beklentisini büyütüp çıtayı yükseltebilir.

Libya örneği bir hayalet gibi İran’ın sokaklarında dolaşıyor. Yönetim ile sokak arasındaki çatışma silahlı bir kırılmaya evrilirse, dış aktörlerin daha açık biçimde devreye girebileceği korkusu, yalnızca rejimde değil, geniş bir toplumsal kesimde de karşılık buluyor. Bu nedenle dışarıdan yapılan her yüksek perdeli açıklama, protestoları desteklemek kadar, protestoları “yabancı komplosu” çerçevesine sıkıştırma riskini de taşıyor.

Bu dış boyutun başka bir tarafı da İran’ın uluslararası dayanaklarının sınırlarıyla ilgili. İran’ın Çin ve Rusya ile ilişkileri, her iki taraf için de sınırlı bir pragmatizm taşıyor. Son gerilimler sırasında Pekin’in temkinli dili ve Moskova’nın önceliklerinin farklılığı, Tahran’ın “stratejik (değerli) yalnızlık” algısını görünür kılıyor.  Bu da içerideki kırılganlığı, dışarıdan baskı ihtimaliyle birlikte büyütüyor.

Nereye evrilebilir: Rejimin dayanıklılığı, çatlaklar ve “geçiş” sorunu

Bugünkü tabloyu “yarın devrim” kolaycılığıyla okumak gerçekçi değil, çünkü süreklilik kazanan sokak hareketi ile iktidarı devralabilecek örgütlü bir siyasal alternatif arasındaki mesafe hâlâ büyük.

Aynı şekilde “her şey kontrol altında” demek de gerçekçi değil, çünkü dalga yalnızca slogan değil, ekonomi, piyasa işleyişi, güvenlik aygıtı ve uluslararası ortamın aynı anda gerildiği bir düğüm yaratıyor.

Rejimin en güçlü aracı korku ve parçalamadır. “Meşru itiraz” ile “kargaşa” ayrımı, bir yandan taviz vaadiyle bazı kesimleri evde tutmayı, diğer yandan sokakta kalanları izole etmeyi amaçlar. Ancak pazar ve üniversiteler aynı anda devreye girip taşradaki öfke metropollerde görünürleşince bu strateji zorlanır; pazarın kapanması ve grev benzeri davranışların sürmesi de rejim koalisyonunun kritik bir damarında maliyetin biriktiğini gösterir.

Bu tür dönemlerde “Bonapartist” bir sertleşme yani güvenlik aygıtının siyasetin merkezine daha açık biçimde yerleşmesi sık konuşulur. Amaç, düzeni otoriter bir toparlanmayla geçici olarak kurup sonra normalleşmeye dönmektir. İran’da ise bu yol krizi çözmekten çok erteler; uzadıkça pazar zorlanır, sermaye kaçar, toplumsal yorgunluğun maliyeti büyür.

Bir diğer eksen, liderlik ve ardıllık sorunu. Tepedeki güç dengeleri, elitler arası rekabet ve güvenlik aygıtının kendi içindeki hizipler, sokak baskısıyla birlikte daha görünür hale gelebilir. Bu, “reform” ihtimalini otomatik olarak artırmaz; bazen  içerideki güç mücadeleleri daha sert bir kapanmaya yol açar. Pezeşkiyan’ın “sorumluluk” söylemi bu açıdan iki anlam taşıyor: bir yandan  topluma mesaj verme ihtiyacını, diğer yandan yürütmenin tek başına belirleyici olamadığını.

En kötü senaryo

En kötü senaryo ise, sokak ile devlet arasındaki çatışmanın yerel silahlı odakların çoğaldığı, etnik ve mezhepsel fay hatlarının sertleştiği bir parçalanmaya evrilmesi. Bu risk, hem içerideki silahlanma iddiaları ve sınır bölgelerinin kırılganlığı, hem de dışarıdan gelebilecek askerî baskı ihtimaliyle birlikte konuşuluyor. Böyle bir tabloda, rejimin “ben gidersem iç savaş olur” söylemi bir şantajdan ziyade, gerçek bir tehlike haline gelebilir.

Bütün resmi tek bir “neden”le değil, birbirini besleyen üç akışla okumak gerekir: kur şokları ve piyasa kilitlenmesiyle gündelik hayatın sıkışması, meşruiyet kaybının ortak bir bilince dönüşmesi, güvenlik aygıtının hem bastırma kapasitesi hem de ekonomideki ağırlığı yüzünden krizin  siyasi ve ekonomi-politik bir nitelik kazanması. Sepah’ın sözleşmeler ve şirket ağlarıyla kurduğu ekonomik katman da protestoların yalnızca sokak düzleminde açıklanamayacağını gösterir.

Dalga uzar ve metropollerde süreklilik kazanırsa mesele “protestoyu bastırmak”tan çok ülkeyi yönetilebilir tutmaya döner. Çünkü kur şokunun yarattığı fiyat koyamama krizi ile meşruiyet tartışması birbirine kilitlenmiş durumda; bu kilit kısa vadede zorla, kalıcı biçimde ise ancak yeni bir siyasal mutabakatla açılabilir. Bugün görünen, eski düzenin toplumsal rızasının tükendiği, fakat yeninin nasıl kurulacağına dair ortak çerçevenin henüz oluşmadığıdır; bu yüzden dalga sönse bile kriz bitmiş sayılmayabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Salih Bıçakcı
Salih Bıçakcı
Prof. Dr. Salih Bıçakcı, CATS Araştırmacısı ve Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, 2004’te İsrail’deki Tel Aviv Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarını tamamladı. Prof. Dr. Bıçakcı kimlik, güvenlik ve terörizm konusunda birçok akademik projede yer aldı. Çeşitli üniversitelerde Uluslararası Siyasette Orta Doğu, Uluslararası Güvenlik, Uluslararası İlişkiler Teorisi, Türk Dış Politikası dersleri verdi. Son yıllarda çalışmalarını bölgesel, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunması konularında yoğunlaştırdı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x