İran’ın yeni patronları

Çin ve Rusya, İran’a desteklerini neden artırıyor? Üç ülke geçmişte nasıl ilişkilere sahipti? Dönüm noktaları neler oldu? Yeni durum, uluslararası düzenin ve Ortadoğu’nun geleceğine dair neler söylüyor?

Ortadoğu’nun en önemli aktörlerinden İran, Ukrayna işgaliyle gündemden düşmeyen Rusya ve yükselen güç olarak görülen Çin ile ekonomi ve güvenlik alanlarındaki işbirliklerini giderek artıyor. Rusya ve Çin adeta İran’ın yeni patronları gibi.

Akademisyen ve eski CIA çalışanı Reuel Marc Gerecht ile araştırmacı Ray Takeyh, Foreign Affairs’te yayımlanan yazılarında Rusya-Çin-İran ilişkilerinin geçmişini ve bugününü anlatıyor.

Yazının öne çıkan bazı bölümlerini aktarıyoruz:

İran devrimcileri 1979’da iktidara geldiklerinde küresel düzeni reddetmekle övünüyorlardı.

Ülkenin ilk dini lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni, devletinin ‘ne Doğu ne Batı’ olacağını ilan etmişti.

Humeyni, ABD’yi, Müslüman dünyasında Batılılaşan despotları destekleyen, manevi açıdan yozlaştırıcı ‘Büyük Şeytan’, önde gelen emperyal bir güç olarak görüyordu. Ama onun gözünde tanrısız komünizm ve Sovyetler Birliği de aynı derecede uğursuzdu.

1980’de ‘Sevgili dostlarım, komünist güçlerden kaynaklanan tehlikenin Amerika’dan daha az olmadığını bilmelisiniz’ demişti.

İslam Cumhuriyeti, ortaklıkları reddederek ve ittifaklar kurarak avantajlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışan sıradan bir ülke olmayacağını gösterdi.

Bunun yerine devrimci rejim, kendini dünyanın boyun eğdirilmiş kitlelerini özgürlüğe ve adalete yönlendirmekle görevli bir öncü olarak gördü. (…)

Aslında dini liderlik, karşılaştığı her yerde Amerikan karşıtı sol laik radikallere sempatiyle karşılık verdi.

Ancak Tahran, tek başına ilerlemenin etkili bir strateji olmadığını hemen fark etmişti. Ülkenin devrim ihraç etme azmi, onu dünyanın çoğuyla, özellikle de bölgesindeki devletlerle anlaşmazlığa düşürüyordu.

Nitekim İslam Cumhuriyeti’nin İran-Irak Savaşı’ndaki devrimci tutumu ve inadı, Ortadoğu’da mezhepçi duyguları sertleştirdi.

İran petrolünü sattı ama hiçbir zaman küresel ticaret için bir güzergâh haline gelemedi.

1989 yılında öldüğünde Humeyni, dış politika hedeflerinin hiçbirine ulaşamamıştı. (…)

Tahran, her zaman öfkesinin merkezi hedefi olan ABD’ye yönelik düşmanlığını sürdürdü, ancak Müslüman topraklarda daha fazla devrim yapma konusundaki kararlılığını azalttı.

Batı dışındaki ülkelere sövüp saymaya daha az zaman harcadı ve kendisine patronluk edecek büyük güçler aramaya başladı.

İran’ın patron arayışı

İlk başta onları bulmakta zorlandı, çünkü ortaklarını uygunsuz bir zamanda aramaya başlamıştı: Soğuk Savaş’ın bitiminden hemen sonra, Amerikan gücünün büyük ölçüde tartışmasız olduğu bir dönemde.

Avrupalılar her zaman İran’la ticaret yapmaya istekliydi ancak petrol sektöründe bile yatırımlar tereddütle yapılıyordu.

Çin ve Rusya, İran’la ticaret yapmaya daha hevesliydi ancak Tahran’ın Washington’a yönelik düşmanlığını henüz paylaşmıyorlardı.

Aslına bakılırsa Pekin ve Moskova, Soğuk Savaş sonrası gücünün zirvesindeyken ABD’ye düşman olmaktan çekiniyorlardı.”

Yazarlar, son 15 yılda bu durum değiştiğini, Washington’ın gücü ve nüfuzu azalırken Pekin ve Moskova’nın liberal uluslararası düzene meydan okuyabileceklerine karar verdiğini belirtiyor:

“İranlı yetkilileri rutin olarak ağırladılar ve Tahran’a daha kapsamlı ekonomik ve askeri destek teklif ettiler.

Her ne kadar bazı şartlara bağlı olsa da Tahran bu yardımdan büyük fayda sağladı. Çin, İran’a, ABD yaptırımlarına dayanıklı ticaret ve ileri teknolojiye daha kolay erişim sağladı.

Sonuçta dini rejim artık ekonomik çöküşten korkmuyor. Rusya ise İran ordusunun modernizasyonuna yardımcı oldu.

Diplomatik açıdan Pekin, Moskova ve Tahran revizyonist bir eksen haline geldi ve bu, İslam Cumhuriyeti’nin izolasyonuna fiilen son verdi. (…)

Silah karşılığı Rusya’nın Çeçenistan politikasına göz yumma

İran, 1990’larda Cumhurbaşkanı Ekber Haşimi Rafsancani yönetimi altında ilk kez dışa açılmayı denediğinde sıkıntı yaşamıştı.

Din adamlarının arkasındaki sözde teknokrat devrimciler, modern bir altyapıyla daha istikrarlı bir ekonomi yaratmakta zorluk çekiyorlardı. (…)

Ancak daha sonra yurt dışında bazı fırsatlar buldu.

Artan enerji ihtiyacını karşılamak isteyen Çin, büyük miktarlarda İran petrolü satın almaya başladı.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya ciddi bir ekonomik sıkıntı içindeydi ve bu nedenle Tahran’a silah satarak kazançlı bir ticari ilişki geliştirdi.

Buna karşılık İslam Cumhuriyeti, Rusya’nın Çeçenistan’daki Müslüman isyancılara yönelik katliamını görmezden geldi.

Orta Asya’nın Farsça konuşulan Sünni bölgelerinde çok az nüfuzunun olduğunu fark eden ve Moskova’yı kızdırmak istemeyen Tahran, Rusya’nın arka bahçesine dini misyonunu dayatmadı.

Ancak ne Çin ne de Rusya, İslam Cumhuriyeti ile ciddi bir ortaklık kurmaya istekliydi.

Çin’in İran çekinceleri

Yoğun bir şekilde kendi ekonomik kalkınmasına odaklanan Çin’in ABD pazarına ve Amerikan teknolojisine erişime ihtiyacı vardı.

Washington’ın ana düşmanlarından biriyle ittifak kurmaya hiç niyeti yoktu.

Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve halefi Vladimir Putin, Rusya’yı küresel ekonomiye entegre etmeye çalışırken ABD ile diyalog ve ticari ilişkiler kurmayı da istiyordu.

Hamaney, arzu etse de, Washington’a karşı bir Avrasya ittifakı kuramadı.

1990’ların başında izole edilmiş ve büyük ölçüde yalnız olan Rafsancani ve Hamaney, 1980’lerde İran-Irak Savaşı sırasında başlayan gizli nükleer silah araştırmalarını hızlandırdı.

Her ikisi de Kuzey Kore ile yasadışı silah ticaretini el üstünde tutuyordu. (…)

İran’ın nükleer arayışları

2002’de muhalif bir grup, İslam Cumhuriyeti’nin ayrıntılı bir nükleer programa sahip olduğunu ortaya çıkardığında Avrupalılar diplomasiyle karşılık verirken, BM Güvenlik Konseyi mollalara yaptırım uyguladı.

Afganistan’daki savaş ve Irak’ın yaklaşmakta olan işgali ile meşgul olan ABD, Avrupa Birliği gibi diplomatik yol izledi. (…)

İran’ın 2003’ten 2005’e kadar Avrupa ile baş nükleer müzakerecisi ve daha sonra cumhurbaşkanı olan Hasan Ruhani, bu yılları olağanüstü huzursuzluk yılları olarak nitelendiriyordu. (…)

Rejimin görüşüne göre öfkeli bir dev olan ABD’nin gözü artık Ortadoğu’daydı.

Tahran, Irak’ta Washington’la karşı karşıya gelmeyi reddederek ihtiyatlı bir yanıt verdi.

ABD, İran’ın yabancı yatırım, ticaret ve döviz çekme kapasitesini ciddi şekilde sınırlayan bir yaptırımlar ağı uyguladı.

Ortaya çıkan nükleer kriz bir dönüm noktasıydı: ABD’nin baskısını hafifletmek için ülke, Çin ve Rusya’nın desteğine ihtiyaç duyduğunu fark etmişti.

Ancak ilk başlarda iki büyük güç de fazla bir şey sunmuyordu. 2003 yılında Ruhani yardım istemek için hem Pekin’e hem de Moskova’ya gittiğinde geri çevrildi.

Çin Dışişleri Bakanı Li Zhaoxing, Ruhani’ye Washington ve müttefiklerine atıfta bulunarak, ‘Onlara karşı durmamızı beklemeyin’ dedi.

Moskova’da Putin daha net konuştu. Ruhani ile yaptığı görüşmede ‘Sizin adınıza dünyanın karşısına çıkmayacağız. ‘Komşuyuz ama kendi ulusal çıkarlarımızı tehlikeye atmayacağız’ dedi.

Bush’un ikinci ve Obama’nın ilk döneminde Washington, Çin’i İran petrolü alımlarını azaltmaya ve Rusya’yı da Tahran’a silah satışını kısıtlamaya ikna etmeye çalıştı.”

Kan kardeşler

Yazarlar, 2000’lerin ilk 10 yılı boyunca İran’ın izolasyon içinde zayıflamaya devam ettiğini ancak 2010’lu yıllara gelindiğinde uluslararası gelişmelerin İran’ın lehine işlemeye başladığını vurguluyor:

“Irak’ta başlayan ve kısmen Tahran’da planlanan isyan, ABD’nin Ortadoğu’daki iradesini baltaladı.

ABD’de artan savaş karşıtı duyarlılık Obama’ya başkanlık getirdi. Müslüman dünyayla yeni bir başlangıç yapmak isteyen ve İran’la uzun süredir devam eden sorunların kendi müdahalesiyle aşılabileceğine inanan Obama, İran’ın en önemli nükleer kazanımlarını kabul ederek Hamaney ile diplomasi başlattı.

2015 yılındaki nükleer anlaşma (…) İran ekonomisinin sıkıntı içinde olduğu bir dönemde hem ülkenin kasasını doldurdu hem de nükleer emellerini meşrulaştırdı. (…)

Tahran’ı cesaretlendiren tek şey ABD politikaları değildi. (…)

Arap Baharı da dini rejime bir avantaj sağladı. Her ne kadar çoğu devlet çevresinde kargaşa istemese de İran bölgesel kaostan besleniyor ve Arap Baharı’nın getirdiği istikrarsızlıktan yararlanarak etki alanını genişletiyor. (…)

Ekonomik kurtuluş

Bölgesel zaferler İran’ın ekonomik sıkıntısını hafifletmese de kurtuluş çok yakın olabilir. (…)

2021’de Çin ve İslam Cumhuriyeti, Çinlilerin İran ekonomisinin neredeyse tüm sektörlerine nüfuz etmesine olanak tanıyan 25 yıllık bir anlaşma imzaladı.

Pekin, İran’ın altyapısına ve telekomünikasyon sektörüne yatırım yapmayı planlıyor ve İslam Cumhuriyeti’nin enerji sektörünün ve sözde sivil nükleer sanayinin geliştirilmesine yardım sözü verdi.

Dini rejim için bu anlaşmalar hâlihazırda ekonomi ve güvenlik açısından faydalar sağlıyor.

İran her ay Çin’e milyonlarca varil petrol satıyor. (…)

İslam Cumhuriyeti, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün de üyesi ve Ağustos ayında BRICS’e katılmaya davet edildi.

Birbirini izleyen ABD yönetimleri, mali ve diplomatik baskının teokrasiyi nükleer varlıklarından vazgeçmeye zorlayacağını umuyordu, ancak Çin’in hamleleri böyle bir senaryoyu düşünülemez hale getirdi.

Pekin, ABD yaptırımlarının acısını büyük ölçüde hafifletti.

Rusya da Tahran’a yardım için üzerine düşeni yapıyor.

2022 yılının ilk 10 ayında Rusya’nın İran’a ihracatı yüzde 27 arttı. İki ülke, Moskova’nın İran gaz projelerine 40 milyar dolar yatırım yapmasını taahhüt eden bir mutabakat zaptı imzaladı.

Rusya’nın neden yardım ettiğini anlamak çok zor değil.

Ukrayna’yı işgal etmesi nedeniyle birçok geleneksel ortağı ondan uzaklaştı, ancak İran açık, kesin ve geri dönülemez bir şekilde Rusya’nın yanında yer aldı. (…)

İran, Rusya’ya büyük miktarda insansız hava aracı sattı. Buna karşılık Moskova, İran’a hava savunma sistemleri, helikopterler ve yakında Sukhoi Su-35 gibi gelişmiş uçaklar sağlayacak cephaneliğini açtı.”

İş yapmanın maliyeti

Yazarlar, Tahran için güçlü yeni ortaklara sahip olmanın pek de iyi bir haber olmadığını söylüyor:

“Büyük güçlerin himayesi, sınırlamaları ve yükümlülükleri de beraberinde getiriyor.

İslam Cumhuriyeti kesinlikle hiç de hoşlanmadığı tavizler vermek zorunda kaldı.

Çin’le yaptığı anlaşma, Pekin’e İran ekonomisi üzerinde önemli bir nüfuz alanı sağlıyor; öyle ki bu, Avrupa’nın bir zamanlar İran hükümdarlarına dayattığı kapitülasyon anlaşmalarına benziyor.

Tahran için bu son derece ironik. Dini rejim, devrimin İran’a bağımsızlığını geri kazandırdığını iddia etse de mollalar artık yeni bir yabancı güce kendi ülkelerinin bazı anahtarlarını vermiş durumda. (…)

Rusya, İran’a daha da büyük bir yük yükledi. İslam Cumhuriyeti Avrupa’yı sevmiyor olabilir ama bütün bir kıtayı ABD gibi bir düşman haline getirmek istemiyor. (…)

ABD ve Avrupalı liderler, Çin ve Rusya’dan farklı olsalar da, iki ülkenin de İran’ın nükleer bombaya sahip olmasını istemediği düşüncesiyle uzun süredir kendilerini teselli ediyorlardı.

Ancak bu artık geçerli olmayabilir.

Rusya, ABD’nin aksine onlarca yıldır çevresinde nükleer silahlı devletlerle yaşıyor.

Putin başka bir ülkenin bu karışıma dahil olmasından son derece memnun olabilir.

Aslında Rusya’nın nükleer teknoloji ve uzmanlığını İran’la paylaşacağını düşünmek hiç de zor değil. (…)

Dolayısıyla Putin, İranlı müttefikinin ABD’yi küçük düşürmesine ve Washington’ın Ortadoğu’daki konumunu kötüleştirmesine yardımcı olmaktan kazançlı çıkacak.
Çin Devlet Başkanı Şi de nükleer bir İran’ı aynı derecede hoş karşılayabilir. Çin Devlet Başkanı uluslararası sözleşmeleri pek de önemsemiyor, dolayısıyla nükleer silahların yayılmasından rahatsızlık duymayabilir. (…)

İran bombayı ürettiğinde büyük güç müttefikleriyle ilişkileri muhtemelen değişecek. Artık küçük değil, daha cesur bir ortak haline gelecek.

Örneğin, nükleer bir İran, Körfez’deki petrol altyapısını vurabilir. Daha bağımsız ve daha saldırgan hareket etmeye karar verebilecek müttefik milislerle yeni ve daha iyi füze teknolojisini paylaşabilir.

Bu varsayımlar elbette henüz Çin ve Rusya’yı mollalara yönelik yaklaşımlarını gözden geçirmeye teşvik etmiş değil.

(…) Bugün İslam Cumhuriyeti’nde, bir yıl öncesine kıyasla muzaffer bir ruh hali hüküm sürüyor.

Hamaney’in cumhuriyeti yaptırımlar ve iç protestolar karşısında ayakta kaldı. Büyük güç müttefiklerinin yardımıyla ekonomisini istikrara kavuşturdu ve savunmasını yenilemeye başladı. Nükleer bomba bir adım uzakta.

Dini lider bu eşiği aşmaya karar verdiğinde, İsrail ya da ABD’nin onu güç kullanarak durdurma niyetinde olduğuna inanmak için çok az neden var.

Bu durumda Hamaney, Humeyni’nin yapamadığını yapmış; devrimin, baş düşmanı ABD’ye karşı hayatta kalmasını sağlamış ve Ortadoğu’yu 44 yıllık çabanın ardından İran’ın hâkim güç olduğu bir bölgeye dönüştürmüş olacak.”

Bu yazı ilk kez 15 Eylül 2023’te yayımlanmıştır.

 

Reuel Marc Gerecht ve Ray Takeyh’in Foreign Affairs internet sitesinde yayımlanan “Iran’s New Patrons” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-new-patrons

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

İran’ın yeni patronları

Çin ve Rusya, İran’a desteklerini neden artırıyor? Üç ülke geçmişte nasıl ilişkilere sahipti? Dönüm noktaları neler oldu? Yeni durum, uluslararası düzenin ve Ortadoğu’nun geleceğine dair neler söylüyor?

Ortadoğu’nun en önemli aktörlerinden İran, Ukrayna işgaliyle gündemden düşmeyen Rusya ve yükselen güç olarak görülen Çin ile ekonomi ve güvenlik alanlarındaki işbirliklerini giderek artıyor. Rusya ve Çin adeta İran’ın yeni patronları gibi.

Akademisyen ve eski CIA çalışanı Reuel Marc Gerecht ile araştırmacı Ray Takeyh, Foreign Affairs’te yayımlanan yazılarında Rusya-Çin-İran ilişkilerinin geçmişini ve bugününü anlatıyor.

Yazının öne çıkan bazı bölümlerini aktarıyoruz:

İran devrimcileri 1979’da iktidara geldiklerinde küresel düzeni reddetmekle övünüyorlardı.

Ülkenin ilk dini lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni, devletinin ‘ne Doğu ne Batı’ olacağını ilan etmişti.

Humeyni, ABD’yi, Müslüman dünyasında Batılılaşan despotları destekleyen, manevi açıdan yozlaştırıcı ‘Büyük Şeytan’, önde gelen emperyal bir güç olarak görüyordu. Ama onun gözünde tanrısız komünizm ve Sovyetler Birliği de aynı derecede uğursuzdu.

1980’de ‘Sevgili dostlarım, komünist güçlerden kaynaklanan tehlikenin Amerika’dan daha az olmadığını bilmelisiniz’ demişti.

İslam Cumhuriyeti, ortaklıkları reddederek ve ittifaklar kurarak avantajlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışan sıradan bir ülke olmayacağını gösterdi.

Bunun yerine devrimci rejim, kendini dünyanın boyun eğdirilmiş kitlelerini özgürlüğe ve adalete yönlendirmekle görevli bir öncü olarak gördü. (…)

Aslında dini liderlik, karşılaştığı her yerde Amerikan karşıtı sol laik radikallere sempatiyle karşılık verdi.

Ancak Tahran, tek başına ilerlemenin etkili bir strateji olmadığını hemen fark etmişti. Ülkenin devrim ihraç etme azmi, onu dünyanın çoğuyla, özellikle de bölgesindeki devletlerle anlaşmazlığa düşürüyordu.

Nitekim İslam Cumhuriyeti’nin İran-Irak Savaşı’ndaki devrimci tutumu ve inadı, Ortadoğu’da mezhepçi duyguları sertleştirdi.

İran petrolünü sattı ama hiçbir zaman küresel ticaret için bir güzergâh haline gelemedi.

1989 yılında öldüğünde Humeyni, dış politika hedeflerinin hiçbirine ulaşamamıştı. (…)

Tahran, her zaman öfkesinin merkezi hedefi olan ABD’ye yönelik düşmanlığını sürdürdü, ancak Müslüman topraklarda daha fazla devrim yapma konusundaki kararlılığını azalttı.

Batı dışındaki ülkelere sövüp saymaya daha az zaman harcadı ve kendisine patronluk edecek büyük güçler aramaya başladı.

İran’ın patron arayışı

İlk başta onları bulmakta zorlandı, çünkü ortaklarını uygunsuz bir zamanda aramaya başlamıştı: Soğuk Savaş’ın bitiminden hemen sonra, Amerikan gücünün büyük ölçüde tartışmasız olduğu bir dönemde.

Avrupalılar her zaman İran’la ticaret yapmaya istekliydi ancak petrol sektöründe bile yatırımlar tereddütle yapılıyordu.

Çin ve Rusya, İran’la ticaret yapmaya daha hevesliydi ancak Tahran’ın Washington’a yönelik düşmanlığını henüz paylaşmıyorlardı.

Aslına bakılırsa Pekin ve Moskova, Soğuk Savaş sonrası gücünün zirvesindeyken ABD’ye düşman olmaktan çekiniyorlardı.”

Yazarlar, son 15 yılda bu durum değiştiğini, Washington’ın gücü ve nüfuzu azalırken Pekin ve Moskova’nın liberal uluslararası düzene meydan okuyabileceklerine karar verdiğini belirtiyor:

“İranlı yetkilileri rutin olarak ağırladılar ve Tahran’a daha kapsamlı ekonomik ve askeri destek teklif ettiler.

Her ne kadar bazı şartlara bağlı olsa da Tahran bu yardımdan büyük fayda sağladı. Çin, İran’a, ABD yaptırımlarına dayanıklı ticaret ve ileri teknolojiye daha kolay erişim sağladı.

Sonuçta dini rejim artık ekonomik çöküşten korkmuyor. Rusya ise İran ordusunun modernizasyonuna yardımcı oldu.

Diplomatik açıdan Pekin, Moskova ve Tahran revizyonist bir eksen haline geldi ve bu, İslam Cumhuriyeti’nin izolasyonuna fiilen son verdi. (…)

Silah karşılığı Rusya’nın Çeçenistan politikasına göz yumma

İran, 1990’larda Cumhurbaşkanı Ekber Haşimi Rafsancani yönetimi altında ilk kez dışa açılmayı denediğinde sıkıntı yaşamıştı.

Din adamlarının arkasındaki sözde teknokrat devrimciler, modern bir altyapıyla daha istikrarlı bir ekonomi yaratmakta zorluk çekiyorlardı. (…)

Ancak daha sonra yurt dışında bazı fırsatlar buldu.

Artan enerji ihtiyacını karşılamak isteyen Çin, büyük miktarlarda İran petrolü satın almaya başladı.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya ciddi bir ekonomik sıkıntı içindeydi ve bu nedenle Tahran’a silah satarak kazançlı bir ticari ilişki geliştirdi.

Buna karşılık İslam Cumhuriyeti, Rusya’nın Çeçenistan’daki Müslüman isyancılara yönelik katliamını görmezden geldi.

Orta Asya’nın Farsça konuşulan Sünni bölgelerinde çok az nüfuzunun olduğunu fark eden ve Moskova’yı kızdırmak istemeyen Tahran, Rusya’nın arka bahçesine dini misyonunu dayatmadı.

Ancak ne Çin ne de Rusya, İslam Cumhuriyeti ile ciddi bir ortaklık kurmaya istekliydi.

Çin’in İran çekinceleri

Yoğun bir şekilde kendi ekonomik kalkınmasına odaklanan Çin’in ABD pazarına ve Amerikan teknolojisine erişime ihtiyacı vardı.

Washington’ın ana düşmanlarından biriyle ittifak kurmaya hiç niyeti yoktu.

Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve halefi Vladimir Putin, Rusya’yı küresel ekonomiye entegre etmeye çalışırken ABD ile diyalog ve ticari ilişkiler kurmayı da istiyordu.

Hamaney, arzu etse de, Washington’a karşı bir Avrasya ittifakı kuramadı.

1990’ların başında izole edilmiş ve büyük ölçüde yalnız olan Rafsancani ve Hamaney, 1980’lerde İran-Irak Savaşı sırasında başlayan gizli nükleer silah araştırmalarını hızlandırdı.

Her ikisi de Kuzey Kore ile yasadışı silah ticaretini el üstünde tutuyordu. (…)

İran’ın nükleer arayışları

2002’de muhalif bir grup, İslam Cumhuriyeti’nin ayrıntılı bir nükleer programa sahip olduğunu ortaya çıkardığında Avrupalılar diplomasiyle karşılık verirken, BM Güvenlik Konseyi mollalara yaptırım uyguladı.

Afganistan’daki savaş ve Irak’ın yaklaşmakta olan işgali ile meşgul olan ABD, Avrupa Birliği gibi diplomatik yol izledi. (…)

İran’ın 2003’ten 2005’e kadar Avrupa ile baş nükleer müzakerecisi ve daha sonra cumhurbaşkanı olan Hasan Ruhani, bu yılları olağanüstü huzursuzluk yılları olarak nitelendiriyordu. (…)

Rejimin görüşüne göre öfkeli bir dev olan ABD’nin gözü artık Ortadoğu’daydı.

Tahran, Irak’ta Washington’la karşı karşıya gelmeyi reddederek ihtiyatlı bir yanıt verdi.

ABD, İran’ın yabancı yatırım, ticaret ve döviz çekme kapasitesini ciddi şekilde sınırlayan bir yaptırımlar ağı uyguladı.

Ortaya çıkan nükleer kriz bir dönüm noktasıydı: ABD’nin baskısını hafifletmek için ülke, Çin ve Rusya’nın desteğine ihtiyaç duyduğunu fark etmişti.

Ancak ilk başlarda iki büyük güç de fazla bir şey sunmuyordu. 2003 yılında Ruhani yardım istemek için hem Pekin’e hem de Moskova’ya gittiğinde geri çevrildi.

Çin Dışişleri Bakanı Li Zhaoxing, Ruhani’ye Washington ve müttefiklerine atıfta bulunarak, ‘Onlara karşı durmamızı beklemeyin’ dedi.

Moskova’da Putin daha net konuştu. Ruhani ile yaptığı görüşmede ‘Sizin adınıza dünyanın karşısına çıkmayacağız. ‘Komşuyuz ama kendi ulusal çıkarlarımızı tehlikeye atmayacağız’ dedi.

Bush’un ikinci ve Obama’nın ilk döneminde Washington, Çin’i İran petrolü alımlarını azaltmaya ve Rusya’yı da Tahran’a silah satışını kısıtlamaya ikna etmeye çalıştı.”

Kan kardeşler

Yazarlar, 2000’lerin ilk 10 yılı boyunca İran’ın izolasyon içinde zayıflamaya devam ettiğini ancak 2010’lu yıllara gelindiğinde uluslararası gelişmelerin İran’ın lehine işlemeye başladığını vurguluyor:

“Irak’ta başlayan ve kısmen Tahran’da planlanan isyan, ABD’nin Ortadoğu’daki iradesini baltaladı.

ABD’de artan savaş karşıtı duyarlılık Obama’ya başkanlık getirdi. Müslüman dünyayla yeni bir başlangıç yapmak isteyen ve İran’la uzun süredir devam eden sorunların kendi müdahalesiyle aşılabileceğine inanan Obama, İran’ın en önemli nükleer kazanımlarını kabul ederek Hamaney ile diplomasi başlattı.

2015 yılındaki nükleer anlaşma (…) İran ekonomisinin sıkıntı içinde olduğu bir dönemde hem ülkenin kasasını doldurdu hem de nükleer emellerini meşrulaştırdı. (…)

Tahran’ı cesaretlendiren tek şey ABD politikaları değildi. (…)

Arap Baharı da dini rejime bir avantaj sağladı. Her ne kadar çoğu devlet çevresinde kargaşa istemese de İran bölgesel kaostan besleniyor ve Arap Baharı’nın getirdiği istikrarsızlıktan yararlanarak etki alanını genişletiyor. (…)

Ekonomik kurtuluş

Bölgesel zaferler İran’ın ekonomik sıkıntısını hafifletmese de kurtuluş çok yakın olabilir. (…)

2021’de Çin ve İslam Cumhuriyeti, Çinlilerin İran ekonomisinin neredeyse tüm sektörlerine nüfuz etmesine olanak tanıyan 25 yıllık bir anlaşma imzaladı.

Pekin, İran’ın altyapısına ve telekomünikasyon sektörüne yatırım yapmayı planlıyor ve İslam Cumhuriyeti’nin enerji sektörünün ve sözde sivil nükleer sanayinin geliştirilmesine yardım sözü verdi.

Dini rejim için bu anlaşmalar hâlihazırda ekonomi ve güvenlik açısından faydalar sağlıyor.

İran her ay Çin’e milyonlarca varil petrol satıyor. (…)

İslam Cumhuriyeti, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün de üyesi ve Ağustos ayında BRICS’e katılmaya davet edildi.

Birbirini izleyen ABD yönetimleri, mali ve diplomatik baskının teokrasiyi nükleer varlıklarından vazgeçmeye zorlayacağını umuyordu, ancak Çin’in hamleleri böyle bir senaryoyu düşünülemez hale getirdi.

Pekin, ABD yaptırımlarının acısını büyük ölçüde hafifletti.

Rusya da Tahran’a yardım için üzerine düşeni yapıyor.

2022 yılının ilk 10 ayında Rusya’nın İran’a ihracatı yüzde 27 arttı. İki ülke, Moskova’nın İran gaz projelerine 40 milyar dolar yatırım yapmasını taahhüt eden bir mutabakat zaptı imzaladı.

Rusya’nın neden yardım ettiğini anlamak çok zor değil.

Ukrayna’yı işgal etmesi nedeniyle birçok geleneksel ortağı ondan uzaklaştı, ancak İran açık, kesin ve geri dönülemez bir şekilde Rusya’nın yanında yer aldı. (…)

İran, Rusya’ya büyük miktarda insansız hava aracı sattı. Buna karşılık Moskova, İran’a hava savunma sistemleri, helikopterler ve yakında Sukhoi Su-35 gibi gelişmiş uçaklar sağlayacak cephaneliğini açtı.”

İş yapmanın maliyeti

Yazarlar, Tahran için güçlü yeni ortaklara sahip olmanın pek de iyi bir haber olmadığını söylüyor:

“Büyük güçlerin himayesi, sınırlamaları ve yükümlülükleri de beraberinde getiriyor.

İslam Cumhuriyeti kesinlikle hiç de hoşlanmadığı tavizler vermek zorunda kaldı.

Çin’le yaptığı anlaşma, Pekin’e İran ekonomisi üzerinde önemli bir nüfuz alanı sağlıyor; öyle ki bu, Avrupa’nın bir zamanlar İran hükümdarlarına dayattığı kapitülasyon anlaşmalarına benziyor.

Tahran için bu son derece ironik. Dini rejim, devrimin İran’a bağımsızlığını geri kazandırdığını iddia etse de mollalar artık yeni bir yabancı güce kendi ülkelerinin bazı anahtarlarını vermiş durumda. (…)

Rusya, İran’a daha da büyük bir yük yükledi. İslam Cumhuriyeti Avrupa’yı sevmiyor olabilir ama bütün bir kıtayı ABD gibi bir düşman haline getirmek istemiyor. (…)

ABD ve Avrupalı liderler, Çin ve Rusya’dan farklı olsalar da, iki ülkenin de İran’ın nükleer bombaya sahip olmasını istemediği düşüncesiyle uzun süredir kendilerini teselli ediyorlardı.

Ancak bu artık geçerli olmayabilir.

Rusya, ABD’nin aksine onlarca yıldır çevresinde nükleer silahlı devletlerle yaşıyor.

Putin başka bir ülkenin bu karışıma dahil olmasından son derece memnun olabilir.

Aslında Rusya’nın nükleer teknoloji ve uzmanlığını İran’la paylaşacağını düşünmek hiç de zor değil. (…)

Dolayısıyla Putin, İranlı müttefikinin ABD’yi küçük düşürmesine ve Washington’ın Ortadoğu’daki konumunu kötüleştirmesine yardımcı olmaktan kazançlı çıkacak.
Çin Devlet Başkanı Şi de nükleer bir İran’ı aynı derecede hoş karşılayabilir. Çin Devlet Başkanı uluslararası sözleşmeleri pek de önemsemiyor, dolayısıyla nükleer silahların yayılmasından rahatsızlık duymayabilir. (…)

İran bombayı ürettiğinde büyük güç müttefikleriyle ilişkileri muhtemelen değişecek. Artık küçük değil, daha cesur bir ortak haline gelecek.

Örneğin, nükleer bir İran, Körfez’deki petrol altyapısını vurabilir. Daha bağımsız ve daha saldırgan hareket etmeye karar verebilecek müttefik milislerle yeni ve daha iyi füze teknolojisini paylaşabilir.

Bu varsayımlar elbette henüz Çin ve Rusya’yı mollalara yönelik yaklaşımlarını gözden geçirmeye teşvik etmiş değil.

(…) Bugün İslam Cumhuriyeti’nde, bir yıl öncesine kıyasla muzaffer bir ruh hali hüküm sürüyor.

Hamaney’in cumhuriyeti yaptırımlar ve iç protestolar karşısında ayakta kaldı. Büyük güç müttefiklerinin yardımıyla ekonomisini istikrara kavuşturdu ve savunmasını yenilemeye başladı. Nükleer bomba bir adım uzakta.

Dini lider bu eşiği aşmaya karar verdiğinde, İsrail ya da ABD’nin onu güç kullanarak durdurma niyetinde olduğuna inanmak için çok az neden var.

Bu durumda Hamaney, Humeyni’nin yapamadığını yapmış; devrimin, baş düşmanı ABD’ye karşı hayatta kalmasını sağlamış ve Ortadoğu’yu 44 yıllık çabanın ardından İran’ın hâkim güç olduğu bir bölgeye dönüştürmüş olacak.”

Bu yazı ilk kez 15 Eylül 2023’te yayımlanmıştır.

 

Reuel Marc Gerecht ve Ray Takeyh’in Foreign Affairs internet sitesinde yayımlanan “Iran’s New Patrons” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-new-patrons

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x