İran’ın zafer iddiası ne kadar gerçekçi?

ABD ve İsrail’in ağır saldırılarına rağmen ayakta kalan İran yönetimi, şimdi Washington’u Basra Körfezi’nden çıkarmayı ve bölgesel güç dengelerini değiştirmeyi hedefliyor. Ekonomik yıkıma ve askerî kayıplara rağmen Tahran neden kendisini kazanan taraf olarak görüyor? İran’ın direnme kapasitesi, ABD’nin bölgedeki varlığını sona erdirmeye yetecek mi?

ABD ile İsrail’in orantısız saldırılarına rağmen ayakta kalmayı başaran İran rejimi, halkın saldırılar karşısında kenetlenmesinin de etkisiyle Washington ile barışın ön koşulunu ABD’nin Körfez’deki askerî varlığına son vermek olarak belirliyor. İran bu isteğinde ne kadar gerçekçi?

Iran Reframed: Anxieties of Power in the Islamic Republic kitabının yazarı antropolog Narges Bajoghli ile Iran’s Grand Strategy: A Political History kitabının yazarı uluslararası ilişkiler profesörü Vali Nasr, Foreign Affairs dergisindeki ortak makalelerinde İran’ın iddialarını inceliyor.

Yazılardan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

İran gerçekten kazanabileceğine inanıyor mu?

“Trump yönetimi, aylar süren yoğun bombardımana rağmen İran’ı teslim olmaya zorlayamadı. Müzakerelerde de Tahran’ın iradesini kıramadı. Buna karşın Washington, yeni yaptırımlar ve deniz ablukasıyla İran’ın dış ticaretini kısıtlayarak rejimi taviz vermeye ya da çökmeye zorlayabileceğini düşünüyor.

Tahran ise kendisini yenilgiye uğramış görmüyor. İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşılık vererek Amerikan askerî üslerine zarar verdi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksattı. Halk ağır ekonomik bedeller ödese de ülkenin savunulması gerektiği düşüncesi farklı kesimleri bir araya getirdi.

İran yönetiminin hedefleri açık: ABD güçlerini Basra Körfezi’nden çıkarmak, yaptırımları kaldırmak ve Washington’u İran’ın büyük bir güç olduğunu kabullenmeye zorlamak. Tahran’ın zafer teorisi, doğrudan askerî üstünlük kurmaktan çok direnerek ABD’ye yeterince yüksek maliyet yüklemeye dayanıyor. İran, Amerikan askerî varlığının ve ekonomik baskı politikasının Washington açısından sürdürülemez hâle gelmesini sağlamayı amaçlıyor.

Saldırılar İran toplumunu neden birleştirdi?

ABD ve İsrail’in aylar süren bombardımanları İran’ın sanayisine ve altyapısına ağır zarar verdi; işsizliği ve yoksulluğu artırdı. Buna rağmen Washington’un stratejik hedeflerine ulaşamadığı görülüyor. Eski dini lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin kitlesel bir hükûmet karşıtı ayaklanmaya yol açacağı beklentisi de gerçekleşmedi. Aksine, Hamaney’in destekçileri sokaklara çıktı; farklı siyasi görüşlerden İranlılar da ülkenin savunulması gerektiği düşüncesinde buluştu.

Bu milliyetçi dalga, İranlıların rejimi desteklediği anlamına gelmiyor. Halkın önemli bir bölümü yönetimden hâlâ hoşnutsuz. Ancak ABD’nin İran şehirlerine yönelik saldırıları ve Başkan Donald Trump’ın ülkenin medeniyetini yok etme tehditleri, Washington’a duyulan öfkeyi büyüttü. Birçok İranlı, kendi yönetimine karşı olsa bile ülkesinin yabancı bir güç tarafından yıkılmasını kabul etmiyor.

Araştırmacıların farklı siyasi görüşlerden İranlılarla yaptıkları görüşmeler de bu değişimi ortaya koyuyor. Uzun yıllardır muhalif olan bazı kişiler, ABD’nin özgürlük ve demokrasi vaatlerine duydukları güvenin savaşla birlikte sarsıldığını anlatıyor. İranlılar geleceklerinden kaygılı olsalar da savaşı bir kurtuluş olarak görmüyor. Bu durum, rejime karşı yeni bir kitlesel ayaklanma ihtimalini azaltıyor.

Ekonomik baskı neden beklenen sonucu vermiyor?

Washington, ekonomik acı derinleştikçe İran halkının yönetimini devireceğini ya da rejimin ABD’nin taleplerine boyun eğeceğini düşünüyor. Ancak İran, yaklaşık 15 yıldır yaptırımlara dayanabilecek bir ekonomi geliştirmeye çalışıyor. Komşu ülkelerle ticari ilişkilerini güçlendirdi ve gıda alanında büyük ölçüde kendi kendine yeterli hâle geldi.

Enflasyon yüksek, ekonomi zor durumda ve halk geleceğinden endişeli. Buna karşın ülke genelinde ciddi mal ve hizmet kıtlıkları yaşanmaması, ekonomik baskının kısa sürede rejimi çökerteceği varsayımını zayıflatıyor.

Bu, İran toplumunun ekonomik durumdan memnun olduğu anlamına gelmiyor. İnsanlar fiyatların düşmesini, normal hayatın geri dönmesini ve geleceğe daha güvenle bakabilmeyi istiyor. Ancak ABD-İsrail saldırılarını ülkelerine yönelik bir tehdit olarak değerlendirdikleri için ekonomik sıkıntıların sorumluluğunu yalnızca kendi yönetimlerine yüklemiyorlar. Savaşın yarattığı milliyetçilik, siyasi ayrımları da bulanıklaştırdı. Dolayısıyla savaş, rejimi zayıflatmak yerine iç siyasi dayanışmayı güçlendirmiş durumda.

İran yönetimi hangi stratejide birleşiyor?

Savaşın ardından İran yönetiminde sertlik yanlılarının ağırlığı arttı. Yeni dini lider Mücteba Hamaney’in önemli görevlere getirdiği isimler arasında Devrim Muhafızları’yla bağlantılı kişiler bulunuyor. Bu kesim, yeni saldırıları önlemenin yolunun her türlü provokasyona kararlı biçimde karşılık vermekten geçtiğini savunuyor. ABD’nin iki kez müzakereler sürerken İran’a saldırmasını ve haziranda imzaladığı mutabakat zaptından geri çekilmesini, Washington’a güvenilemeyeceğinin kanıtı olarak gösteriyor.

Daha ılımlı isimler ise diplomatik çözüm arayışının sürdürülmesini istiyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif bu yaklaşımı temsil ediyor. Ancak iki kesim arasındaki temel fark, İran’ın teslim olup olmaması değil, hedeflerine hangi yoldan ulaşacağı.

Ilımlılar ekonomik rahatlamaya öncelik verirken sertlik yanlıları askerî ve ekonomik baskının artırılmasını savunuyor. Her iki kesim de ABD’nin yaptırımları kaldırmasını, İran’ın dondurulmuş varlıklarını serbest bırakmasını ve yeni saldırılardan vazgeçmesini ve tazminat ödemesini istiyor. Tahran, Washington’un bu koşulları kabul etmesini ancak savaşın maliyetini artırarak sağlayabileceğine inanıyor. İran yönetiminin farklı kanatları arasında yöntem konusunda görüş ayrılıkları bulunsa da ülkenin teslim olmaması gerektiği konusunda önemli bir uzlaşma var.

ABD Körfez’den çekilmeye zorlanabilir mi?

İran, çatışmanın yeniden başlaması hâlinde saldırılarını yalnızca kendi yakın çevresiyle sınırlı tutmayabilir. Ürdün, Suriye ve Körfez ülkelerindeki Amerikan askerî tesislerini hedef alması, Washington’un bölgedeki operasyonlarının maliyetini yükseltmeyi amaçlıyor.

Bu saldırılar ABD’yi askerî kaynaklarını başka bölgelere kaydırmaya zorlarken Körfez ülkelerinin de Amerikan güvenlik şemsiyesine duyduğu güveni sorgulamasına yol açıyor. İran’ın ABD’yi bölgeden tamamen çıkarması pek olası görünmese de müttefiklerinin Washington’a bağlılığını zayıflatması, Amerikan askerî varlığının azalmasına katkıda bulunabilir.

Tahran, Körfez ülkelerine de açık bir mesaj veriyor: ABD’nin askerî operasyonlarına destek vermenin bedeli olabilir. İran, kendi topraklarına yönelik saldırılara yardım ettiğinden şüphelendiği ülkelerin altyapısını hedef alarak bu ülkeleri Washington ile ilişkilerini yeniden değerlendirmeye zorluyor. Böylece ABD’nin bölgedeki varlığını yalnızca askerî açıdan değil, siyasi ve diplomatik açıdan da zayıflatmayı amaçlıyor.

İran enerji piyasaları üzerinden baskı kurabilir mi?

Tahran’ın ikinci önemli aracı enerji piyasaları. Katar’daki Ras Laffan doğalgaz tesisleri[1] ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki petrol altyapısı gibi hedeflere yönelik saldırılar, enerji arzını ve fiyatları etkileyerek ABD üzerindeki ekonomik baskıyı artırmayı amaçlıyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilere yönelik tehditler de aynı stratejinin parçası.

İran, petrol ve doğalgaz fiyatlarını yükselterek yalnızca bölge ülkelerine değil, küresel ekonomiye de maliyet yükleyebileceğini düşünüyor. Washington’un deniz yollarını açık tutmak için yürüttüğü askerî operasyonlar önemli kaynaklar gerektiriyor. Bu operasyonların uzun süre devam ettirilmesinin ABD açısından giderek daha pahalı hâle gelmesi, Tahran’ın hesabının temel unsurlarından biri.

Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol mücadelesi bu nedenle savaşın en kritik cephelerinden biri. Boğazın kapanması veya deniz trafiğinin ciddi biçimde aksaması, enerji arzının yanı sıra gübre ve diğer sanayi girdilerinin tedarikini de etkileyebilir. Böyle bir durum, savaşın maliyetini çatışmanın taraflarının çok ötesine taşıyabilir.

İran’ın bölgesel müttefikleri ne kadar etkili?

İran’ın bölgesel müttefikleri, baskının farklı cephelere yayılmasına yardımcı oluyor. Irak’taki İran yanlısı silahlı gruplar ve Yemen’deki Husiler, enerji altyapısını ve deniz ticaretini hedef alarak çatışmanın etkilerini bölge geneline yayıyor. Bu saldırılar, İran’ın Lübnan ve Suriye’deki nüfuzu zayıflamış olsa da bölgesel ağının bütünüyle etkisiz hâle gelmediğini gösteriyor.

Suudi Arabistan’ın petrolünü Kızıldeniz’e taşıyan boru hatlarının ve Körfez’deki enerji tesislerinin hedef alınması, küresel petrol arzı açısından da risk yaratıyor. Husilerin Babülmendep Boğazı çevresindeki faaliyetleri ise Kızıldeniz üzerinden yürütülen uluslararası ticareti tehdit ediyor.

Bu tablo, İran’ın stratejisinin yalnızca kendi askerî kapasitesine dayanmadığını ortaya koyuyor. Tahran, bölgesel müttefiklerinin faaliyetleri sayesinde çatışmanın coğrafi kapsamını genişletebiliyor ve rakiplerinin aynı anda birden fazla noktada kaynak ayırmasını gerektiren bir baskı oluşturabiliyor.

İran büyük güç statüsüne ulaşabilir mi?

Tahran, savaşın ardından kendisini köşeye sıkışmış değil, uluslararası alanda daha fazla ağırlık kazanmış bir ülke olarak görüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS toplantılarında İran heyetine gösterilen ilgiyi de bu algının göstergesi olarak değerlendiriyor.

Ancak askerî kayıplar, altyapı hasarı ve ekonomik sıkıntılar ortada. İran’ın savaş sırasında elde ettiğini düşündüğü avantajları kalıcı diplomatik ve ekonomik kazanımlara dönüştürmesi gerekiyor. Bunun için de yalnızca direnmesi değil, savaş sonrasında sürdürülebilir bir düzen kurabilmesi şart.

Tahran yönetimi, halkın zafer getirecekse ekonomik sıkıntılara katlanmaya hazır olduğuna inanıyor. Yönetici seçkinlerin ortak bir strateji etrafında birleşmesi de bu güveni pekiştiriyor. İran’ın hesabı, taviz vermeden direnmeye devam ederek ABD’yi geri adım atmaya zorlamak.

Bunun başarıya ulaşıp ulaşmayacağı belirsiz. İran, ABD’yi Basra Körfezi’nden tamamen çıkarmak gibi son derece iddialı bir hedef belirlemiş durumda. Buna karşılık savaş, Washington’un askerî üstünlüğünün tek başına siyasi sonuç almaya yetmediğini gösterdi. İran’ın asıl sınavı, savaş sırasında elde ettiğini düşündüğü avantajları kalıcı kazanımlara dönüştürüp dönüştüremeyeceği olacak.”

Bu yazı ilk kez 16 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Narges Bajoghli ile Vali Nasr’ın Foreign Affairs’te yayımlanan “Iran’s Theory of Victory” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz. https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-theory-victory

[1] Ras Laffan: Katar’ın kuzeydoğusunda bulunan, ülkenin doğalgaz üretimi ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatı açısından kritik öneme sahip sanayi ve enerji merkezi.-da

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İran’ın zafer iddiası ne kadar gerçekçi?

ABD ve İsrail’in ağır saldırılarına rağmen ayakta kalan İran yönetimi, şimdi Washington’u Basra Körfezi’nden çıkarmayı ve bölgesel güç dengelerini değiştirmeyi hedefliyor. Ekonomik yıkıma ve askerî kayıplara rağmen Tahran neden kendisini kazanan taraf olarak görüyor? İran’ın direnme kapasitesi, ABD’nin bölgedeki varlığını sona erdirmeye yetecek mi?

ABD ile İsrail’in orantısız saldırılarına rağmen ayakta kalmayı başaran İran rejimi, halkın saldırılar karşısında kenetlenmesinin de etkisiyle Washington ile barışın ön koşulunu ABD’nin Körfez’deki askerî varlığına son vermek olarak belirliyor. İran bu isteğinde ne kadar gerçekçi?

Iran Reframed: Anxieties of Power in the Islamic Republic kitabının yazarı antropolog Narges Bajoghli ile Iran’s Grand Strategy: A Political History kitabının yazarı uluslararası ilişkiler profesörü Vali Nasr, Foreign Affairs dergisindeki ortak makalelerinde İran’ın iddialarını inceliyor.

Yazılardan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

İran gerçekten kazanabileceğine inanıyor mu?

“Trump yönetimi, aylar süren yoğun bombardımana rağmen İran’ı teslim olmaya zorlayamadı. Müzakerelerde de Tahran’ın iradesini kıramadı. Buna karşın Washington, yeni yaptırımlar ve deniz ablukasıyla İran’ın dış ticaretini kısıtlayarak rejimi taviz vermeye ya da çökmeye zorlayabileceğini düşünüyor.

Tahran ise kendisini yenilgiye uğramış görmüyor. İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşılık vererek Amerikan askerî üslerine zarar verdi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksattı. Halk ağır ekonomik bedeller ödese de ülkenin savunulması gerektiği düşüncesi farklı kesimleri bir araya getirdi.

İran yönetiminin hedefleri açık: ABD güçlerini Basra Körfezi’nden çıkarmak, yaptırımları kaldırmak ve Washington’u İran’ın büyük bir güç olduğunu kabullenmeye zorlamak. Tahran’ın zafer teorisi, doğrudan askerî üstünlük kurmaktan çok direnerek ABD’ye yeterince yüksek maliyet yüklemeye dayanıyor. İran, Amerikan askerî varlığının ve ekonomik baskı politikasının Washington açısından sürdürülemez hâle gelmesini sağlamayı amaçlıyor.

Saldırılar İran toplumunu neden birleştirdi?

ABD ve İsrail’in aylar süren bombardımanları İran’ın sanayisine ve altyapısına ağır zarar verdi; işsizliği ve yoksulluğu artırdı. Buna rağmen Washington’un stratejik hedeflerine ulaşamadığı görülüyor. Eski dini lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin kitlesel bir hükûmet karşıtı ayaklanmaya yol açacağı beklentisi de gerçekleşmedi. Aksine, Hamaney’in destekçileri sokaklara çıktı; farklı siyasi görüşlerden İranlılar da ülkenin savunulması gerektiği düşüncesinde buluştu.

Bu milliyetçi dalga, İranlıların rejimi desteklediği anlamına gelmiyor. Halkın önemli bir bölümü yönetimden hâlâ hoşnutsuz. Ancak ABD’nin İran şehirlerine yönelik saldırıları ve Başkan Donald Trump’ın ülkenin medeniyetini yok etme tehditleri, Washington’a duyulan öfkeyi büyüttü. Birçok İranlı, kendi yönetimine karşı olsa bile ülkesinin yabancı bir güç tarafından yıkılmasını kabul etmiyor.

Araştırmacıların farklı siyasi görüşlerden İranlılarla yaptıkları görüşmeler de bu değişimi ortaya koyuyor. Uzun yıllardır muhalif olan bazı kişiler, ABD’nin özgürlük ve demokrasi vaatlerine duydukları güvenin savaşla birlikte sarsıldığını anlatıyor. İranlılar geleceklerinden kaygılı olsalar da savaşı bir kurtuluş olarak görmüyor. Bu durum, rejime karşı yeni bir kitlesel ayaklanma ihtimalini azaltıyor.

Ekonomik baskı neden beklenen sonucu vermiyor?

Washington, ekonomik acı derinleştikçe İran halkının yönetimini devireceğini ya da rejimin ABD’nin taleplerine boyun eğeceğini düşünüyor. Ancak İran, yaklaşık 15 yıldır yaptırımlara dayanabilecek bir ekonomi geliştirmeye çalışıyor. Komşu ülkelerle ticari ilişkilerini güçlendirdi ve gıda alanında büyük ölçüde kendi kendine yeterli hâle geldi.

Enflasyon yüksek, ekonomi zor durumda ve halk geleceğinden endişeli. Buna karşın ülke genelinde ciddi mal ve hizmet kıtlıkları yaşanmaması, ekonomik baskının kısa sürede rejimi çökerteceği varsayımını zayıflatıyor.

Bu, İran toplumunun ekonomik durumdan memnun olduğu anlamına gelmiyor. İnsanlar fiyatların düşmesini, normal hayatın geri dönmesini ve geleceğe daha güvenle bakabilmeyi istiyor. Ancak ABD-İsrail saldırılarını ülkelerine yönelik bir tehdit olarak değerlendirdikleri için ekonomik sıkıntıların sorumluluğunu yalnızca kendi yönetimlerine yüklemiyorlar. Savaşın yarattığı milliyetçilik, siyasi ayrımları da bulanıklaştırdı. Dolayısıyla savaş, rejimi zayıflatmak yerine iç siyasi dayanışmayı güçlendirmiş durumda.

İran yönetimi hangi stratejide birleşiyor?

Savaşın ardından İran yönetiminde sertlik yanlılarının ağırlığı arttı. Yeni dini lider Mücteba Hamaney’in önemli görevlere getirdiği isimler arasında Devrim Muhafızları’yla bağlantılı kişiler bulunuyor. Bu kesim, yeni saldırıları önlemenin yolunun her türlü provokasyona kararlı biçimde karşılık vermekten geçtiğini savunuyor. ABD’nin iki kez müzakereler sürerken İran’a saldırmasını ve haziranda imzaladığı mutabakat zaptından geri çekilmesini, Washington’a güvenilemeyeceğinin kanıtı olarak gösteriyor.

Daha ılımlı isimler ise diplomatik çözüm arayışının sürdürülmesini istiyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif bu yaklaşımı temsil ediyor. Ancak iki kesim arasındaki temel fark, İran’ın teslim olup olmaması değil, hedeflerine hangi yoldan ulaşacağı.

Ilımlılar ekonomik rahatlamaya öncelik verirken sertlik yanlıları askerî ve ekonomik baskının artırılmasını savunuyor. Her iki kesim de ABD’nin yaptırımları kaldırmasını, İran’ın dondurulmuş varlıklarını serbest bırakmasını ve yeni saldırılardan vazgeçmesini ve tazminat ödemesini istiyor. Tahran, Washington’un bu koşulları kabul etmesini ancak savaşın maliyetini artırarak sağlayabileceğine inanıyor. İran yönetiminin farklı kanatları arasında yöntem konusunda görüş ayrılıkları bulunsa da ülkenin teslim olmaması gerektiği konusunda önemli bir uzlaşma var.

ABD Körfez’den çekilmeye zorlanabilir mi?

İran, çatışmanın yeniden başlaması hâlinde saldırılarını yalnızca kendi yakın çevresiyle sınırlı tutmayabilir. Ürdün, Suriye ve Körfez ülkelerindeki Amerikan askerî tesislerini hedef alması, Washington’un bölgedeki operasyonlarının maliyetini yükseltmeyi amaçlıyor.

Bu saldırılar ABD’yi askerî kaynaklarını başka bölgelere kaydırmaya zorlarken Körfez ülkelerinin de Amerikan güvenlik şemsiyesine duyduğu güveni sorgulamasına yol açıyor. İran’ın ABD’yi bölgeden tamamen çıkarması pek olası görünmese de müttefiklerinin Washington’a bağlılığını zayıflatması, Amerikan askerî varlığının azalmasına katkıda bulunabilir.

Tahran, Körfez ülkelerine de açık bir mesaj veriyor: ABD’nin askerî operasyonlarına destek vermenin bedeli olabilir. İran, kendi topraklarına yönelik saldırılara yardım ettiğinden şüphelendiği ülkelerin altyapısını hedef alarak bu ülkeleri Washington ile ilişkilerini yeniden değerlendirmeye zorluyor. Böylece ABD’nin bölgedeki varlığını yalnızca askerî açıdan değil, siyasi ve diplomatik açıdan da zayıflatmayı amaçlıyor.

İran enerji piyasaları üzerinden baskı kurabilir mi?

Tahran’ın ikinci önemli aracı enerji piyasaları. Katar’daki Ras Laffan doğalgaz tesisleri[1] ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki petrol altyapısı gibi hedeflere yönelik saldırılar, enerji arzını ve fiyatları etkileyerek ABD üzerindeki ekonomik baskıyı artırmayı amaçlıyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilere yönelik tehditler de aynı stratejinin parçası.

İran, petrol ve doğalgaz fiyatlarını yükselterek yalnızca bölge ülkelerine değil, küresel ekonomiye de maliyet yükleyebileceğini düşünüyor. Washington’un deniz yollarını açık tutmak için yürüttüğü askerî operasyonlar önemli kaynaklar gerektiriyor. Bu operasyonların uzun süre devam ettirilmesinin ABD açısından giderek daha pahalı hâle gelmesi, Tahran’ın hesabının temel unsurlarından biri.

Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol mücadelesi bu nedenle savaşın en kritik cephelerinden biri. Boğazın kapanması veya deniz trafiğinin ciddi biçimde aksaması, enerji arzının yanı sıra gübre ve diğer sanayi girdilerinin tedarikini de etkileyebilir. Böyle bir durum, savaşın maliyetini çatışmanın taraflarının çok ötesine taşıyabilir.

İran’ın bölgesel müttefikleri ne kadar etkili?

İran’ın bölgesel müttefikleri, baskının farklı cephelere yayılmasına yardımcı oluyor. Irak’taki İran yanlısı silahlı gruplar ve Yemen’deki Husiler, enerji altyapısını ve deniz ticaretini hedef alarak çatışmanın etkilerini bölge geneline yayıyor. Bu saldırılar, İran’ın Lübnan ve Suriye’deki nüfuzu zayıflamış olsa da bölgesel ağının bütünüyle etkisiz hâle gelmediğini gösteriyor.

Suudi Arabistan’ın petrolünü Kızıldeniz’e taşıyan boru hatlarının ve Körfez’deki enerji tesislerinin hedef alınması, küresel petrol arzı açısından da risk yaratıyor. Husilerin Babülmendep Boğazı çevresindeki faaliyetleri ise Kızıldeniz üzerinden yürütülen uluslararası ticareti tehdit ediyor.

Bu tablo, İran’ın stratejisinin yalnızca kendi askerî kapasitesine dayanmadığını ortaya koyuyor. Tahran, bölgesel müttefiklerinin faaliyetleri sayesinde çatışmanın coğrafi kapsamını genişletebiliyor ve rakiplerinin aynı anda birden fazla noktada kaynak ayırmasını gerektiren bir baskı oluşturabiliyor.

İran büyük güç statüsüne ulaşabilir mi?

Tahran, savaşın ardından kendisini köşeye sıkışmış değil, uluslararası alanda daha fazla ağırlık kazanmış bir ülke olarak görüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS toplantılarında İran heyetine gösterilen ilgiyi de bu algının göstergesi olarak değerlendiriyor.

Ancak askerî kayıplar, altyapı hasarı ve ekonomik sıkıntılar ortada. İran’ın savaş sırasında elde ettiğini düşündüğü avantajları kalıcı diplomatik ve ekonomik kazanımlara dönüştürmesi gerekiyor. Bunun için de yalnızca direnmesi değil, savaş sonrasında sürdürülebilir bir düzen kurabilmesi şart.

Tahran yönetimi, halkın zafer getirecekse ekonomik sıkıntılara katlanmaya hazır olduğuna inanıyor. Yönetici seçkinlerin ortak bir strateji etrafında birleşmesi de bu güveni pekiştiriyor. İran’ın hesabı, taviz vermeden direnmeye devam ederek ABD’yi geri adım atmaya zorlamak.

Bunun başarıya ulaşıp ulaşmayacağı belirsiz. İran, ABD’yi Basra Körfezi’nden tamamen çıkarmak gibi son derece iddialı bir hedef belirlemiş durumda. Buna karşılık savaş, Washington’un askerî üstünlüğünün tek başına siyasi sonuç almaya yetmediğini gösterdi. İran’ın asıl sınavı, savaş sırasında elde ettiğini düşündüğü avantajları kalıcı kazanımlara dönüştürüp dönüştüremeyeceği olacak.”

Bu yazı ilk kez 16 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Narges Bajoghli ile Vali Nasr’ın Foreign Affairs’te yayımlanan “Iran’s Theory of Victory” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz. https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-theory-victory

[1] Ras Laffan: Katar’ın kuzeydoğusunda bulunan, ülkenin doğalgaz üretimi ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatı açısından kritik öneme sahip sanayi ve enerji merkezi.-da

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x