Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırıları ve ardından İran’ın gerçekleştirdiği doğrudan saldırılar, İsrail’in iç dengelerini derinden sarstı. Bu saldırılarla birlikte Siyonizmin dünyadaki bütün Yahudilere güvenli bir yurt sağlama vaadi de ilk kez bu ölçüde sorgulanır hâle geldi. Yaşanan sarsıntının siyasi faturası ise doğrudan Başbakan Benyamin Netanyahu’ya kesildi ve kamuoyunun büyük bölümü, ülkenin güvenliğini sağlayamamasından onu sorumlu tutuyor. Son anketlere bakıldığında bu öfkenin seçmen tercihlerine yansıdığı ve Netanyahu’nun yenilgi ihtimalinin giderek güçlendiği görülüyor.
İsrailliler sandık başına giderken asıl tartışma, Netanyahu dönemi kapandığında ülkenin rotasının gerçekten değişip değişmeyeceği üzerinde yoğunlaşıyor. Ancak seçim aritmetiği, derinleşen toplumsal fay hatları ve sağın güvenlik uzlaşısı birlikte düşünüldüğünde, değişimin sınırlarını lider değişikliğinden çok daha derin bir yapının çizdiği görülüyor. 27 Ekim’de 120 sandalyeli Knesset için yapılacak seçim, bir yandan İsrail tarihinde en uzun süre görev yapan başbakan hakkında verilecek son karar, öte yandan savaş yıllarında biçimlenen dış politika anlayışının oylanması anlamına geliyor.
İsrail’i 50 yıldır yöneten sağ blok
İsrail’de bugün karşımıza çıkan siyasi tablo anlık bir yönelişin sonucu sayılamaz, arkasında yarım yüzyıla yayılan yapısal bir dönüşüm var. 1948’den 1977’ye kadar seçimleri büyük ölçüde David Ben-Gurion önderliğinde devletin kuruluşuna öncülük eden sosyalist Siyonist Mapai (Eretz İsrail İşçi Partisi) ve onun 1968’de diğer işçi partileriyle birleşmesinden doğan İşçi Partisi başta olmak üzere sol partiler kazandı ve bu dönemde dinî söylem siyasette belirleyici bir güç değildi. Bu denge, İsrail siyasetinde “Mahapah” (dönüm noktası) olarak anılan 1977 seçimiyle tersine döndü ve o tarihten bu yana iktidar, neredeyse kesintisiz biçimde sağ blokun elinde kaldı. Blokun revizyonist ve dinî Siyonist bileşenleri, Filistin meselesinde de bölgesel nüfuz konusunda da yayılmacı ve uzlaşmaya kapalı ortak bir çizgide buluşuyor.
Sağ blok, birbirinden farklı kökenlere sahip üç akımın üzerinde yükseliyor. Bunların ilki olan Likud Partisi, Menahem Begin önderliğinde 1948’de revizyonist silahlı örgüt Irgun’un siyasi devamı olarak kurulan Herut (Özgürlük) Partisi’nin diğer sağ partilerle birleşmesiyle 1973’te kuruldu. Parti, Filistinlilere yönelik her türlü şiddeti meşru gören Ze’ev Jabotinsky’nin revizyonist Siyonizm mirasını taşıyor ve o tarihten bu yana bütün sağ hükûmetlerin omurgasını oluşturuyor.
İkinci akımı oluşturan Haredi (ultra-Ortodoks) partiler Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği, sandalye sayılarının çok üzerinde bir ağırlık taşıyor ve hükûmetlerin ömrünü çoğu zaman onlar belirliyor. Blokun en pragmatik ve vazgeçilmez ortakları da bu partiler oldu. Aslında ideolojik olarak Siyonizme mesafeli duran bu partiler, kendi cemaatlerinin çıkarlarını gözeten bir pazarlık mantığıyla koalisyonlara destek verdi ve son 20 yılda sağ blokla bütünleşti.
Üçüncü akım olan Dinî Siyonizm ise Filistin ve yerleşim politikalarının ideolojik yönünü belirledi. Bu akımın kökleri, 1956’da kurulan ve İbranice kısaltmasıyla Mafdal olarak bilinen Ulusal Dinî Parti’ye uzanıyor. Dinî Yahudilik ile Siyonist devlet fikrini bir araya getiren parti, İsrail’in ilk yıllarında İşçi Partisi hükûmetlerinin ılımlı bir ortağıydı. Ancak 1967 Savaşı’nda işgal edilen toprakları ilahî bir vaadin gerçekleşmesi olarak gören yerleşimci hareketin siyasi sözcüsü hâline geldi. Bu gelenek 2008’de Yahudi Evi çatısı altına girdi ve 2022’de Bezalel Smotrich’in Dinî Siyonizm Partisi’nin başını çektiği listeyle en güçlü dönemini yaşadı.
Bu sürecin en radikal noktası, Netanyahu’nun Aralık 2022’de kurduğu kabine oldu. Kabine, Likud ile dinî kurumlara kaynak aktarılmasını talep eden Haredi partilerin yanında Smotrich’in partisi, Itamar Ben-Gvir’in Kahanist Yahudi Gücü (Otzma Yehudit) ve Avi Maoz’un aşırı muhafazakâr Noam partisinden oluşan aşırı sağcı yerleşimci kanadı da hükûmete taşıdı. Bu kanat, Filistinlilere ne egemenlik ne de yaşam hakkı tanıyan maksimalist bir anlayışı temsil ediyordu. Ben-Gvir’in öncüsü Haham Meir Kahane, İsrail ölçütlerine göre bile ırkçı kabul edilen bir isimdi. Kahane’nin Kach partisi 1984’te Knesset’e girmiş, 1988’de ırkçılığı kışkırttığı gerekçesiyle seçimlerden men edilmiş ve 1994’te terör örgütü ilan edilmişti. Bugün ise aynı çizgi geniş bir meşruiyet kazanmış durumda ve Kahane’nin izinden giden Ben-Gvir, Ulusal Güvenlik Bakanı olarak kabinede oturuyor. Knesset’in fiilen yalnızca Filistinlilere uygulanacak idam yasasını kabul etmesinden kısa süre sonra, Mayıs 2026’daki 50. yaş gününü altın bir idam ilmeğiyle süslenmiş pastayla kutlayan Ben-Gvir, bu ırkçı çizginin bugün ne kadar pervasızca sergilenebildiğini gösteriyor.
Sağın yükselişi, solun daralan hareket alanı
Kendi siyasi geleceğini her şeyin üstünde tutan Netanyahu, bu isimlere daha önce görülmemiş bakanlık yetkileri verdi ve onları siyasi olarak korudu. Bu nedenle Netanyahu hükûmeti, sağın onlarca yıl boyunca inşa ettiği piramidin zirvesidir ve münferit bir sapma olarak görülemez. Likud bu partilerle hiçbir seçimde ortak liste kurmadı. Buna karşın Netanyahu, kendi kampının oylarının baraj altında kalıp boşa gitmemesi için bu partilerin kendi aralarında birleşmesine bizzat aracılık etti. 2021’de sağladığı anlaşma, Yahudi Gücü, Smotrich’in partisi ve Noam’ı tek listede buluşturdu; bu liste 2022’de 14 sandalye kazandı. Netanyahu 2026’da aynı formülü yeniden denedi, ancak bu kez sonuç alamadı.
Sağın bu yükselişi, solun hareket alanını da daralttı. 1970’lerin sonlarından bu yana sol bir koalisyonun iktidara gelmesi neredeyse imkânsız hâle geldi. Bu dönemde sol, iktidara yalnızca İzak Rabin’in 1992’de ve Ehud Barak’ın 1999’da kurduğu kısa ömürlü kabinelerle gelebildi. 2001’den bu yana ise solun başını çektiği tek bir hükûmet kurulmadı. Üstelik bu kabineler bile ayakta kalabilmek için dinî partilerin desteğine ihtiyaç duydu.
Netanyahu karşıtı cephe
Bu tablo, mevcut iktidar blokunun karşısındaki Netanyahu karşıtı cephenin de büyük ölçüde sağdan beslenmesini açıklıyor. Bu cepheyi bir arada tutan, ortak bir vizyondan çok Netanyahu’nun şahsına yönelik itirazdır. Cephenin öne çıkan isimleri eski Başbakan Naftali Bennett, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ve Yeş Atid lideri olarak ana muhalefeti yöneten Yair Lapid. Bennett ile Eisenkot’un seçime ayrı listelerle girmesi ise bu yapının ne kadar kırılgan olduğunu daha başından gösteriyor.
Bennett, Nisan 2026’da Lapid’in partisiyle anlaştı ve kendi liderliğindeki “Birlikte” (Beyachad) ittifakını kurdu. Kipa takan Modern Ortodoks bir Yahudi olan Bennett, yerleşimcilerin çatı örgütü Yeşa Konseyi’nin başkanlığından siyasete girdi; ardından Dinî Siyonizmin öncü partisi Yahudi Evi’nin liderliğini üstlendi ve 2021’de İsrail’in dinî kurallara bağlı ilk başbakanı oldu. Bennett, dinî kimliğinden ödün vermeden seküler seçmene de seslenen bir sağ siyaset izliyor ve güvenliği gerekçe göstererek Filistin devleti fikrini kesin biçimde reddediyor.
İttifakta ikinci sırada kalmayı kabul etmeyen Eisenkot ise Eylül 2026’da merkezdeki Yaşar Partisi’yle ayrı bir liste çıkardı. Eisenkot’un askerî geçmişindeki en belirleyici miras, 2008’de Lübnan’a karşı geliştirilen “Dahiye Doktrini”dir. Orantısız güç kullanımını ve sivil altyapının tahribini meşrulaştıran bu doktrinin mimarı bizzat eski genelkurmay başkanı Eisenkot’tur. Yaşar’ın kadroları büyük ölçüde seküler olmakla birlikte listesinde Dinî Siyonist adaylar da bulunuyor. Eisenkot’un seçimden sonra birlikte hareket etmesi beklenen partilerden biri de Avigdor Liberman’ın İsrail Evimiz partisi. Seküler milliyetçi çizgideki bu parti, daha çok eski Sovyetler Birliği’nden gelen göçmenlerle özdeşleşiyor. Ancak “seküler” etiketi Liberman’ın Filistinlilere bakışını yumuşatmıyor. Liberman, 2015 seçim kampanyasında devlete sadakat göstermeyen Arap vatandaşların kafasının baltayla kesilmesi gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitti. Adını taşıyan plan ise Arap nüfusun yoğun yaşadığı bölgeleri sınır dışına bırakarak bu insanları İsrail vatandaşlığından çıkarmayı öneriyor.
Seçim sonucuna dair olası senaryolar
Muhalefet liderleri ortak bir başbakan adayında uzlaşamadığı için blok içindeki asıl rekabet seçim sonrasına kalmış durumda. Yaşar, Birlikte, İsrail Evimiz ve Demokratlar, Eylül sonunda kampanya boyunca birbirlerini hedef almama ve seçimden sonra hükûmeti birlikte kurma sözü veren bir bildirge imzaladı. Cephe liderini henüz açıklamasa da en güçlü başbakan adayı olarak Eisenkot görülüyor. Bu rekabetin sonucunu da sandıktan çıkacak sandalye sayıları belirleyecek. Çünkü İsrail’de başbakan doğrudan seçilmiyor ve hükûmet kurabilmek için Knesset’in 120 üyesinden en az 61’inin desteği gerekiyor. Seçim öncesi son tahminler, Yaşar’ı 22-23 sandalyeyle birinci, Likud’u ise 19-21 sandalyeyle ikinci sırada gösteriyor. Bloklar açısından bakıldığında Yaşar’ın da yer aldığı Netanyahu karşıtı Siyonist cephe 52, Likud’un başını çektiği koalisyon 50, Arap partileri yaklaşık 13, diğer partiler ise 5 sandalyede görünüyor.
Kâğıt üzerinde muhalefet ile Arap partilerinin toplamı 65 sandalyeyle çoğunluğa ulaşıyor. Ancak muhalefetin, ister onları hükûmete ortak ederek ister dışarıdan destek alarak olsun, Arap partilerine dayanması pek olası görünmüyor. Çünkü muhalefetin kendi içindeki sağ kanat, bu partilerin desteğini meşru saymıyor ve bu tutum, sayısal çoğunluğun iktidara dönüşmesini engelliyor. Ra’am lideri Mansur Abbas, 2021’de Bennett hükûmetine katıldığı gibi bu kez de muhalefetin kuracağı koalisyona destek vermeye hazır olduğunu belirtti; Eisenkot başta olmak üzere muhalefet liderlerinin çoğu ise böyle bir ortaklığı dışlıyor. Ortak Liste ise güven oylamasında hükûmete karşı oy kullanmayarak dışarıdan destek verebileceğini açıkladı. Karşılığında Filistin devletine giden yolun açılmasını ve organize suçla mücadele edilmesini istiyor. Yani Netanyahu kalsa da gitse de makul görünen senaryoların neredeyse hiçbiri, İsrail’in dış politikasında ciddi bir değişime işaret etmiyor.
Netanyahu giderse İsrail’in Filistin politikası değişir mi?
Hem İsrail kamuoyunda hem de yabancı başkentlerde, Netanyahu’nun gidişiyle birlikte Gazze, Batı Şeria, İran ve bölgesel ittifaklar konusunda daha sakin bir döneme girileceği yönünde yaygın bir beklenti var. Ancak bu beklenti, İsrail siyasetinin temelinde yatan ve neredeyse her meseleyi bir güvenlik sorununa dönüştüren “aşırı güvenlikleştirilmiş uzlaşıyı” gözden kaçırıyor. Muhalefeti barış yanlısı bir ittifak olarak görmek mümkün değil. Liderlerinin çoğu sağdan geliyor ve Netanyahu’yla ayrıştıkları nokta, devletin stratejik hedeflerinden çok onun yönetim tarzı. Netanyahu’nun ayrılması sembolik ve kurumsal açıdan elbette önemli olacaktır, fakat İsrail’in güvenlik mimarisi ve bölgesel politikası özünde aynı kalacaktır.
Bu sürekliliğin en açık görüldüğü alan Filistin politikasıdır. Bennett de Eisenkot da iki devletli çözümü reddediyor. Eisenkot’un askerî geçmişi, sahadaki yıkımın Netanyahu’nun kişisel acımasızlığından olduğu kadar kurumsal stratejiden de kaynaklandığını gösteriyor. Ben-Gvir ve Smotrich gibi provokatör isimlerin hükûmetten uzak kalması diplomatik dili yumuşatabilir, Batı’yla insani yardım konusundaki eşgüdümü de kolaylaştırabilir. Ancak Gazze üzerindeki denetim, Batı Şeria’daki ilhak baskısı ve oradaki askerî varlık olduğu gibi devam edecektir.
İran politikası değişir mi?
İran meselesi, İsrail siyasetinde sağdan merkeze uzanan uzlaşının en katı olduğu alandır. Netanyahu’dan sonra hangi hükûmet kurulursa kurulsun, Tahran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görmeye ve askerî seçeneği masada tutmaya devam edecek.
Bennett, mevcut yönetimi somut bir askerî plandan yoksun olmakla suçluyor. Başbakanlığı döneminde savunduğu “Ahtapot Doktrini”, İran’ın bölgedeki vekil güçleriyle uğraşmak yerine doğrudan ahtapotun başını, yani Tahran’ı hedef almayı öngörüyordu. Bennett’in İran’a bakışı, bu yönüyle Netanyahu’nunkinden de sistemli ve saldırgan bir çizgiye dayanıyor.
Eisenkot ise İran’daki rejimin çökmesini memnuniyetle karşılayacak olsa da bunun sadece askerî güçle sağlanabileceğinden kuşku duyuyor ve ancak Tahran’ın nükleer silah edinme yönünde adım atması hâlinde yeni bir saldırıyı destekleyeceğini belirtiyor. İki ismin tehdit algısı aynı.
Ayrıştıkları nokta, güç kullanımının zamanlaması, kapsamı ve Washington’la nasıl koordine edileceği. Yani Tahran açısından sandıktan çıkacak sonuç, saldırı ihtimalini ortadan kaldırmayacak, yalnızca bu saldırının hangi gerekçe ve hangi takvimle geleceğini belirleyecek.
ABD ile ilişkileri onarmak
Her iki isim de Netanyahu’nun İsrail’i askerî kararlarında bile Washington’a bağımlı hâle getirmesini “aşağılayıcı” buluyor.
Asıl kaygıları ise Netanyahu’nun Cumhuriyetçilerle kurduğu açık ittifakın, Demokratlar ve Amerikan kamuoyu arasında İsrail’e duyulan iki partili desteği aşındırmış olması.
Seçimden yaklaşık bir hafta önce ABD Başkanı Donald Trump’ın Netanyahu’yu açıkça desteklemesi ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in ertesi gün taraf tutmayı reddetmesi, bu ilişkinin İsrail’deki seçim kampanyasına doğrudan taşındığını gösterdi. Bu nedenle yeni bir hükûmetin ilk işlerinden biri bu ilişkiyi onarmak olacaktır.
Türkiye ile yeni sayfa açılır mı?
Türkiye ile yeni bir sayfa açılması ise sanıldığı kadar kolay olmayacak. Bennett, Şubat 2026’da Ankara hakkında bugüne kadarki en sert açıklamasını yaptı ve Türkiye’yi “yeni İran” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı İsrail’i kuşatmaya kararlı tehlikeli bir hasım olarak tanımlayan Bennett, Türkiye, Katar, Müslüman Kardeşler ve nükleer güç Pakistan’ın oluşturduğu, İsrail’e düşman bir Sünni kuşağın şekillendiğini öne sürdü.
Bennett Türkiye’yi ideolojik bir hasım olarak tanımlarken Eisenkot, Ankara’ya Suriye’deki askerî dengeler üzerinden bakıyor. Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu sınırlamak isteyen Eisenkot, ülkenin kuzeyinde küçük ve taktik bir Türk varlığını kabul edilebilir buluyor; ancak güneyde, İsrail sınırı yakınındaki kara birliklerini ve İsrail hava kuvvetlerinin hareket alanını daraltacak radar ve hava savunma sistemlerini kırmızı çizgi olarak görüyor.
Kısacası İsrail’i kim yönetirse yönetsin Ankara tehdit hanesine yazılmaya devam edecek. Gazze ve Kudüs’teki politikalar sürdükçe diplomatik dil yumuşasa bile Türkiye-İsrail ilişkilerinde yapısal bir iyileşmenin zemini oldukça dar kalacaktır.
Netanyahu’nun olası bir yenilgisi, Tel Aviv’den yükselen sert ve kışkırtıcı dili bir ölçüde yumuşatabilir, bölge başkentleriyle temas kurmayı da kolaylaştırabilir. Fakat bölge ülkeleri ve Türkiye açısından belirleyici olan söylem değil, sahadaki politikadır. Bu politikayı belirleyen ise Batı Şeria ve Gazze üzerindeki hâkimiyeti varoluşsal bir zorunluluk sayan ve dış tehditleri de aynı gözle okuyan devlet aklıdır ve bu akıl, koltuğa kim oturursa otursun çalışmaya devam edecektir. Bu yüzden bugün sandıktan yeni bir Ortadoğu ve Filistin politikası çıkmayacak. Çıkacak olan, aynı siyaseti kimin ve hangi ortaklarla yürüteceğidir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 27 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



