30 Ekim 2020’de hayatını kaybeden Mesut Yılmaz, 1980’lerin genç, 1990’ların popüler siyasetçisi… Turgut Özal’ın prensi olarak başlayıp dönemin en çalkantılı siyasi olaylarının merkezinde yer alan bir isim… Sakin, mesafeli hatta onu uzaktan tanıyanların “sert” diye tanımladıkları bir devlet adamı…
Türk siyasetine ne denli yön çizdiği tartışılsa da bir döneme damgasını vuran, daha çok koalisyon hükümetleri ile anılan ve Yüce Divan’da yargılanan ilk başbakan olan Yılmaz, kalabalık siyasi bir çevreden ömrünün sonlarında yalnızlığı tercih eden belki de buna zorunluluk duyan bir isimdi.
Siyasetin acemiliğinden zirvesine
12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nin ardından yeniden demokratik düzene ancak 1983’te geçilebilmişti. Dönemin askerî yönetiminin engeline takılmayanların siyaset yapabildiği bir dönemde Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’nde (ANAP) henüz 36 yaşında genç ve eğitimli bir isim olan Mesut Yılmaz da yer almıştı.
Daha önce herhangi bir siyasi tecrübesi olmayıp özel sektörde yöneticilik tecrübesi olan ve iyi bir eğitim alan Yılmaz[1], bu siyasi deneyimsizliğine rağmen 1983’te kurulan I. Özal Hükümeti’nde devlet bakanı olmuştu. Görev aldığı bu kabineyi “acemiler” hükümeti olarak tanımlayansa kendisiydi.[2] II. Özal Hükümeti’nde kültür ve turizm bakanı olarak görev alan Yılmaz’ın siyasetteki etkisi 1987’de dışişleri bakanı olmasıyla artmaya başlamıştı.
Turgut Özal’ın 1989’da cumhurbaşkanı olunca, olağanüstü kongrede ANAP’ın başına Özal’ın yönlendirmesiyle Yıldırım Akbulut geçmişti. Ancak Mesut Yılmaz ANAP içinde güçlü bir isim olarak kendini gösteriyordu. 1991’deki 3. Olağan Kongre’de, Cumhurbaşkanı Özal’ın eşi ve aynı zamanda ANAP İstanbul İl Başkanı Semra Özal’ın da desteğini alan[3] liberal kanadın temsilcisi Yılmaz, Yıldırım Akbulut ve Hasan Celal Güzel’i geride bırakarak kongrede partisinin yeni genel başkanı seçildi ve başbakanlık makamına geldi.
ANAP’ı kendi çizgisinde bir raya oturtmak isteyen ve henüz seçilmeden önce, dışarıdan müdahalelere izin vermeyeceğini ifade eden Yılmaz’ın sonraki süreçte özellikle Cumhurbaşkanı Özal ile kurduğu ilişki kriz boyutuna ulaşacaktı. Örneğin, Yılmaz’ın 1992’de Özal’la ilgili bir açıklamasına, Cumhurbaşkanı bir gazete üzerinden cevap vererek, Yılmaz’a karışmadığını, Yılmaz’ın “başı sıkıştığında” kendisine geldiğini söylemiştir[4] Tüm bunlar Yılmaz’ın Türk siyasetinde “kendi olarak” varlığını gösterme adımları olarak değerlendirilebilir.
Siyasette artan ağırlık, Susurluk ve Budapeşte’deki yumruklu saldırı
Turgut Özal’ın 1993’teki ani vefatından sonra ANAP’ta ve Türk siyasetinde ağırlığı artan Mesut Yılmaz esasında 1990’ların kaotik ve karanlık yıllarının “en yakın” tanıklarındandı. Çünkü pek çok faili meçhul cinayet, siyasi çalkantı ve ekonomik krizlerin Türkiye’sinde “tepelerdeydi.” Türkiye’de 90’lar demek koalisyonlar demekti. Mesut Yılmaz da bu koalisyonlar döneminde iki kez başbakanlık koltuğuna oturmuştu.
Özal’ın ardından Ankara’da taşlar yerinden oynamış, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olurken, DYP’nin başına Tansu Çiller geçmişti. Türk siyasetinde bundan sonra Yılmaz-Çiller düellosu yaşanacaktı. Yılmaz, muhalefet lideri olduğu dönemde, Avrupa Birliği (AB) ile yürütülen süreçte dönemin başbakanı Çiller kimilerince “Avrupa fatihi” ilan edilince Yılmaz buna tepki göstermiş ve “Vatandaşları Avrupa’ya vizesiz giremeyen bir ülkenin başbakanı Avrupa fatihi olabilir mi?”[5] demişti. İkili arasında sert rekabet ilk günden beri devam ediyordu. Örneğin Yılmaz, Çiller’i Yüce Divan’a göndermeye çalışırken, Çiller’in ekibi de Yılmaz’ın bir jet uçağını nasıl olup da ücretsiz kullanabildiğini soruyordu.[6]
Bu yılların “en karanlık” olayı 3 Kasım 1996’da Balıkesir/Susurluk’ta yaşanmıştı. Bagajı silah dolu bir otomobilin içinde aşiret lideri bir milletvekili (Sedat Bucak), yeraltı dünyasıyla ilişkileri olduğu gerekçesiyle görevinden uzaklaştırılan eski bir emniyet müdürü (Hüseyin Kocadağ), 1970’lerdeki sağ-sol çatışmalarında Ülkücülerin safında yer alan bir isim (Abdullah Çatlı) ve sevgilisi (Gonca Us) vardı. Bu otomobilin bir kamyonla çarpışması sonucu Sedat Bucak dışındakiler hayatını kaybederken, Türkiye kazadan ziyade otomobildekilerin kimliğine odaklanmıştı. Çünkü emniyet-siyaset-mafya yan yanaydı. Olay, birkaç ay önce öldürülen “Kumarhaneler Kralı” olarak bilinen Ömer Lütfü Topal cinayetiyle ilişkilendirildi.
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu, o günlerde ana muhalefet lideri olan Yılmaz’a Susurluk’la ilgili bazı bilgiler verdi. Yılmaz, ANAP’lı milletvekillerine verdiği bir yemekte, “Susurluk soruşturmasında geriye dönüşü olmayan yoldayız. Beni tehditler yıldıramaz. Ölümden, vurulmaktan, kırılmaktan korkmuyorum”[7] dedi. İşte bundan çok kısa bir süre sonra Mesut Yılmaz denilince akla ilk gelen hadiselerden biri gerçekleşti; Budapeşte’de yumruklu bir saldırıya maruz kaldı.
24 Kasım 1996’da gittiği Budapeşte’de bir otelin lobisinde Veysel Özerdim isimli bir kişi tarafından yumruklu saldırıya uğrayan Yılmaz’ın burnu kırılmıştı. Bir ana muhalefet liderinin yurtdışında böyle bir saldırıya uğraması başlı başına ses getirici bir eylemken, saldırının Susurluk’la bağlantılı olduğu yönündeki değerlendirmeler hadisenin önemini artırmıştı. Dönemin MİT görevlisi Mehmet Eymür olayın bu bağlantısına dikkat çeken bir bilgi notunu Yılmaz’a iletmişti. Eymür’e göre Yılmaz’a, “Bu işlerin üzerine fazla gidiyorsun, biz seni istediğimiz yerde buluruz” mesajı verilmek istenmişti.[8] Dönemin ANAP Trabzon Milletvekili ve Yılmaz’ın yakın arkadaşı Eyüp Âşık ise “Mafya-devlet bağlantısının ortaya çıkmasından endişe ettiklerinden özellikle Çiller ve kurmayları mafyayı devlete hizmet etmiş ekipler gibi göstermeye çalışarak, Yılmaz’ı zor durumda bırakmak istiyor”[9] diyecekti. Neticede, Susurluk gibi yakın dönemin en karanlık hadiselerinden biriyle Yılmaz’ın yumruklanması hadisesi tarihe geçmiş oldu.
28 Şubat, siyasi krizler, skandallar
Mesut Yılmaz’ın siyasi hayatı Susurluk’la birlikte daha çok siyasi kriz ve skandallarla anılır olmuştur. Bunlardan biri 28 Şubat 1997’de gerçekleşen Post-modern askerî darbe idi.
4 Şubat 1997’da asker, Ankara Sincan’da sivil siyasetin üzerine “tank sürmüştü.” Bu eylemin ardından gazetelerde, Erbakan-Çiller (Refahyol) koalisyonun dağılıp dağılmayacağına dair haber ve yorumlar yayımlanıyordu.[10] 28 Şubat’ta toplanan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında asker hükümete laiklik vurgulu bir dizi talep dayatmıştı. Bunlar arasında imam-hatip liselerini de hedef alan, sekiz yıllık kesintisiz eğitim talebi de vardı. Bu gelişmelerin ardından Erbakan hükümeti 18 Haziran 1997’de istifa etmiş ve yeni hükümeti (ANASOL-D) teamüllere aykırı bir şekilde Mesut Yılmaz kurmuştu.
Hükümet sekiz yıllık zorunlu kesintisiz eğitimi yasalaştırırken, Yılmaz’ın bu yasanın arkasında dururken kullandığı “Siyasî hayatıma mal olsa dahi bu tasarı kanunlaşacaktır”[11] ifadesi hem tarihe geçmiş hem de çokça tartışılmıştır. Oysa Yılmaz daha 19 Şubat 1997’de gerçekleştirilen “Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü”ne tepki gösterip “Biz o yürüyüşe katılmadık. Çünkü şeriat halkın gözünde dinin bütünüdür, şeriata karşı yürünmez. Ancak saygı duyulur” diyecekti. Bir diğer ifadeyle, 28 Şubat’a kadar muhafazakâr kesime yakınken, sonrasında askerin yanında konumlanmıştı.[12] Bu kanun daha ziyade özellikle muhafazakâr çevrelerce imam-hatip okullarının önünün kapatılması etrafında tartışılmıştır.[13] Bu konuda yıllar sonra yaptığı bir değerlendirmede ise vatandaşın çocuğuna din eğitimi vermesi hakkının meşru olduğunu söyleyip “(…) İmam-hatiplerin ikinci bir eğitim zinciri gibi oluşması Türk eğitiminde çok ciddi sorunlar yaratıyordu”[14] diyecekti.
Mavi Akım Projesi ve TÜRKBANK ihalesi
Mesut Yılmaz’ın kurduğu bu son hükümet sekiz yıllık zorunlu kesintisiz eğitim tartışmalarıyla başlarken, peşi sıra gelen Mavi Akım Projesi ve TÜRKBANK ihalesiyle sonlanacaktı.
Önce 1997’de Türkiye ile Rusya arasında “Türkiye tarihinin en büyük enerji anlaşması” olarak nitelendirilen Mavi Akım (Blue Stream) Projesi imzalandı. Buna göre, Türkiye’ye yılda 16 milyar m³ doğalgaz akışı sağlanacaktı.[15] Yılmaz’ın koalisyonun başbakanı olarak imzaladığı bu anlaşma ileride yolsuzluk dosyası olarak açılacaktı. İddialar arasında ihalenin verildiği Rus firması ile Öztaş-Hazinedaroğlu-Stroytransgaz konsorsiyumuna zamansız avans ödendiği, Mavi Akım’ın gerekliliğini göstermek için talep tahminlerinin gerçeklikten uzak bir şekilde fazla gösterildiği gibi iddialar yer almıştır. Mesut Yılmaz ise bunları reddetmiştir.[16] Yılmaz 2010 yılında yaptığı bir açıklamada, ABD Büyükelçisi tarafından tehdit edildiğini söyleyerek, “İptal etmezseniz, kötü sonuçlar doğurur, şahsen sizin için. Zaten Karadeniz’in altından da boru geçmez” dedi. Ben de “Korkum yok, ülkemiz için gerekli olan bu anlaşmayı yapacağımı söyledim”[17] demiştir. Eleştiri ve suçlamaları hükümet ortakları arasında kendisi ve ANAP’lı arkadaşlarının üstlendiğini de ifade etmiştir.[18]
Yılmaz hükümetinin sonunu getiren olay ise TÜRKBANK ihalesidir. 1998’de, içinde bulunduğu krizden çıkması için Türk Ticaret Bankası (TÜRKBANK) hisselerinin özelleştirilmesi kararı alınmış, ihaleyi son turda Avrupa Asya Holding ve Zorlu Holding ile yarışan iş insanı Korkmaz Yiğit rakiplerinden daha yüksek bir bedel ödeyerek (600 milyon dolar) kazanmıştı.[19] Ancak ihalenin hemen ardından, Korkmaz Yiğit ile suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın ihaleden önceki telefon görüşmelerinin ses kayıtları kamuoyuna sızdırılmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün dinlediği görüşmelerde Çakıcı, Korkmaz’ın ihaleyi alması için çalışacağını söylüyordu. Büyük şok yaşayan Yiğit, randevu taleplerini ısrarla reddeden Başbakan Yılmaz’dan en sonunda randevu alabilmişti. İddialara göre, kendisine komplo kurulduğunu öne süren Yiğit, Yılmaz’dan ihaleye girme müsaadesi almıştı.
Tüm bu gelişmelerin neticesinde, muhalefetteki CHP’nin dışarıdan desteklediği iktidara desteğini çekmesiyle ANASOL-D Hükümeti bir ihale nedeniyle düşürülen ilk Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak tarihe geçti.[20] Aradan yıllar geçtikten sonra, 2004’te TÜRKBANK dosyası yeniden açıldı ve Mesut Yılmaz ile dönemin Devlet Bakanı Güneş Taner’in “ihalenin yapımında ve fiyat oluşumunda fesat karıştırmak suretiyle güdümlerinde bir medya düzeni kurmak için tüm organizasyonları gerçekleştirdikleri, böylece siyasi rant amaçladıkları, ayrıca, TÜRKBANK ihalesi ile doğrudan ilişkisi bulunmayan üçüncü şahıs konumundaki Kamuran Çörtük’e, ihalede üstlendiği aracılık misyonunun karşılığı olarak, Genç TV’nin bedelsiz olarak verilmesini sağladıkları” gerekçesiyle Yüce Divan’a sevkine TBMM’de karar verildi. Fakat 2006’da Yılmaz ve Taner hakkında, davanın kesin hükme bağlanması ertelendi.[21]
2011’de aktif siyasete veda
Yılmaz’ın 1990’ların sonundaki bu çalkantılı hayatı 1999 Erken Genel Seçimi’nde başbakan yardımcılığıyla devam etmiş ama 2001 Ekonomik Krizi’nin ardından 2002’de yapılan erken genel seçimde ANAP baraj altında kalmış, Yılmaz da genel başkanlık görevinden istifa etmiştir.
2007’de memleketi Rize’den bağımsız milletvekili olup 2009’da Demokrat Parti’ye katılsa da bu partiden 2011’de ayrılıp aktif siyaset yaşamını da sonlandırdı.
Köşesine çekilen Yılmaz’ın hayatını en sarsan olay 2017’de oğlu Mehmet Yavuz’un hayatına son vermesi oldu. Bundan sonraki yıllarda sağlığına kaybetmeye başlayan Yılmaz, tedavi gördüğü hastanede 30 Ekim 2020’de hayata gözlerini yumdu.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 30 Ekim 2023’te yayımlanmıştır.
[1] İstanbul Erkek Lisesi’nde ortaöğretimini tamamlayıp üniversite eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nde almıştır. 1972-1974 yılları arasında ise Köln Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde yüksek lisans yapmıştır. https://www.mfa.gov.tr/sayin-mesut-yilmaz_in-ozgecmisi-_aralik-1987_.tr.mfa (Erişim tarihi: 9 Ekim 2026)
[2] Mehmet Ali Birand-Soner Yalçın, The Özal Bir Davanın Öyküsü, Doğan Kitap, 12. Baskı, İstanbul 2012, s. 208.
[3] Yılmaz Çetiner, Son On Yılın Perde Arkası Mesut Yılmaz, Milliyet Yayınları, İstanbul 1994, s. 217. Semra Özal yıllar sonra yaptığı değerlendirmede, Yılmaz’ın o dönem “balon gibi şişirildiğini” ve bunun da etkisiyle kendisini desteklediğini söylemiştir. Birand-Yalçın, s. 486.
[4] Süleyman Âşık, Türk Siyasî Tarihinde ANAP ve Turgut Özal, Kopernik Kitap, İstanbul 2019, s. 319-320.
[5] Çetiner, s. 93.
[6] Faruk Bildirici, Hanedanın Son Prensi, Ümit Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara 2003, s. 258.
[7] Bildirici, s. 300-301, 304.
[8] https://www.youtube.com/watch?v=1_NR_mXI_Yo&t=6s (Erişim tarihi: 11 Ekim 2026)
[9] “Aşık: Mafya İşini Kapatmak İstiyorlar”, Milliyet, 26 Kasım 1996, s. 16.
[10] “Sincan Manevrası İktidarı Sarstı”, Milliyet, 5 Şubat 1997, s. 1.
[11] Tutanak Dergisi, C: 33, Birleşim: 135, 14.08.1997.
[12] Bildirici, s. 317-318.
[13] Yunus Vehbi Karaman, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Sekiz Yıllık Zorunlu Kesintisiz Eğitim Yasa Tasarısı Görüşmelerinde Eğitimde Eşitsizlik Tartışmaları”, Talim: Journal of Education in Muslim Societies and Communities, Aralık 2024, 8 (2), s. 86.
[14] https://www.facebook.com/yilmazmesut53/videos/mesut-y%C4%B1lmaz-imam-hatipler-lisesi-ve-ba%C5%9F%C3%B6rt%C3%BCs%C3%BC-sorunu-hakk%C4%B1ndaki-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fleri/1593496964090617/ (Erişim tarihi: 20 Ekim 2026)
[15] Bildirici, s. 327.
[16] https://medyagunlugu.com/mesut-yilmazla-mavi-akim uzerine/#:~:text=Daha%20fazla%20fiyat%20%C3%B6derdik.%20T%C3%BCrkmen%20gaz%C4%B1%20da, vrupa%20gazs%C4%B1z%20kal%C4%B1rken%20T%C3%BCrkiye%20hi%C3%A7bir%20sorun%20ya%C5 9Famad%C4%B1. (Erişim tarihi: 23 Ekim 2026)
[17] https://www.milliyet.com.tr/gundem/mesut-yilmazin-13-yillik-sirri-1207390 (Erişim tarihi: 23 Ekim 2026)
[18] https://medyagunlugu.com/mesut-yilmazla-mavi-akim-uzerine/#:~:text=Daha%20fazla%20fiyat%20%C3%B6derdik.%20T%C3%BCrkmen%20gaz%C4%B1%20da,Avrupa%20gazs%C4%B1z%20kal%C4%B1rken%20T%C3%BCrkiye%20hi%C3%A7bir%20sorun%20ya%C5%9Famad%C4%B1. (Erişim tarihi: 23 Ekim 2026)
[19] “Türkbank Korkmaz Yiğit’in”, Milliyet, 5 Ağustos 1998, s. 9.
[20] Bildirici, s. 342-348, 360.
[21] https://anayasa.gov.tr/media/5696/02_yilmaz_taner_05_02.pdf (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2026)



