Turgut Özal: Türkiye’yi dönüştüren lider

17 Nisan 1993’te cumhurbaşkanıyken ölen Turgut Özal, bugünü nasıl şekillendirdi? Nasıl bir liderdi? Miras olarak ne bıraktı? Onu farklı kılan özellikleri neydi? Doç. Dr. Süleyman Âşık yazdı.

Yüzüncü yılını geride bıraktığımız Cumhuriyet döneminde birçok devlet adamı siyaset sahnesinde yer aldı. Ancak çok azı kendinden sonraki yıllara etki edebildi. İşte o isimlerden biri de Turgut Özal.

Türk siyasetinde sadece on yıl aktif politika yapmasına rağmen, Türkiye’de pek çok alanda dönüşüme imza attı. Bazı icraat ve söylemleri, döneminde geniş kesimler tarafından takdir toplarken, eleştiri oklarının da hedefi olmaktan kurtulamadı. Esasında bir siyaset adamı için bu çok da yadırganacak bir durum değil. Fakat Turgut Özal’ı bu kategoriden ayıran bir özellik bulunuyor: Özal vefatının ardından, yaşarken kendisini eleştiren bazı kesimler tarafından takdirle anılan bir devlet adamı. Bu, elbette kusursuzluk anlamına gelmiyor.

Tabularla mücadelesi

Turgut Özal siyaset arenasında göründüğü zaman tarihler 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi sonrasını göstermekteydi.[1] Öncesinde bürokrat olarak çok önemli kademelerde bulunmuş, Başbakan Süleyman Demirel’e en yakın isimlerden biri olmuştu. Hatta darbeden dokuz ay önce uygulamaya koyulan, tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen yapısal reformların mimarıydı. Bu kararlarla Türk Lirası yüzde 30’dan fazla devalüe edilmiş, sübvansiyonlar kaldırılmış, devletin ekonomideki payı küçültülmüştü.  Bu liberal yapısal değişiklikler getiren ekonomi politikasının keskin değişimini hazırlayan isimdi Özal. Askerler yeni dönemde ekonomiyi ona emanet etmiş ve başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak kabinede görev almıştı. Ancak hem yaşanan bazı gelişmeler hem de onun “sivil ruhu” kendisinin askerî yönetim içerisinde rahatça hareket edememesine ve bu sebeple 1982’de istifa etmesine neden oldu. İşte Turgut Özal’ın asıl siyaset yolculuğu tam da burada başladı.

Askerî yönetimin hayatın her alanında derin izler bıraktığı, siyasal demokratik hayatın “duraklama tuşu”na basıldığı bir siyasal iklimde yeni bir maceraya atılmak çok kolay değil hatta cesaret isteyen bir işti. Böyle bir ortamda Özal yakın çevresinden siyasete girmesi yönündeki telkinlere bir süre olumsuz karşılık verse de[2] sonunda müstakil bir hikâye yazmaya karar verdi.

1983 yılında Anavatan Partisi’ni (ANAP) kurdu, belli kesimlerce şans verilmemesine rağmen bir ilke imza atarak, girdiği ilk genel seçimlerde tek başına iktidar gücünü elde edip başbakan olarak tarihe geçti.

Genel olarak gri tonda bir renge sahip olan siyasette sempatikliği, fiziksel özellikleri ve söylemleri gibi etkenler ile siyasete renklilik getirdi. “Eski dönem” siyasetçilerinden çok bariz bir şekilde ayrışan yönleriyle Özal, devletle milleti buluşturan bir devlet adamı profili çizdi. Statükodan asla hoşlanmayan, cesareti son derece önemseyen bir yapısı vardı. “Dönüşümcü lider” özelliklerine sahip olan Turgut Özal riskten korkmayan bir karaktere sahipti.[3]

Yukarıda belirtildiği gibi, siyasete renk getirmek isteyen Turgut Özal, özel yaşamına dair sembolik ama önemli adımlarıyla da döneminde “ses getirmiş” bir isimdi. Türkiye ilk kez onunla TV’de İcraatın İçinden programıyla tanıştı. Profesyonel bir ekibin hazırladığı programda Özal, hükümet faaliyetlerini belli aralıklarla halka anlatıyordu. Bu programların arka planında ise eşi Semra Özal da vardı. Öyle ki, Semra Özal yıllar içerisinde Başbakan’ın hem bu programda hem de genel olarak hayatında adeta imaj danışmanı olmuştu.[4] Turgut Özal’ın renkli kişiliğine akıllarda kalan bir diğer örnek de 1988’de açılışını yaptığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken eşine, “Hadi bir kaset koy da şöyle bir neşelenelim Semra Hanım” sözüdür. Bu ve benzeri örnekler aynı zamanda bir başbakan eşini ilk defa bu kadar görünür kılmıştı.

Türkiye’de yaptığı en büyük işlerin başında “zihin devrimi”ni gerçekleştirmesi sayılabilir. Özal adeta tabuları tek tek yıkan, yıkmak isteyen ve özgürlükçü Türkiye hayali olan bir liderdi. Bunun önemini bir terazide tartarken, toplumsal ve siyasal atmosferde uzun bir süre 12 Eylül askerî rejiminin izlerinin mevcudiyetini koruduğunu bir dipnot olarak belirtmekte fayda var. Yine 12 Eylül öncesinde de bazı kalın duvarların toplumun önünde engeller teşkil ettiğini unutmamak gerekiyor.

Demokratik ülkelerde siyaset doğal olarak sivil isimler tarafından yapılır. Ancak ne yazık ki, Türkiye pek çok kez askerî darbeye maruz kaldığı için siyasetin “askerin işi” gibi algılandığı dönemler de olmuştu. Özal tam bu noktada da bir dönüşüme imza attı. Özellikle 1989’da “sivil cumhurbaşkanı” olarak Çankaya Köşkü’ne çıkması ve “farklı” bir cumhurbaşkanı olacağını vurgulaması bu yöndeki yönetim anlayışının bir örneği oldu.

Hoşgörü ve özgürlükçülüğü

Turgut Özal’ı ön plana çıkaran bir diğer özelliği de meseleleri çözümlerken önyargıdan uzak, karşısındakini dinleyen ve ona karşı hoşgörülü yaklaşan tutumuydu. Özal bu prensip çerçevesinde özgürlükleri de öncelemiş bir devlet adamıydı.

Onun siyasetinin temellendiği hususlar “din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti ile teşebbüs hürriyeti”dir. Onun bu konudaki en çarpıcı ifadelerinden biri şöyledir: “(…) Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o fikir pazarında biz en iyisini bulacağız.”[5]

Bu bağlamda, o dönem için bir devrim sayılabilecek adım ise, Cumhurbaşkanlığı döneminde öncülüğünü yaptığı Türk Ceza Yasası’ndaki düşünce suçu olarak bilinen 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılmasıdır. Böylece, Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün önündeki önemli bir engel kaldırıldı.

1980’den önce, hakkındaki yargılamalardan dolayı Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan ve 1983’te vatandaşlıktan çıkarılan sanatçı Cem Karaca’nın 1987’de dönüşüne imkân vermesi de yine onun özgürlükçü yönüne bir işarettir.

Turgut Özal’ın bu kategoride değerlendirilebilecek en çok ses getiren girişimlerinin başındaysa, Kürt meselesine yaklaşımı ifade edilebilir. Toplumsal sorunların çözülmesi adına diyalog kanallarının açık tutulmasını önemsemiş ve meselenin tespitini Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kalkınmada geri kalmışlığı ile “özellikle etnik bir kimlik sorunu olarak demokratikleşme çerçevesi” temelinde ele almıştır. Bu bakımdan, meselenin çözümüne yaklaşımı noktasında çağdaşları arasında en cesaretli isim olduğu bir gerçektir.[6]

Dış politika hayalleri

Turgut Özal “hayalleri” olan bir devlet adamıydı. Türkiye’yi bölgesel ölçekte söz sahibi bir ülke yapmanın çabası içindeydi. O yüzden, içine kapanan Türkiye’yi dışa açmak için yoğun bir mesai harcadı. Yurtdışı seyahatlerinde iş adamlarını da yanında götürürdü. Ekonomik açılımı bu işin en önemli parçalarından biri olarak görürdü. Zira Özal Türkiye’nin dünya ile entegrasyonunda ekonomiyi son derece önemli bir argüman olarak değerlendirirdi.

Bir liderde olması beklenen özelliklerin başında gelen ufuk açıcı olma hasletini Türk Dünyası ile ilişkilerinde de gösterdi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen akabinde bu bölge ile Türkiye arasında bir “gönül bağı” köprüsünün temellerini attı ve bugünlere yansıyan izler bıraktı. Onun şu sözü de gelecek vizyonunun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor: “Önümüze gelen fırsatları heba etmezsek, 21. asır Türklerin asrı olacaktır.”

Özal bu bağlamda, Batı kadar Doğu’yu da önemseyerek iki yöne de yüzünü dönen bir Türkiye hayal etti ve bu yönde politikalar geliştirdi.

Dış politika anlayışı hakkında uzun yıllar Türkiye’de görev yapan bir büyükelçinin şu sözleri Turgut Özal’ın bu konudaki misyon ve vizyonunu açık bir şekilde anlatıyor: “Mustafa Kemal Atatürk, yok edilmek istenen bir ülkeyi ve milleti kurtararak ona hayat vermişti. Turgut Özal ise o ülke ve milleti dış dünyaya tanıtarak kabul ettirdi.”[7]

Neticede, Türk siyasi tarihinin on yıllık bir döneminde siyaset yapan Turgut Özal sadece yaşadığı dönemde değil sonrasında da Türkiye’nin gündeminde kaldı. Politikaları “Özalizm” olarak literatüre geçti. Kalıplara sığmayan, Türkiye’yi zihnindeki dönüşümle 21. yüzyıla hazırlamayı hedefleyen Turgut Özal “çağ atlayan Türkiye” söylemiyle Türk toplumuna bir vizyon çizdi. Ancak 1993’teki Orta Asya ziyaretinin hemen ardından gelen ani ve kimi çevrelerce şüpheli bulunan vefatı onun Türkiye hayallerinin yarıda kesilmesine neden oldu.

Turgut Özal’ın elbette ki artıları olduğu gibi eksileri de vardır ancak büyük resme bakıldığında, günümüze etki eden fikirlerin ve dönüşümlerin temelinde O’nun olduğu söylenebilir. Vefatının ardından geçen bunca yıla rağmen hâlâ anılıyor ve anlaşılmaya çalışılıyor olması da yine bu etkinin bir tezahürüdür.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 17 Nisan 2024’te yayımlanmıştır.

[1] 1977 yılındaki genel seçimlerde Millî Selamet Partisi’nin İzmir adayı olmuş fakat seçilememiştir.

[2] Mehmet Ali Birand-Soner Yalçın, The Özal Bir Davanın Öyküsü, Doğan Kitap, 12. Baskı, İstanbul 2012.

[3] Veysel Bozkurt, “Geleceğin Toplumu, Dönüşümcü Liderlik ve Turgut Özal”, Kim Bu Özal? Siyaset, İktisat, Zihniyet, Editörler: İhsan Sezal ve İhsan Dağı, Boyut Kitapları, İstanbul 2001.

[4] Mehmet Ali Birand-Soner Yalçın, The Özal Bir Davanın Öyküsü, Doğan Kitap, 12. Baskı, İstanbul 2012

[5] Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, Sabah Kitapları, İstanbul 1994.

[6] Fuat Uçar-Osman Akandere, “Turgut Özal’ın Kürt Sorununa Yaklaşımı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 61, Güz 2017.

[7] Bülent Akarcalı, “Bir Liderin Mirası”, Ed.: Mustafa Alican, Süleyman Âşık ve Mehmet Özalper, Turgut Özal’ın Türkiye’si, Gazi Kitabevi, Ankara 2022.

Süleyman Âşık
Süleyman Âşık
Doç. Dr. Süleyman Âşık - Lisans eğitimini 2005-2010 yılları arasında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde aldı. 2013 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Programı’nda yüksek lisans eğitimini “Türk Otomobil Tarihinde Bir İlk: Devrim Arabası” adlı çalışma ile tamamladı. 2018 yılında, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Programı’nda yürüttüğü, “Türkiye’de Demokrasinin Yeniden İnşası Sürecinde Anavatan Partisi (1983-1991)” adlı çalışmayı bitirerek Tarih doktoru unvanını aldı. Ağırlıklı olarak Türk siyasi hayatı ve basın tarihi üzerine bilimsel çalışmaları bulunuyor. İzmir Bakırçay Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Turgut Özal: Türkiye’yi dönüştüren lider

17 Nisan 1993’te cumhurbaşkanıyken ölen Turgut Özal, bugünü nasıl şekillendirdi? Nasıl bir liderdi? Miras olarak ne bıraktı? Onu farklı kılan özellikleri neydi? Doç. Dr. Süleyman Âşık yazdı.

Yüzüncü yılını geride bıraktığımız Cumhuriyet döneminde birçok devlet adamı siyaset sahnesinde yer aldı. Ancak çok azı kendinden sonraki yıllara etki edebildi. İşte o isimlerden biri de Turgut Özal.

Türk siyasetinde sadece on yıl aktif politika yapmasına rağmen, Türkiye’de pek çok alanda dönüşüme imza attı. Bazı icraat ve söylemleri, döneminde geniş kesimler tarafından takdir toplarken, eleştiri oklarının da hedefi olmaktan kurtulamadı. Esasında bir siyaset adamı için bu çok da yadırganacak bir durum değil. Fakat Turgut Özal’ı bu kategoriden ayıran bir özellik bulunuyor: Özal vefatının ardından, yaşarken kendisini eleştiren bazı kesimler tarafından takdirle anılan bir devlet adamı. Bu, elbette kusursuzluk anlamına gelmiyor.

Tabularla mücadelesi

Turgut Özal siyaset arenasında göründüğü zaman tarihler 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi sonrasını göstermekteydi.[1] Öncesinde bürokrat olarak çok önemli kademelerde bulunmuş, Başbakan Süleyman Demirel’e en yakın isimlerden biri olmuştu. Hatta darbeden dokuz ay önce uygulamaya koyulan, tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen yapısal reformların mimarıydı. Bu kararlarla Türk Lirası yüzde 30’dan fazla devalüe edilmiş, sübvansiyonlar kaldırılmış, devletin ekonomideki payı küçültülmüştü.  Bu liberal yapısal değişiklikler getiren ekonomi politikasının keskin değişimini hazırlayan isimdi Özal. Askerler yeni dönemde ekonomiyi ona emanet etmiş ve başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak kabinede görev almıştı. Ancak hem yaşanan bazı gelişmeler hem de onun “sivil ruhu” kendisinin askerî yönetim içerisinde rahatça hareket edememesine ve bu sebeple 1982’de istifa etmesine neden oldu. İşte Turgut Özal’ın asıl siyaset yolculuğu tam da burada başladı.

Askerî yönetimin hayatın her alanında derin izler bıraktığı, siyasal demokratik hayatın “duraklama tuşu”na basıldığı bir siyasal iklimde yeni bir maceraya atılmak çok kolay değil hatta cesaret isteyen bir işti. Böyle bir ortamda Özal yakın çevresinden siyasete girmesi yönündeki telkinlere bir süre olumsuz karşılık verse de[2] sonunda müstakil bir hikâye yazmaya karar verdi.

1983 yılında Anavatan Partisi’ni (ANAP) kurdu, belli kesimlerce şans verilmemesine rağmen bir ilke imza atarak, girdiği ilk genel seçimlerde tek başına iktidar gücünü elde edip başbakan olarak tarihe geçti.

Genel olarak gri tonda bir renge sahip olan siyasette sempatikliği, fiziksel özellikleri ve söylemleri gibi etkenler ile siyasete renklilik getirdi. “Eski dönem” siyasetçilerinden çok bariz bir şekilde ayrışan yönleriyle Özal, devletle milleti buluşturan bir devlet adamı profili çizdi. Statükodan asla hoşlanmayan, cesareti son derece önemseyen bir yapısı vardı. “Dönüşümcü lider” özelliklerine sahip olan Turgut Özal riskten korkmayan bir karaktere sahipti.[3]

Yukarıda belirtildiği gibi, siyasete renk getirmek isteyen Turgut Özal, özel yaşamına dair sembolik ama önemli adımlarıyla da döneminde “ses getirmiş” bir isimdi. Türkiye ilk kez onunla TV’de İcraatın İçinden programıyla tanıştı. Profesyonel bir ekibin hazırladığı programda Özal, hükümet faaliyetlerini belli aralıklarla halka anlatıyordu. Bu programların arka planında ise eşi Semra Özal da vardı. Öyle ki, Semra Özal yıllar içerisinde Başbakan’ın hem bu programda hem de genel olarak hayatında adeta imaj danışmanı olmuştu.[4] Turgut Özal’ın renkli kişiliğine akıllarda kalan bir diğer örnek de 1988’de açılışını yaptığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken eşine, “Hadi bir kaset koy da şöyle bir neşelenelim Semra Hanım” sözüdür. Bu ve benzeri örnekler aynı zamanda bir başbakan eşini ilk defa bu kadar görünür kılmıştı.

Türkiye’de yaptığı en büyük işlerin başında “zihin devrimi”ni gerçekleştirmesi sayılabilir. Özal adeta tabuları tek tek yıkan, yıkmak isteyen ve özgürlükçü Türkiye hayali olan bir liderdi. Bunun önemini bir terazide tartarken, toplumsal ve siyasal atmosferde uzun bir süre 12 Eylül askerî rejiminin izlerinin mevcudiyetini koruduğunu bir dipnot olarak belirtmekte fayda var. Yine 12 Eylül öncesinde de bazı kalın duvarların toplumun önünde engeller teşkil ettiğini unutmamak gerekiyor.

Demokratik ülkelerde siyaset doğal olarak sivil isimler tarafından yapılır. Ancak ne yazık ki, Türkiye pek çok kez askerî darbeye maruz kaldığı için siyasetin “askerin işi” gibi algılandığı dönemler de olmuştu. Özal tam bu noktada da bir dönüşüme imza attı. Özellikle 1989’da “sivil cumhurbaşkanı” olarak Çankaya Köşkü’ne çıkması ve “farklı” bir cumhurbaşkanı olacağını vurgulaması bu yöndeki yönetim anlayışının bir örneği oldu.

Hoşgörü ve özgürlükçülüğü

Turgut Özal’ı ön plana çıkaran bir diğer özelliği de meseleleri çözümlerken önyargıdan uzak, karşısındakini dinleyen ve ona karşı hoşgörülü yaklaşan tutumuydu. Özal bu prensip çerçevesinde özgürlükleri de öncelemiş bir devlet adamıydı.

Onun siyasetinin temellendiği hususlar “din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti ile teşebbüs hürriyeti”dir. Onun bu konudaki en çarpıcı ifadelerinden biri şöyledir: “(…) Bir fikri beğenmeyebiliriz, ama o fikrin ortadan kalkabilmesi, gene o fikir pazarına gelip, münakaşa edilmesine bağlıdır. Aynen serbest pazar gibi. Mallar nasıl geliyor, en iyisi nasıl bulunuyorsa, fikirler de öyle bir pazara gelecek, o fikir pazarında biz en iyisini bulacağız.”[5]

Bu bağlamda, o dönem için bir devrim sayılabilecek adım ise, Cumhurbaşkanlığı döneminde öncülüğünü yaptığı Türk Ceza Yasası’ndaki düşünce suçu olarak bilinen 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılmasıdır. Böylece, Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün önündeki önemli bir engel kaldırıldı.

1980’den önce, hakkındaki yargılamalardan dolayı Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan ve 1983’te vatandaşlıktan çıkarılan sanatçı Cem Karaca’nın 1987’de dönüşüne imkân vermesi de yine onun özgürlükçü yönüne bir işarettir.

Turgut Özal’ın bu kategoride değerlendirilebilecek en çok ses getiren girişimlerinin başındaysa, Kürt meselesine yaklaşımı ifade edilebilir. Toplumsal sorunların çözülmesi adına diyalog kanallarının açık tutulmasını önemsemiş ve meselenin tespitini Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kalkınmada geri kalmışlığı ile “özellikle etnik bir kimlik sorunu olarak demokratikleşme çerçevesi” temelinde ele almıştır. Bu bakımdan, meselenin çözümüne yaklaşımı noktasında çağdaşları arasında en cesaretli isim olduğu bir gerçektir.[6]

Dış politika hayalleri

Turgut Özal “hayalleri” olan bir devlet adamıydı. Türkiye’yi bölgesel ölçekte söz sahibi bir ülke yapmanın çabası içindeydi. O yüzden, içine kapanan Türkiye’yi dışa açmak için yoğun bir mesai harcadı. Yurtdışı seyahatlerinde iş adamlarını da yanında götürürdü. Ekonomik açılımı bu işin en önemli parçalarından biri olarak görürdü. Zira Özal Türkiye’nin dünya ile entegrasyonunda ekonomiyi son derece önemli bir argüman olarak değerlendirirdi.

Bir liderde olması beklenen özelliklerin başında gelen ufuk açıcı olma hasletini Türk Dünyası ile ilişkilerinde de gösterdi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen akabinde bu bölge ile Türkiye arasında bir “gönül bağı” köprüsünün temellerini attı ve bugünlere yansıyan izler bıraktı. Onun şu sözü de gelecek vizyonunun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor: “Önümüze gelen fırsatları heba etmezsek, 21. asır Türklerin asrı olacaktır.”

Özal bu bağlamda, Batı kadar Doğu’yu da önemseyerek iki yöne de yüzünü dönen bir Türkiye hayal etti ve bu yönde politikalar geliştirdi.

Dış politika anlayışı hakkında uzun yıllar Türkiye’de görev yapan bir büyükelçinin şu sözleri Turgut Özal’ın bu konudaki misyon ve vizyonunu açık bir şekilde anlatıyor: “Mustafa Kemal Atatürk, yok edilmek istenen bir ülkeyi ve milleti kurtararak ona hayat vermişti. Turgut Özal ise o ülke ve milleti dış dünyaya tanıtarak kabul ettirdi.”[7]

Neticede, Türk siyasi tarihinin on yıllık bir döneminde siyaset yapan Turgut Özal sadece yaşadığı dönemde değil sonrasında da Türkiye’nin gündeminde kaldı. Politikaları “Özalizm” olarak literatüre geçti. Kalıplara sığmayan, Türkiye’yi zihnindeki dönüşümle 21. yüzyıla hazırlamayı hedefleyen Turgut Özal “çağ atlayan Türkiye” söylemiyle Türk toplumuna bir vizyon çizdi. Ancak 1993’teki Orta Asya ziyaretinin hemen ardından gelen ani ve kimi çevrelerce şüpheli bulunan vefatı onun Türkiye hayallerinin yarıda kesilmesine neden oldu.

Turgut Özal’ın elbette ki artıları olduğu gibi eksileri de vardır ancak büyük resme bakıldığında, günümüze etki eden fikirlerin ve dönüşümlerin temelinde O’nun olduğu söylenebilir. Vefatının ardından geçen bunca yıla rağmen hâlâ anılıyor ve anlaşılmaya çalışılıyor olması da yine bu etkinin bir tezahürüdür.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 17 Nisan 2024’te yayımlanmıştır.

[1] 1977 yılındaki genel seçimlerde Millî Selamet Partisi’nin İzmir adayı olmuş fakat seçilememiştir.

[2] Mehmet Ali Birand-Soner Yalçın, The Özal Bir Davanın Öyküsü, Doğan Kitap, 12. Baskı, İstanbul 2012.

[3] Veysel Bozkurt, “Geleceğin Toplumu, Dönüşümcü Liderlik ve Turgut Özal”, Kim Bu Özal? Siyaset, İktisat, Zihniyet, Editörler: İhsan Sezal ve İhsan Dağı, Boyut Kitapları, İstanbul 2001.

[4] Mehmet Ali Birand-Soner Yalçın, The Özal Bir Davanın Öyküsü, Doğan Kitap, 12. Baskı, İstanbul 2012

[5] Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, Sabah Kitapları, İstanbul 1994.

[6] Fuat Uçar-Osman Akandere, “Turgut Özal’ın Kürt Sorununa Yaklaşımı”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 61, Güz 2017.

[7] Bülent Akarcalı, “Bir Liderin Mirası”, Ed.: Mustafa Alican, Süleyman Âşık ve Mehmet Özalper, Turgut Özal’ın Türkiye’si, Gazi Kitabevi, Ankara 2022.

Süleyman Âşık
Süleyman Âşık
Doç. Dr. Süleyman Âşık - Lisans eğitimini 2005-2010 yılları arasında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde aldı. 2013 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Programı’nda yüksek lisans eğitimini “Türk Otomobil Tarihinde Bir İlk: Devrim Arabası” adlı çalışma ile tamamladı. 2018 yılında, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Programı’nda yürüttüğü, “Türkiye’de Demokrasinin Yeniden İnşası Sürecinde Anavatan Partisi (1983-1991)” adlı çalışmayı bitirerek Tarih doktoru unvanını aldı. Ağırlıklı olarak Türk siyasi hayatı ve basın tarihi üzerine bilimsel çalışmaları bulunuyor. İzmir Bakırçay Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x