Suriye’de SDG’nin tasfiyesi ya da devlet yapısına entegrasyonu tartışılırken, bu sürecin PKK’nın ana üssü konumundaki Irak’taki Kandil Dağları’na uzanıp uzanmayacağı sorusu analitik olarak düşünülmesi gereken bir başlık haline geliyor. Çünkü mesele yalnızca Türkiye–PKK hattında yaşanan bir güvenlik gelişmesi değil, PKK’nın Irak’ta tamamlayıcı ve geçiş alanı olarak konumlandırmaya çalıştığı Musul vilayeti sınırları içindeki Sincar’dan, oradan Türkiye sınır hattına yakın Duhok kırsalına ve Kandil hattına uzanan geniş bir coğrafyayla doğrudan ilişkilidir. Bununla beraber, bölgesel dengelerin değişmesiyle birlikte Kandil’in manevra alanının daraldığı da göz ardı edilemez.
Suriye sahası ve dikkate alınması gereken dört başlık
Önce 10 Mart 2025, ardından 16 Ocak 2026’da Şam ile SDG arasında ateşkes ve “tam entegrasyon” başlığıyla duyurulan anlaşmalar, sahada zaten oluşmuş olan güç dengesinin siyasi bir çerçeveye oturtulması anlamına geldi. Bu kapsamda sınır kapıları ve enerji sahalarının Şam yönetimine devri, SDG unsurlarının orduya bireysel entegrasyonu ve devlet kurumlarının kuzeydoğuya yeniden girişi gibi başlıklar gündeme taşındı.
Gerginliğin arttığı günlerde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, “SDG’nin sahadaki asli DEAŞ karşıtı rolünün büyük ölçüde sona erdiği ve artık iş birliği yürütülebilecek merkezi bir Şam yönetiminin bulunduğu” yönündeki vurgusu ise Washington’un bu dosyayı eskisi gibi yürütmek istemediğine dair açık bir siyasi işaret olarak okunmalı.
Buradaki kritik noktaysa şu: ABD tam bir çekilme ilan etmese bile, SDG’ye açtığı stratejik alanı daraltıp Şam’ı doğrudan muhatap haline getirdikçe, PKK’nın Irak, Suriye ve İran’da kurduğu bölgesel ağda SDG’nin kilit nokta olma kapasitesi zayıflıyor. Bu durumun Kandil–Suriye hattını etkilemesi kuvvetle muhtemel.
Bu tablo, Türkiye cephesinde dile getirilen “Terörsüz Türkiye” söylemiyle birleştiğinde ikinci bir boyutu daha ortaya çıkarıyor. Son dönemde PKK’nın silah bırakmasına dair tartışmaların Türkiye kamuoyunda daha görünür hâle gelmesi, Ankara’nın meseleyi “bölgesel tasfiye” perspektifiyle ele almak istediğini düşündürüyor. Bu yaklaşım, zaman zaman “terörsüz bölge” kavramı üzerinden de ifade ediliyor.
Ancak Ankara açısından asıl belirleyici unsur, Suriye’de SDG üzerinden IŞİD’le mücadele gerekçesiyle ABD öncülüğünde inşa edilen güvenlik mimarisinin gevşemesi ve Şam yönetiminin kuzeydoğuda yeniden alan kazanmasıdır. Zira Türkiye, uzun süredir “Suriye’nin toprak bütünlüğü” söylemini kendi güvenlik hedefleriyle birlikte değerlendiriyor ve bu iki başlığı birbirinden ayırmıyor. Bu nedenle SDG’nin bağımsız bir aktör olarak zayıflaması, Türkiye’nin dikkatini Irak dosyasına daha rahat ve doğrudan yöneltebilmesinin de önünü açabilir.
Bu sürece eşlik eden üçüncü boyut ise İran. Suriye’de Esad sonrası dönemde Şam’da yeni bir yönetimin ortaya çıkmasıyla birlikte, İran’ın Levant hattındaki nüfuzunu zaten ciddi biçimde sarsmıştı. 2025 yılı boyunca İsrail–İran geriliminin tırmanması ve İran’ın içeride, özellikle ekonomik alanda yaşadığı sıkışma, Tahran’ın “dış alanları yönetme” kapasitesini daha da kırılgan hâle getirdi. Bu tablo Irak açısından iki yönlü okunmalı: Bir yandan Irak içindeki silahlı aktörler ve vekil ağlar üzerindeki İran koordinasyon kapasitesinde gözle görülür bir aşınma başladı. Diğer yandan Bağdat’ın egemenlik ve “silah yalnızca devletin elinde olmalı” olarak özetlenebilecek silah tekeli meselesini daha yüksek sesle gündeme taşıyabilmesi için bir fırsat alanı açıldı. Ancak bu zayıflamanın İran denetimi kalkınca kısa vadede kontrolsüzlük riskini de beraberinde getirdiği unutulmamalı. Dolayısıyla “zayıflayan İran = otomatik istikrar” gibi doğrusal bir denklemden söz etmek mümkün değil.
Dördüncü boyut, Irak’ın kendi siyasi takvimi. Kasım 2025 seçimlerinin ardından Meclis’in ilk oturumunun 29 Aralık 2025’te yapılmasıyla birlikte hükümet kurma süreci resmen başladı. Ancak Irak’ta bu süreçlerin aylar sürebildiği bilinen bir gerçek. Nitekim 2026’ya girilirken başbakanlık ve koalisyon pazarlıklarının sancılı ilerlediğine dair güçlü işaretler ortaya çıktı. Tam da bu noktada Kandil–Sincar dosyası kritik bir anlam kazanıyor. Bağdat’ta güçlü ve istikrarlı bir yürütmenin ortaya çıkması hâlinde, “silah yalnızca devletin elinde olmalı” ilkesi ve buna bağlı olarak devlet dışı silahlı yapıların devlete entegrasyonu daha kurumsal ve sistematik bir zeminde ele alınabilir. Buna karşılık zayıf ve parçalı bir hükümet tablosu ortaya çıkarsa, Kandil ve Sincar dosyası bir kez daha ertelemenin, oyalamanın ve çok başlılığın konusu olmaktan öteye geçemez.
Sincar – Kandil ilişkisi
Suriye ile Kuzey Irak arasındaki geçiş hattında yer alan Sincar, Kandil’e uzanan yapının stratejik bir ara düğümü niteliği taşır. Bu önem, Sincar’ın Kandil’in alternatifi olmasından değil, Suriye sahası ile Irak içindeki Kandil hattı arasında temas ve hareketlilik üreten, denetimi kırılgan bir coğrafyada “koridor” işlevi görmesinden kaynaklanır.
Nitekim Sincar’daki silahlı ve siyasi otorite parçalanması, PKK dâhil olmak üzere çeşitli silahlı aktörler açısından bölgesel ağlar arasında silah ve savaşçı hareketliliğini kolaylaştıran bir geçiş alanı üretmiştir. Kandil elbette Sincar’dan önce de var olan bir merkezdir, dolayısıyla Sincar’ın varlığı Kandil’i “başlatmaz”, fakat Sincar’da devlet otoritesinin zayıf kalması Kandil’in Irak içindeki manevra alanını genişleten tamamlayıcı bir derinlik üretir. Buna karşılık Sincar’da 2020 Sincar Anlaşması’nın öngördüğü şekilde güvenlik ve idari kontrol güçlendikçe, Kandil’in bölgesel ağ olarak nefes boruları daralır ve dosya daha fazla Irak’ın iç egemenlik meselesine sıkışır.
Ancak 2020 yılında Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile Bağdat arasında imzalanan ve Sincar’ın güvenliğinin Irak federal güçleri ile yerel polis tarafından sağlanmasını, PKK unsurlarının bölgeden çıkarılmasını öngören Sincar Anlaşması hâlâ tam olarak uygulanabilmiş değil. Anlaşmanın hayata geçirilememesi, bölgede oluşan güvenlik ve idari boşluğun kalıcılaşmasına yol açtı. Buna Sincar’da aynı anda varlık gösteren çok sayıda silahlı aktör eklendiğinde, güvenlik sorunu geçici olmaktan çıkıp kronik bir hâl aldı. Bu durum yalnızca yerel istikrarı değil, Irak’ın egemenlik kapasitesini ve Kandil hattının bölgesel manevra alanını da doğrudan etkiliyor.
Bu tablo, Sincar’ı Irak egemenliğinin en açık biçimde sınandığı alanlardan biri hâline getiriyor. Mevcut statüko sürdükçe Kandil, “uzaktan ama etkili” bir biçimde varlığını koruyabiliyor; buna karşılık Sincar’da devlet otoritesinin güçlenmesi, Kandil’in Irak içindeki lojistik ve siyasi nefes borularını doğrudan daraltıyor. Bu nedenle “SDG biterse Kandil de biter mi?” sorusuna Irak merkezli yanıt nettir: SDG’nin zayıflaması Kandil’i tek başına ortadan kaldırmaz; ancak Sincar gibi alanlarda devlet otoritesinin tesis edilmesi, Kandil’in yaşama alanını ciddi biçimde sınırlar.
Buna paralel olarak, Türkiye’de yürütülen “terörsüz Türkiye” süreci ile birlikte örgüt sempatizanlığının toplumsal karşılığının da hızla zayıfladığı görülüyor. Tüm bu gelişmeler bir arada okunduğunda, örgütün hareket alanının hem bölgesel hem toplumsal düzeyde daraldığı ve ömrünün son evresine yaklaştığı söylenebilir.
ABD’nin rolü
Bu noktada ABD’nin rolü çoğu zaman yanlış okunuyor. Washington sahadan tamamen çekilmese bile, önceliğini giderek Şam ile ilişki kurmaya kaydırdıkça SDG’nin sahip olduğu “uluslararası kalkan” işlevi belirgin biçimde zayıflıyor.
Irak açısından bunun dolaylı ama önemli bir sonucu var: Kuzey Irak dosyasında Türkiye–Irak arasındaki güvenlik ve koordinasyon başlıkları daha görünür ve işlevsel hâle geliyor. Nitekim 2025 yılında gerçekleşen Erdoğan–ve Irak Başbakanı Sudani görüşmesinde, PKK dâhil olmak üzere güvenlik konularında ortak çalışma vurgusunun öne çıkması bu yönelimin somut bir göstergesi oldu.
Bu çerçeve, Kandil dosyasını yalnızca askerî operasyonlar üzerinden okunan bir mesele olmaktan çıkararak, doğrudan Irak’ın egemenliğiyle bağlantılı siyasi bir dosyaya dönüştürüyor. Dolayısıyla Bağdat’ın sorumluluğunu ve belirleyici rolünü de büyütüyor.
Kandil’in kaderi hangi üç değişkene bağlı?
Bununla birlikte, “sıra Kandil’de” ifadesini otomatik bir takvim gibi okumak da yanıltıcı olur. Kandil’in kaderi üç temel değişkene bağlıdır.
Birincisi, Bağdat’ta kurulacak yeni hükümetin ne kadar güçlü olacağı, bölgesel iş birliğinde komşu ülkelerin istikrarını gözeten bir yaklaşım benimseyip benimsemeyeceği ve “silah tekeli” konusunda ne ölçüde kararlı davranacağıdır.
İkincisi, Erbil–Bağdat hattında güvenlik ve idari koordinasyonun kâğıt üzerinde kalmayıp sahaya gerçekten yansıyıp yansımayacağıdır.
Üçüncüsü ise bölgesel dengede İran’ın zayıflamasıyla ortaya çıkan boşluğun, istikrarı mı yoksa milisler arası rekabeti mi derinleştireceğidir.
Bu üç şartın aynı anda olgunlaşması hâlinde, Kandil dosyası ilk kez “sürekli ertelenen bir sorun” olmaktan çıkarak, somut bir çözüm takvimine sahip bir dosyaya dönüşebilir.
Gerçekçi çerçeve ne gösteriyor?
Dolayısıyla bugün daha gerçekçi çerçeve şudur: Suriye’de SDG’nin bağımsız bir aktör olarak zayıflaması, Kandil’i doğrudan ortadan kaldırmaktan ziyade onu bütünüyle Irak dosyasına hapsediyor. Artık Kandil, “Suriye uzantıları olan bölgesel bir ağ” olmaktan çok, Irak’ın kendi içinde çözmesi gereken bir egemenlik ve silah tekeli sorunu olarak kalıyor.
Bu durum Bağdat için aynı anda hem bir fırsat hem de ciddi bir yük anlamına geliyor. Fırsat, çünkü bölgesel rüzgârlar giderek devlet merkezli çözümlerden yana esiyor; yük ise, çözüme yaklaşabilmek için önce Sincar gibi alanlarda devlet otoritesinin tesis edilmesini ve çok başlı güvenlik yapılarının dağıtılmasını zorunlu kılıyor.
Sonuç olarak “SDG’nin tasfiyesi sonrası sıra Kandil’de mi?” sorusunun yanıtı, sahadaki gelişmelerden çok Bağdat’ın siyasal kapasitesinde saklı. Eğer kurulacak yeni hükümet, Türkiye’nin artan bölgesel ve uluslararası ağırlığını, sınır güvenliği ve silah tekeli hassasiyetlerini dikkate alarak, terör örgütünün tamamen tasfiyesini hedefleyen bu dosyayı gerçek bir devlet projesine dönüştürebilirse, Kandil bu kez gerçekten daralır.
Aksi halde aynı sorun, farklı adlar ve yeni krizlerle varlığını sürdürmeye devam eder; bu da Irak hükümetinin güvenilirliğini, iç istikrarını ve bölgesel iş birliği kapasitesini olumsuz etkilemeyi sürdürebilir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 2 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



