Tarih boyunca uluslararası sistemler, büyük yıkımların ardından dönemin galip güçleri tarafından inşa edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın kurduğu ve Soğuk Savaş’ın ardından evrenselleştirdiği liberal dünya düzeni de bu tarihsel döngünün bir parçası. Fakat bugün, küresel güç dengelerindeki tektonik kaymalar ve içeriden gelen siyasi yorgunluk, bu düzeni sarsıyor. Bizzat sistemin kurucusu olan Washington’ın kendi koyduğu kurallara sırt çevirmesi, içinde bulunduğumuz çağın en belirgin krizlerinden birini oluşturuyor. Artık Washington, dünyayı şekillendiren ve kuralları koruyan bir hegemon rolünden ziyade, kendi dar çıkarlarını maksimize etmeye çalışan, daha saldırgan bir büyük güce dönüşme eğilimi gösteriyor.
Foreign Policy’de yayımlanan ve Johns Hopkins Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Hal Brands tarafından kaleme alınan yazı, Amerika’nın kurduğu küresel düzenin çöküşüyle birlikte Trump sonrasında dünyanın sürüklenebileceği üç temel senaryoyu ve bu geçiş döneminin barındırdığı jeopolitik riskleri inceliyor. Yazı, Washington ile Pekin’in başını çekeceği iki kutuplu yeni bir Soğuk Savaş ihtimalinden bölgesel güçlerin kendi etki alanlarını yönetecekleri çok parçalı bir imparatorluklar çağına kadar uzanan olasılıklar ve değişen küresel güç dengelerinin yaratabileceği sarsıntıları ele alıyor; uluslararası hukukun çöktüğü bir ortamda Amerika’nın daha saldırgan bir tutum sergileyebileceğine dikkat çekiyor, herkesin kendi başının çaresine bakacağı anarşik bir kaosun tüm dünyayı karanlık bir belirsizliğe itebileceğini ve nihayetinde en iyi seçeneğin bile eskisinden çok daha acımasız olacağını vurguluyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“İtalyan Marksist filozof Antonio Gramsci’nin 1930’da dile getirdiği ‘Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için çabalıyor’ sözü, günümüzün karmaşık küresel yapısını çok isabetli bir şekilde özetliyor. Bahsettiğimiz bu eski dünya, Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da inşa ettiği ve Soğuk Savaş’ın ardından tüm küreye yaydığı uluslararası sistemin ta kendisi. Bu iddialı proje, dünyaya daha önce eşi benzeri görülmemiş bir barış, ekonomik refah ve özgürlük dalgası getirdi ancak bugün geldiğimiz noktada artık miadını tamamen doldurdu. Yıllardır Çin ve Rusya gibi revizyonist güçler bu düzenin altını oymaya çalışıyorlar ve işin en çarpıcı tarafı, artık Amerika’nın bizzat kendisinin de kurduğu bu sistemle savaş halinde gibi görünmesi.
Bundan on yıl sonra dünyanın bambaşka bir yer olacağı çok açık, fakat bu sarsıntılı geçiş döneminin ardından bizi neyin beklediğini hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Önümüzde belirginleşen üç temel senaryo bulunuyor: Soğuk Savaş’ı andıran ve dünyanın Washington ile Pekin’in başını çektiği rakip bloklara bölündüğü iki kutuplu bir yapı; büyük bloklar yerine çeşitli bölgesel güçlerin kendi etki alanlarını yönettiği çok parçalı bir imparatorluklar düzeni; veya Amerika’nın çok daha yırtıcı bir tutum sergileyerek sistemi anarşik bir kaosa sürüklediği, herkesin kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldığı acımasız bir dünya.
‘En iyimser senaryoda bile rekabetçi ve acımasız bir dünyaya hazırlıklı olmamız gerekiyor’
Mevcut dönemin bu kadar kırılgan ve tekinsiz hissedilmesinin asıl nedeni, saydığımız bu senaryoların her birinin gerçekleşme ihtimalinin masada durması. Gelecek, büyük ölçüde Amerika’nın alacağı stratejik kararlara ve yaklaşan seçim döngülerinin sonuçlarına bağlı. Fakat masadaki en iyimser senaryoda bile, geride bıraktığımız dönemden çok daha bölünmüş, rekabetçi ve acımasız bir dünyaya hazırlıklı olmamız gerekiyor. Alıştığımız modern dünya aslında tamamen bir Amerikan icadı. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra kurulan güçlü ittifaklar, küresel ticaretin canlandırılması ve sağlanan geniş çaplı güvenlik ağı, en nihayetinde Sovyetleri mağlup eden liberal bir Batı sisteminin temellerini attı. Elbette bu ihtişamlı düzenin de kendi içinde yarattığı efsaneleri ve kusurları var.
Amerika zaman zaman gizli operasyonlar ve kendi müttefikleriyle yaşadığı sert krizlerle koyduğu kuralları kendisi çiğnedi. Fakat tüm bunlara rağmen ‘Amerikan Barışı’ (Pax Americana), zayıf ülkelerin kalkınmasına yardım etmenin uzun vadede kendi çıkarına olduğunu idrak ederek tarihin akışını değiştiren eşsiz bir dönem yarattı. Ne var ki hiçbir imparatorluk sonsuza dek yaşamıyor; küreselleşmiş bu sistem artık sona yaklaşıyor. Çin, küresel ekonomiye entegre olarak elde ettiği devasa gücü bugün doğrudan Amerika’ya meydan okumak için bir silah olarak kullanıyor. Daha da önemlisi, Washington bizzat kendi yarattığı ve koruyuculuğunu üstlendiği bu sistemden artık yorulmuş durumda.
Amerika’nın kendi kurduğu düzene karşı hissettiği bu derin kafa karışıklığının temelinde çok haklı sorunlar yatıyor. İttifaklar içindeki sürekli dengesizlikler, küreselleşmenin toplumda yarattığı ekonomik güvensizlik, Orta Doğu coğrafyasındaki savaşların getirdiği ağır maliyetler ve liberal düzenin adeta Çin’in durdurulamaz yükselişine çanak tutması bu sorunların başını çekiyor. Mevcut Amerikan yönetimi de bu hoşnutsuzluğu açıkça eyleme döküyor; asgari hedef olarak Amerika’nın küresel angajman şartlarını agresif bir şekilde yeniden müzakere etmeyi amaçlıyor, hatta Amerikan gücünü yeniden şaha kaldırmanın tek yolunun mevcut sistemi temellerinden yıkmaktan geçtiğini savunuyor. Asıl merak edilen ve stratejistleri düşündüren şey, Amerikan gücü ve G-7 gibi yapılar hâlâ ayaktayken başlayan bu can çekişme evresi bittikten sonra küresel arenada taşların nasıl yerine oturacağı.
Birinci senaryo: İki kutuplu yeni bir soğuk savaş
Önümüzdeki ilk ve en çok tartışılan ihtimal, Amerika liderliğindeki tek kutuplu dünyanın yerini iki ayrı dünyanın alacağı yeni bir Soğuk Savaş düzeni. Bu senaryoda Çin’in liderlik ettiği blok, saldırgan Avrasya otokrasilerinin yanı sıra Küba’dan Pakistan’a kadar uzanan çeşitli müttefikleri bünyesinde barındıracak. Amerika’nın öncülük yaptığı karşı blok ise demokratik ülkelerden oluşacak. Hindistan ve Brezilya gibi kilit ülkeler ise bu iki dev blok arasında fırsatçı manevralar yaparak duruma göre taraf seçecek. Bu yaşanacaklar eskisinin birebir tekrarı olmayacak elbette; küresel ağlara derinden bağlı bir Çin, ekonomik çekim gücü açısından Kremlin’in geçmişte sahip olduğundan çok daha etkili seçenekleri elinde tutuyor.
Fakat bu senaryoda, yaptırımlar ve tedarik zincirleri devletlerin elinde birer silaha dönüştükçe uluslararası ekonominin giderek daha acımasızca parçalandığını göreceğiz. Tıpkı Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi, bu iki kutuplu rekabet dünyanın her bölgesini kendi girdabına çekecek. Ukrayna ve Tayvan gibi en tehlikeli yerler, bu yeni jeopolitik fay hattının tam merkezinde yer alacak. Amerika ile Çin arasındaki gerilimler zaman zaman inip çıkabilir, ancak Çin’in kilit teknolojilerde ve küresel ticarette mutlak bir hakimiyet kurma çabası Amerika’nın geleneksel gücüyle çarpıştıkça temeldeki bu yapısal çatışma sadece daha da şiddetleniyor. İşin ilginç yanı, yeni krizler getirecek olsa da otokratik blokun karşısında duracak tek gücün bu senaryoda var olması, onu demokrasiler için hâlâ en iyi seçenek haline getiriyor.
İkinci senaryo: Bölgesel güçler ve yeni imparatorluklar çağı
İkinci temel senaryoya göre ise, Amerika sonrası dünya iki devasa bloka değil, daha küçük çaplı birkaç bölgesel etki alanına bölünüyor. Bu versiyonda Amerika; Kuzey Kutbu’ndan Arjantin’e kadar uzanan kendi yarımküresindeki bir imparatorluğa odaklanıp stratejik bir izolasyon arayışına girmeyi tercih ediyor. Washington uzak okyanus ötesi ittifaklarına veda ederken Çin, Güneydoğu Asya’dan Kuzeydoğu Asya’ya uzanan bölgede üstünlüğü tamamen ele geçiriyor. Rusya ise eski Sovyet coğrafyasındaki hâkimiyetini kan dökerek iyice sağlamlaştırıyor. Parçalanan ve otorite boşluğu yaşayan bu dünyada Hindistan, Güney Asya’da kalıcı bir liderliği kapmaya çalışırken; Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan gibi güçler kendi bölgelerinde mutlak hegemonya kurmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet ediyor. Kısacası Amerikan Barışı’nın ardından kuralsız, yepyeni bir imparatorluklar çağı başlıyor.
Bu imparatorlukların dışarıya tamamen kapalı veya doğrudan askeri işgal altında olması gerekmiyor; çünkü hegemonya ve baskı kendini günümüzde çok farklı biçimlerde gösterebiliyor. Yine de bu gelecekte uluslararası hukuk tamamen çöküyor. Bölgenin yeni efendileri ticaret ve kaynak akışlarını kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirirken, zayıf komşularının dış güçlerle kurduğu bağlara çok katı sınırlar koyuyorlar. Yeni bir imparatorluklar çağında, Washington’ın denizaşırı tarihi ittifakları paramparça oluyor. Donald Trump’ın Amerika kıtasında sevmediği yöneticilere baskı kurması ve uluslararası hukuku hiçe sayan eylemleri bu yola girildiğinin sinyallerini veriyor. Fakat Asya’nın dinamik ekonomilerinden ve ticaret yollarından dışlanan bir Amerika’nın, Çin ile rekabet etmesi imkânsız hale gelir. Üstelik bu sistem büyük güçler arası barışı da garanti etmez; karmaşık küresel bağları koparmak çok sancılı olacağı gibi, bölgesel hakimiyet hırsları yeni çatışmaların sadece bir başlangıcı olabilir.
Üçüncü senaryo: Herkesin kendi başının çaresine bakacağı anarşik kaos
Üçüncü ve insanlık için en karanlık senaryo ise dünyanın çirkin ve şiddet dolu anarşik bir kaosa sürüklenmesi. Etki alanları kimseye kansız bir şekilde sunulmuyor. İhtiraslı otokrasiler, kontrol ettikleri zayıf bölgelerde vahşete varan karanlık bir eğilim taşıyorlar. Başlarına ne geleceğini gayet iyi bilen zayıf devletlerin de boyun eğmek yerine direnmek gibi seçenekleri var. Ukrayna’nın Rusya’dan uzak durmak için nasıl kıyasıya savaştığını veya Japonya’nın Pekin’e teslim olmamak adına nükleer silahlanmayı düşünebileceğini unutmamak gerekiyor. Bazı iyimser stratejistler orta ölçekli güçlerin kendi aralarında kurallı bir sistem yaşatabileceğini umut etse de, en güçlü aktörlerin desteği olmadan uluslararası bir düzenin ayakta kalması imkânsız koca bir hayal.
Bu kaotik senaryoda Amerika adeta yoldan çıkıyor; acımasız ve ezber bozan yırtıcı bir süper gücün doğuşu gerçekleşiyor. Washington zayıf ülkelerin hayati önemdeki kaynaklarına el koyuyor, kendisine bağımlı olan devletlerden daha fazla haraç talep ediyor ve diğer bölgelerin iç siyasetine müdahale ediyor. Amerika, küresel rolünü terk etmek yerine onu tam anlamıyla bir şantaj aracına dönüştürüyor. Ortada statükoyu korumaya niyetli iyi niyetli hiçbir büyük güç kalmadığı için, bağımsız devletlerin haritadan tamamen silinmesi sıradan bir durum halini alıyor. Herkesin sadece kendini düşündüğü bu dünyada diğer devletler hararetli bir şekilde silahlanmaya başlıyor ve hayatta kalmanın en sağlam garantisi olarak nükleer silahlara yöneliyorlar. Uluslararası istikrar çöktükçe, ülkeler dünyadaki hayati geçiş noktalarını kontrol etmek için birbirini ezip geçiyor.
Eski düzen ölürken geleceği kim belirleyecek?
İngiliz hegemonyasının sona ermesinin ardından yaşanan kaos ve kanlı savaşlar, Amerika’nın da dengeleyici rolünü bırakmasıyla tekrar sahneye çıkabilir. İçinde bulunduğumuz anı, küresel siyasetin geri dönüşü olmayan birkaç farklı yoldan birine sapabileceği son derece kritik bir eşik olarak düşünebiliriz. Belirsizlik çok derin, çünkü bu yollar birbirinden tamamen farklı dünyalara çıkıyor. Şimdiden kesin olarak bildiğimiz tek şey, bir sonraki dönemin ne olursa olsun öncekinden çok daha bölünmüş ve tehlikeli bir karaktere sahip olacağı. Bundan on yıl önce, yeni bir soğuk savaş dünyası en kötü ihtimal gibi görünüyordu; şimdiyse tuhaf bir şekilde demokrasiler için en büyük umut haline geldi.
İki kutuplu bir dünya senaryosu şüphesiz tehlikeli krizler yaratacak olsa da, en azından katlanılabilir bir güç dengesini sürdürmek ve otokratik dürtüleri dizginlemek için yeterli bir işbirliği barındırıyor. İşin ironik tarafı, Amerika’nın kendi yarattığı düzenin ardından ne geleceği konusunda hâlâ belirleyici bir söz hakkına sahip olması. Trump’ın dış politikasında her üç senaryonun da izleri var. Amerika ya müttefiklerini toplayıp yeni bir soğuk savaşa hazırlanacak, ya kendi kabuğuna çekilip dünyayı bölgesel etki alanlarına terk edecek, ya da tamamen yoldan çıkıp herkesin kendi başının çaresine baktığı karanlık bir kaosu başlatacak. Eski düzen artık can çekişerek ölüyor. Önümüzdeki on yıl içinde cevaplanması gereken en hayati soru şu: Washington yıkılan bu dünyanın yerine sıkıntılı ama yine de katlanılabilir yeni bir sistem mi inşa etmeye çalışacak, yoksa bizi çok daha karanlık ve kanlı bir uçuruma doğru mu sürükleyecek?”
Bu yazı ilk kez 3 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.




