Bugünkü Irak toprakları geniş bir medeniyet havzasının mirası. Bir başka ifadeyle bu topraklar Sümerlerden Akadlara, Babillerden Osmanlı Devleti’ne kadar insanlık tarihini ve dünya siyasetini etkileyen devletlerin kurulduğu bir coğrafya. Buradan hareketle bu bölgede yaşanan hemen her gelişmenin halen büyük bir etki kapasitesine sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şimdi bu satırları okurken “Türkiye ve Irak arasındaki su anlaşmasının nasıl bu kadar geniş çaplı bir etkisi olabilir?” diye düşünebilirsiniz. Ancak suyun başlı başına önemi bir tarafa, bu coğrafyanın merkezinde “su” var.
Zira Mezopotamya ya da Biladi Rafideyn (iki nehir arasındaki toprak) gibi isimlendirmeler Irak devletinin coğrafi adlandırılması olarak kullanılıyor. Yani Irak aslında coğrafi olarak su ile özdeşleşmiş durumda. Zaten ülkenin adının da “su” ile ilişkilendirildiğine dair pek çok akademik çalışmaya rastlamak mümkün. Ancak burada etimolojik bir tartışma ya da açıklama yapma niyetim yok. Yine de Türkiye ve Irak arasındaki su anlaşması bana bu coğrafyanın büyük medeniyetlerine ait destanlardaki “tufan” ve sonrasındaki “diriliş” anlatılarını hatırlattı. Zira bugünkü Irak topraklarında filizlenen Sümer, Akad, Babil ve Asur dünyasının edebi mirasında tufan geleneği, yalnızca bir felaket anlatısı değil; medeniyetin nasıl yıkılıp nasıl yeniden kurulduğunu açıklayan kurucu bir çerçeve olarak da sunuluyor. Bu yüzden aynı büyük hikâye farklı adlarla destanlarda tekrar tekrar anlatılır. Sümerce anlatıda Ziusudra, Akadca destanda Atrahasis, Gılgamış geleneğinde ise Utnapiştim; hepsi aynı eşiği işaret eder: Eski düzenin kapanışı ve yeni düzenin açılışı. Bir başka deyişle Mezopotamya’da tufan anlatıları, suyun yalnızca bir doğal kaynak değil, düzeni yıkan ama aynı zamanda yeni düzenin kapısını açan bir güç olduğunu söyler. Özellikle bu durum Atrahasis’te daha nettir: “Duvar, beni dinle. Evden kaç, bir tekne yap, eşyayı terk et, hayatı kurtar.”
İşte bugün Türkiye ve Irak arasında imzalanan anlaşmayla aynı medeniyet havzasında, Dicle–Fırat sisteminin merkezindeki Irak coğrafyasında “diriliş” fikrini mitolojiden güncele uyarlamak mümkün. İki ülke ilişkilerini derinden etkileyen ve belki de bugüne kadar farklı konularda da adımlar atılmasına engel olan “su” meselesi çözülmek üzere.
Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra su
Türkiye ve Irak arasındaki su meselesinin tartışılması yeni değil. Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bir süreç. Osmanlı sonrası dönemde Türkiye – Irak ve Suriye devletlerinin oluşmasıyla Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin bir düzenleme yapma ihtiyacı ortaya çıktı. Osmanlı sonrası dönemde yeni sınırların çizilmesiyle Dicle ve Fırat, tek bir siyasi coğrafyaya ait olmaktan çıkıp “paylaşılan bir havza” kimliği kazandı. Fırat, Türkiye-Suriye-Irak arasında üçlü bir mesele olarak ortaya çıkarken, Dicle Türkiye ve Irak ikili ilişkilerinde belirleyici unsurlardan bir haline geldi. Bu dönüşüm, nehirlerin kullanımına ilişkin ilk düzenlemelerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
1921 Ankara Anlaşması, bu çabaların ilk adımıydı. Bu anlaşma özellikle Fırat’tan Suriye’nin alacağı su miktarına ilişkin maddeler barındırıyordu. Türkiye açısından sınıraşan sular konusunda ikinci düzenleme ise Irak’la yapıldı. 1946 tarihli olan Türkiye–Irak Antlaşması, Türkiye ve Irak arasındaki su meselesini teknik zemine taşıdı. İki taraf arasında taşkın kontrolü, gözlem istasyonları ve veri paylaşımı gibi alanlarda ortak çalışma hedeflendi. O yıllarda baraj inşası henüz yeni bir teknolojiydi. Mesele daha çok suyun güvenli ve düzenli akışını sağlamakla ilgiliydi.
Büyük barajlar çağı
1950’lerden itibaren dünya genelinde “büyük baraj çağı” başladı. Türkiye’nin hidroelektrik üretim hedefleri ve uluslararası finansman olanaklarının artmasıyla Dicle–Fırat hattı bölgesel siyasetin merkezine oturdu.
1965’te Fırat Nehri’nin üzerine kurulan Keban Barajı’nın inşası paylaşım tartışmalarını da başlattı. Barajın dolumu sırasında Irak, Türkiye’den saniyede sabit bir miktar (350 metreküp) su bırakmasını isterken, bu talep iki ülke arasındaki anlaşmazlığın en temel meselesi haline geldi. Zira Türkiye, haklı bir önermeyle, sabit bir su düzeyine sahip olmayan bir kaynaktan, sürekli olarak aynı miktar suyun bırakılmasının mümkün olmadığını dile getiriyordu.
Öte yandan Irak’ın itirazları, Türkiye’nin 1970’lerde önce su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesine dayalı bir program olarak ele alınan, ancak daha sonra master planların oluşturulmasıyla geniş kapsamlı bir kalkınma programına dönüşen GAP projesiyle de daha arttı.
Bununla birlikte Türkiye’nin Dicle üzerindeki yatırımları –özellikle Ilısu Barajı– Irak tarafından yakından izlendi. Bu baraj elektrik üretimi amacı taşırken, yani su tüketmediği, hatta akışını düzenlediğini ortadayken, Irak tarafı bu barajı da problem haline getirdi. Aslında Dicle’nin akış rejimi gereği, Türkiye’deki barajlar taşkın dönemlerinde suyu depolayıp yaz aylarında daha dengeli bir akım sağlayarak Irak için de düzenleyici bir rol oynaması itibariyle Irak’ın da faydasına bir durumdu. Buna rağmen özellikle 2003’ten sonra Irak’ta su konusunda Türkiye’ye yönelik bir kara propaganda süreci başlatıldı ve Türkiye’nin attığı adımlar fark etmeksizin su konusu Türkiye’nin önüne bir engel gibi konuldu.
Sorundan çözüme: Su nasıl bir ortaklık üretecek?
Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, Türkiye–Irak su ilişkilerinin tarihi; teknik iş birliğinden siyasal pazarlığa, ardından yeniden ortak çıkar eksenine dönüşen bir süreci yansıtıyor. Zira artık Türkiye – Irak ilişkilerini sadece sorun odaklı değil, işbirliği odaklı olarak okumak mümkün. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani’nin 2021’deki seçimlerden sonra kurduğu hükümetle geliştirilen ilişkilerdeki düzey belki de bugüne kadar Türkiye – Irak ilişkilerinin geldiği en üst nokta. Daha da ötesinde bu ilişkilerin diplomatik ziyaretlerin ötesinde kurumsal bir yapıya dönüşmesi, ilişkilerdeki seviyeyi kalıcı hale getirerek bir üst aşamaya geçilmesine imkân tanıyor.
Nitekim 2 Kasım 2025’te Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Bağdat ziyareti sırasında imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Su İşbirliği Çerçeve Anlaşması Kapsamındaki Projelerin Finansmanına İlişkin Mekanizma Belgesi” de iki ülke ilişkileri açısından bir milat niteliğinde. Zira iki ülke ilişkilerindeki en kırılgan mesele olarak adlandırılabilecek “su” konusunda oluşturulan bu mekanizma, farklı alanlardaki işbirliği olanaklarına da zemin hazırlayabilecek bir potansiyel barındırıyor.
Nisan 2024’te imzalanan Su İşbirliği Çerçeve Anlaşması’nın sahaya yansıması niteliğindeki bu belge, su diplomasisinin artık sadece prensipler düzeyinde kalmadığını, uygulama safhasına geçtiğini gösteriyor.
Enerji gelirleri suya yatırım olacak
Yeni mekanizma, Türkiye’nin Irak’tan enerji ithalatı karşılığında oluşturulacak özel bir fondaki gelirlerin Irak’taki su projelerine aktarılmasını öngörüyor. Türk firmaları baraj, arıtma ve sulama altyapılarında görev alacak. Finansman, dış borçlanma olmaksızın enerji gelirlerinden sağlanacak. Böylece iki ülke, birbirine bağlı bir kalkınma döngüsü kuruyor. Enerji gelirleri su projelerini, su yatırımları tarımı, tarımsal üretim ise yeniden enerji talebini besleyecek. Bu da klasik kaynak paylaşımından sürdürülebilir kalkınma ortaklığına geçiş anlamına geliyor.
Bu yeni su iş birliği modeli, sadece teknik bir proje değil; iki ülke arasında karşılıklı güvenin kurumsal teminatı haline gelirken, bölgesel işbirliğini de destekleyici bir niteliğe kavuşturuyor. Zira Türkiye ve Irak’ın su konusunda ortak bir mekanizma belirlemesi, Suriye açısından da örnek olabilecek bir kazanım olarak ortaya çıkabilecektir. Türkiye ve Irak’ın su konusunda geliştireceği mekanizmalar, üç ülkenin Fırat Nehri konusunda atacağı işbirliği adımlarına da zemin oluşturabilir. Böylece Sümer, Akad ve Babil destanlarında anlatıldığı üzere bir tufandan bir diriliş, bir ortak medeniyet ortaya çıkarmak mümkün.
Bugün aynı havzada suyu sıfır toplamlı bir paylaşım meselesi ve bir kırılganlık başlığı olmaktan çıkarıp finansman, altyapı ve karşılıklı bağımlılık üzerinden kurumsallaştıran her adım, bu havzada yeniden canlanmayı tetikleyebilecek “diriliş” fikrini mitolojiden güncel siyasete taşıma ve yeni bir başlangıç olma imkanına sahip görünüyor.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 6 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.



