7 Nisan 2026 günü, İstanbul’daki İsrail Başkonsolosluğu önünde bir çatışma yaşandı. Üç saldırgandan biri öldü, ikisi yaralı olarak yakalandı, iki polis memuru da yaralandı. Saldırı sonrası hızla DEAŞ yorumları yapıldı. Ama bu son saldırı, önümüzdeki dönemde çok duyacağımız bir kavramla bizi tanıştırıyor: Salata bar radikalleşmesi.
Bu, artık IŞID, el Kaide veya diğer örgütlerin, hatta suç yapılarının bir araya gelerek eylem gerçekleştirebileceği yeni bir döneme girdiğimiz anlamına geliyor. Farklı ve çoğu zaman birbiriyle çelişen ve rekabet eden ideolojik unsurların bir araya geldiği melez yapılar ortaya çıkıyor. Bu yüzden sembolik eylemler, özellikle Gazze meselesinin motive ettiği radikalleştirdiği eylemler artık tek bir örgüte bağlı olmayabiliyor.
“Salata barı” radikalleşmesi
Aslında salata barı aşırılıkçılığı, FBI Direktörü Christopher Wray tarafından 2020 yılında, aşırı sağcı şiddet eylemcilerinin motivasyonlarındaki tutarsızlığı tanımlamak için kullanılan bir terim.
Bireylerin tek, tutarlı ve doktriner bir ideolojiye bağlanmak yerine kendi kişisel tercihlerine, öfkelerine ve mağduriyet algılarına uyacak şekilde farklı, hatta birbiriyle çelişen aşırı uç ideolojik unsurları (açık büfeden seçer gibi) seçip birleştirmesini ifade ediyor. Salata barı genellikle belirli bir doktrin inşa etmekten ziyade, sadece şiddeti ve mevcut sistemi yıkmayı (nihilizm) meşrulaştırmaya yarıyor. İdeoloji, eylemin nedeni olmaktan ziyade, şiddet fantezilerini ve topluma duyulan öfkeyi rasyonalize eden bir kılıfa dönüşüyor.
Bu süreçte bireyler, tek bir grubun katı ideolojisine bağlanmak yerine, tıpkı bir salata barından yiyecek seçer gibi farklı ideolojik bileşenleri “gözden geçirir” ve işlerine gelenleri rastgele birleştiriyor. Örneğin, bir kişinin aynı anda hem radikal İslamcı grupları (DEAŞ veya El Kaide gibi) destekleyip hem de neo-Nazi inançlarını benimsemesi veya başka bir örgüt tarafından kanalize edilmesi mümkün hale geliyor.
Örneğin, Singapurlu 14 yaşındaki bir gencin yurtdışına gidip silahlı şiddet eylemlerinde bulunmayı ve şehit olarak ölmeyi istediği bunun için internette araştırmalar yaptığı tespit edildi. Çocuk çevrimiçi ortamda kendi kendine radikalleşerek DEAŞ ve El Kaide’nin şiddet içerikli materyallerini izlemeye başlamıştı. Ancak eşzamanlı olarak, aşırı sağın antisemitik (Yahudi düşmanı) inançlarını da savunuyordu, aşırı solun emperyalizm karşıtı içeriklerini tüketiyordu ve kendisini “kadın düşmanı” incel (zorunlu bekârlık) alt kültürünün bir parçası olarak tanımlıyordu.[1]
En bilinen başka bir vaka da Kuzey Virginia’da görev yapan ve DEAŞ’in yanı sıra Adolf Hitler ve Nazilerin de ateşli bir destekçisi olan trafik polisi memuru Nicholas Young’ın davası. Young, IŞİD’e maddi destek sağlamaya teşebbüs etmekten suçlu bulunarak on beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.[2]
Radikalleşmenin değişen yüzü
Radikalleşmenin değişen yüzünde geleneksel terörizmin aksine, bireyin aşırılıkçı eylemlere girişmek için derin ve tutarlı bir ideolojik uzmanlığa sahip olması gerekmiyor. Sadece yüzeysel bir “kes-yapıştır” yaklaşımıyla, kişinin (ne kadar puslu veya çelişkili olursa olsun) aşırılıkçı bir eylemde bulunmak için kendince tatmin edici bahaneler bulması yeterli. Bu bireyler, benimsedikleri ideolojik unsurları zamanla bırakıp yerlerine yenilerini koyabiliyor. Dünyayı algılayış biçimlerinde epey “akışkan” bir tutum sergiliyorlar. Bu geçişkenlik, kişilerin bir anlatıdan diğerine kaymasıyla birlikte şiddete başvurma risklerinin de tahmin edilemez biçimde dalgalanmasına yol açıyor.
Geçmişte radikal materyallere ulaşmak ve bir aşırılıkçı harekete dahil olmak önemli bir çaba ve resmî bir gruba üyelik gerektiriyordu, bu da bireylerin birden fazla ideolojiye maruz kalmasını doğal olarak sınırlandırıyordu. Günümüzde internet, farklı aşırılıkçı fikirleri incelemeyi ve denemeyi son derece kolaylaştırdı. Bu erişim ve maliyetsizlik, bireyleri adeta bir açık büfeden ürün seçer gibi “ideolojik alışveriş” yapmaya teşvik ediyor. Geleneksel terör örgütleri, üyelerinin ideolojik saflığını korumak adına onların rakip veya alternatif hareketlerle etkileşime girmesini engeller ve bu konuda katı bir denetim uygulardı. Bu örgütsel hiyerarşi ve denetim eksikliği, günümüz aşırılıkçılarının farklı radikal akımlardaki fikirleri istedikleri gibi sentezleme özgürlüğü bulmalarına yol açtı.
Bu noktaya nasıl gelindi?
Irak ve Şam İslam Devleti (DEAŞ), 2019 yılı itibarıyla Suriye ve Irak topraklarında elinde bulundurduğu alanları tamamen kaybetmesinin ardından, örgütün bölgesel ve küresel stratejisinde çok temel ve hayati bir dönüşüm sürecine girmek zorunda kaldı. Örgüt söz konusu tarihten itibaren operasyonel kapasitesini koruyabilmek ve hayatta kalabilmek amacıyla çok daha esnek, tespiti zor ve merkezi olmayan bir “ağ modeline” yöneldi.
Örgütlerin bu dayanışma modeline yönelmesinin temelinde yaşadıkları operasyonel ve stratejik krizler var. DEAŞ’ın bölgesel alan hâkimiyetini (hilafetini) kaybetmesi, eleman temininde yaşadığı ciddi sıkıntılar ve diğer gruplarla girdiği bölgesel egemenlik rekabeti de örgütü zayıflattı.
Büyük, hiyerarşik ve merkezi yapıların güvenlik güçleri tarafından kolayca hedef alınıp çökertilmesi, örgütleri hayatta kalabilmek için daha esnek, merkezi olmayan, “yalnız mücahit” (yalnız aktör) ve “merkezsiz cihat” öğretilerine dönmeye zorladı. Doğrudan eylem planlama kapasiteleri düşen El Kaide ve DEAŞ, cihatçı dayanışma söylemi ile kendileri organize etmeseler bile ortak düşmana karşı yapılan bireysel eylemleri ideolojik alanlarına dâhil edip sahiplenerek varlıklarını sürdürme, eylemlerin “taklit eşiğini” aşağı çekme ve cihatçı dayanışmayı diri tutma ihtiyacı hissettiler.
Merkezsiz cihat ve “devrimci dayanışma”
Cihatçı dayanışma, temelinde sol Marksist örgütlerdeki “devrimci dayanışma” kavramına benzeyen, ideolojik ayrımların ve mezhepçiliğin (fraksiyon farklılıklarının) bir kenara bırakılarak ortak bir düşmana karşı eylemsel destek vermeyi öngören bir strateji.
Bu dayanışma biçimi, “baskıcı devletlerin dayanışmasına” karşı “ezilenlerin dayanışması” olarak kurgulanıyor ve Batı’ya karşı ortak bir cephe oluşturmayı hedefliyor. Bu “üst çerçeve” sayesinde terör eylemleri rastlantısal bir şiddet olmaktan çıkıp failin gözünde ahlaki açıdan zorunlu görülen bir “farz” (farz-ı ayın) haline geliyor.
Devrimci dayanışma için ortak düşman emperyalizm ve kapitalizm iken, El Kaide, DEAŞ ve diğer radikal örgütler için bu cihatçı dayanışmada ortak düşman Yahudiler ve Haçlılar (Batılılar) olarak tanımlanıyor.
Gazze etkisi ve rolü
Bu cihatçı dayanışmanın en büyük tetikleyicisi ve birleştirici unsuru Gazze’de yaşanan vahşet ve soykırım oldu.
Gazze’deki trajedi karşısında uluslararası hukukun ve kurumların vahşeti durdurmada yetersiz kalması, adaletin asla gelmeyeceği inancının yerleşmesine yol açtı. Radikal gruplar bu çaresizliği kullanarak intikam çağrıları yaptı ve adalet duygusunu yitirmiş öfkeli kitleleri eyleme geçirmek için güçlü bir zemin buldu.
Gazze’deki durum, propaganda mekanizmaları aracılığıyla küresel bir “mağduriyet ve suç isnadı anlatısı” olarak kurgulandı. Bu kolektif mağduriyet algısı, İsrail ile dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin özdeşleştirilmesine yol açarak düşmanlaştırmayı küresel ölçekte genişletti. Bu durum, eylem repertuarını genişleterek dünyanın dört bir yanında sembolik hedeflere yönelen bireysel ve “serseri radikalleşme” dalgalarının yayılmasına neden oldu.
Gazze’deki ağır tablo sonrasında, birbirine rakip olan hatta zaman zaman çatışan DEAŞ ve El Kaide’nin basın yayın organlarındaki (en-Nebe, Inspire vb.) dil, retorik ve eylem çağrıları birbirine çok yaklaştı, her iki örgüt de bu kriz üzerinden ortak düşmana karşı eylemlerde dayanışma göstermeye ve yalnız aktör eylemlerini yüceltmeye başladılar.
Yine hem DEAŞ hem de el Kaide’nin, 2025’ten itibaren, ortak eylemleri üstlenmeye başladığı görülüyor. 2 Ekim 2025’te, İngiltere/Manchester şehrinde Yahudiler Yom Kippur’u kutlamak için toplandıkları esnada sinagoga yönelik Cihad El Şami isimli (Suriye kökenli) şahsın yapmış olduğu saldırıyı DEAŞ ile El Kaide terör örgütleri birlikte sahiplenmişlerdi. 14 Aralık 2025’te düzenlenen ve 15 kişinin ölümüne neden olan Avustralya’daki Bondi Plajı saldırısını da hem IŞİD hem de El Kaide sahiplendi.
Türkiye’de durum ne?
Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, DEAŞ, 2017 yılına kadar Türkiye sınırları içerisinde oldukça büyük ölçekli ve yüksek düzeyde organizeydi; 20 farklı saldırı düzenledi, bu kanlı eylemler sonucunda 308 kişi hayatını kaybetti ve 1.167 kişi de yaralandı.
Ancak 2024 yılına ve sonrasına gelindiğinde, örgütün eylem stratejisinde yeni ve farklı saldırı örneklerinin ortaya çıktığı, tehdit konseptinin boyut değiştirdiği görülmeye başlandı.
Özellikle son yıllarda Türkiye’de planlanan veya gerçekleştirilen terör eylemleri incelendiğinde, örgütün artık Türkiye’de doğrudan merkeze bağlı, hiyerarşik ve devasa bir yapılanmadan ziyade çok daha esnek, küçük ölçekli, bağımsız hareket edebilen ve “bireysel eylemci” veya “yalnız aktör” modeline odaklandığı görülüyor. Yalova saldırısında olduğu gibi yerel radikal selefi ağların varlığı ise ayrı bir yazı konusu.
7 Nisan saldırısı
7 Nisan’da gerçekleşen saldırıda, öldürülen fail Yunus E. S. geçmişte cinayet ve terör örgütü (DEAŞ) üyeliği suçlamalarıyla yargılanıp adli süreçlerden geçmiş (beraat etmiş ve malvarlığı dondurma kararı kaldırılmış) bir tersane işçisi olmasına rağmen sosyal medyadaki faaliyetleri, paylaştığı kişiler (Murat Gezenler, Ebu Hanzala ve Ömer el Kürdi vb.) ve DEAŞ’li tutuklular için yürüttüğü kampanyalar sebebiyle radikal ideolojik eğilimlerini ve örgüt sempatizanlığını sürdüren aktif bir profil çiziyor.[3]
Ancak bu üç kişinin gerçekleştirdiği eylem, adli sabıkası (uyuşturucu kullanımı, cinayet geçmişi) olan bireyler ile örgütlü radikal ideolojinin (DEAŞ) kesiştiği, eylemsel güvenliğin ise dışarıdan kişilerden ziyade akrabalık (kardeşlik ve baba-oğul) bağlarıyla güvence altına alındığı tipik bir hibrit (melez) suç-terör hücresi olarak adlandırılabilir.[4]
Uzman gözüyle, bu olayda, bildiğimiz DEAŞ hücrelerine pek uymayan profillerin olduğunu ve acemice bir saldırı planının yapıldığını söyleyebilirim. Ortada bir radikalleşme var ama bu radikalleşmenin hem DEAŞ hem de bireysel hikayelerle çevrelenmiş ve farklı gruplarca da motive edilmiş bir eylem izlenimi verdiğini söylemeliyim.
Hizbut Tahrir örneği
Gazze’nin radikal örgütler arasında yarattığı cihatçı dayanışmanın en ilginç örneklerinden birini Türkiye’de Hizbut Tahrir örgütü ile yaşadık.
Örgüt İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırımın yarattığı öfke ve kızgınlığı kullanarak kendisini diğer İslami STK ve örgütlerin üst, ana çatısı olarak kabul ettirmeye çalıştı, büyük kitlesel sokak eylemleri organize etti.[5] Hizbut Tahrir örgütünün Selefi, radikal ve ılımlı örgütleri aynı çatı altında direniş ekseni etrafında birleştirme çabası radikalleşmeyi tetikleyici bir rol oynama potansiyeline sahip.[6]
Terörle mücadele neden artık daha zor?
Salata bar radikalleşmesi terörle mücadeleyi daha zorlaştırıyor. Çeşitli şikâyetleri olan aşırılıkçılar, sürekli değişim halinde olan ve sık sık parçalanan hareketlerle birleştiğinde zorlu bir meydan okuma oluşturuyorlar. İşte salata barı olarak adlandırılan yeni nesil radikalleşme eğilimleri, geleneksel terörle mücadele ve güvenlik çerçeveleri için eşi benzeri görülmemiş zorluklar yaratıyor.
Belirli bir hiyerarşisi olmayan, ideolojik olarak tutarsız ve esnek olan bu yeni nesil aşırılıkçı hareketleri izlemek ve engellemek, geleneksel terör örgütlerini takip etmekten çok daha zor. Toplumlar ve mevcut terörle mücadele mekanizmaları, “karmaşık, belirsiz veya istikrarsız” olarak tanımlanan bu çok yönlü ideolojilerle başa çıkmaya henüz hazır değil.
Terörist hareketler artık katı hiyerarşilerden ziyade gevşek örgütsel yapılarıyla tanımlanıyor, bu da faaliyetlerin yönünü ve etkisini son derece muğlaklaştırıyor. İzmir’de 16 yaşında gördüğümüz DEAŞ’li çocuk[7], Semih Ç.’nin İstanbul Fatih’te önceden tanıdığı iki genç kadını katleden cinayeti[8], Eskişehir’deki Arda K. radikalleşmesi[9], henüz failler hakkında yeterince bilgiye sahip olmasak da İstanbul’da polislere yönelik saldırı… Bütün bunları anlamak için salata barı radikalleşmesinin bize anlamlı bir çerçeve sunacağını düşünüyorum.
Büyük ihtimalle önümüzdeki dönemde bu kavramı maalesef çok konuşacağız.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 9 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.
[1] https://rsis.edu.sg/ctta-newsarticle/singapore-3/.
[2] https://thesoufancenter.org/intelbrief-2021-march-29/.
[3] https://halktv.com.tr/makale/baskonsolosluk-saldirisinin-provasini-7-yil-once-yapti-1020571.
[4] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/abdulkadir-selvi/gozculuk-yapanlar-da-yakalandi-43145994.
[5] https://www.hizb-turkiye.com/aksa-yi-kurtarin-abd-ye-karsi-durun_d1474.html.
[6] https://tepav.s3.eu-west-1.amazonaws.com/upload/files/1755507149067-0.Hizbut_Tahrir.pdf.
[7] https://fikirturu.com/toplum/16-yasinda-bir-cocuk-nasil-isidli-oldu/.
[8] https://fikirturu.com/toplum/rituel-suclar-neden-artiyorlar-ne-yapilmali/.
[9] https://fikirturu.com/toplum/eskisehirdeki-saldiri-bize-ne-soyluyor/



