Venezuela’da emperyalist saldırganlık ve rejim dinamikleri

Chavez-Maduro çizgisi altında Venezuela’nın siyasal rejimi nasıl dönüştü? Ekonomik kriz, artan otoriterleşme ve azalan iç-dış meşruiyete rağmen Maduro rejimini ayakta tutan unsurlar ABD müdahalesini nasıl şekillendirdi? Dr. Mert Arslanalp yazdı.

İkinci Trump döneminin başlamasıyla ABD’nin Venezuela‘ya dönük yaz aylarından itibaren giderek artan askerî ve diplomatik baskısı, 3 Ocak Cumartesi günü Venezuela’daki askerî tesislerin ABD ordusu tarafından bombalanması ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in ABD’de yargılanmak üzere kaçırılmasıyla Venezuela’nın egemenlik haklarına karşı açık bir saldırıya dönüştü.

Yaz aylarından itibaren ABD önce Karayipler’deki askerî varlığını görülmemiş ölçüde arttırdı, ardından uyuşturucu taşıdığına inandığı tekneleri doğrudan vurmaya başladı, Venezuela hava sahasını geçici olarak kapadı, 3 Ocak müdahalesinden iki hafta önce Venezuela’dan petrol taşıyan iki tankere zorla el koydu ve son olarak daha önce uyuşturucu çetesi lideri narko-terörist olarak ilan ettiği Maduro’yu ve eşini zorla alıkoydu.

Latin Amerika’ya yönelik iki asırlık Amerikan emperyalist müdahaleciliğinin zaten çok yüksek eşiği düşünüldüğünde bile “aşırı” sayılabilecek bu zincirlerinden boşanmış güç kullanımı, yalnızca bölgeyi etkilemekle kalmayacak; yol açtığı jeopolitik ve ekonomi politik dönüşümlerle ve bunlara paralel olarak uluslararası hukukun süregelen yıkımını hızlandırdığı ölçüde hepimizin hayatını da derinden etkileyecek.

Başarısız rejim devirme girişimlerinin son halkası

Trump’ın ve daha genel olarak ABD yönetimlerinin Maduro’ya ve liderliğini yaptığı, ismini 19. yüzyıl bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’dan alan Bolivarcı sol-popülist rejime husumeti yeni başlamış değil. Maduro’nun selefi ve rejimin kurucusu Hugo Chavez’in iktidara geldiği 1999’dan itibaren ABD yönetimleri bu açık anti-Amerikancı yönetimi sonlandırmak için birçok girişimi destekledi ve/ya aktif olarak örgütledi.

Bu 25 yıllık karmaşık tarihin kapsamlı bir dökümünü yapmak bu yazıda mümkün olmasa da Trump’ın daha birinci döneminde askerî seçenekten bahsettiğini, Venezuela’ya karşı petrol ambargosu koyduğunu, Maduro rejiminin 2017’de fiilen askıya aldığı ulusal meclisin başkanı olan Juan Guaidó’yu birçok Avrupa ülkesiyle birlikte Venezuela’nın resmî başkanı olarak tanıdığını ve ardından gelen başarısız askerî darbe girişimini desteklediğini biliyoruz. Bu açıdan 3 Ocak operasyonu ve yazdan beri devam eden artan askerî baskı, bu geçmişi uzun başarısız rejim devirme girişimlerinin şekillendirdiği son halka.

Venezuela müdahalesinin ardındaki temel motivasyonlar ve amaçlar

Fakat Trump yönetiminin kullandığı araçlara ve söylemlere bakıldığında söz konusu olan sadece çeyrek asırdan uzun suredir kapatılamayan bir defterin kapatılması değil. Saldırının ardından hem Trump’ın hem de dışişleri bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları ve saldırıdan birkaç hafta önce yayınlanan ulusal güvenlik strateji belgesi, ABD’nin Batı yarımküre üzerinde herhangi bir rıza üretimini gözetmeyen askerî ve ekonomik zora dayalı bir tahakküm tesis etme hedefini açıkça ifade ediyor.

ABD şüphesiz 1823’te deklare edilen Monroe Doktrini’nden beri Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak görüyor ve bu şekilde tutmak için askerî darbelerden IMF politikalarına geniş bir repertuarda aracı bugüne kadar çokça kullandı. Fakat neoliberal politikaların yol açtığı derin sosyal, ekonomik ve siyasal krizlerin ardından 21. yüzyılın başında bölgede gerçekleşen sol dalga ve küresel ekonomideki Çin’in yükselişiyle başlayan yapısal dönüşüm ABD’nin bölgedeki nüfuzunu kısmen kırmaya başlamıştı.

Bu dönemde Çin, doğal kaynak ve tarım ürünlerine olan artan talebiyle özellikle Güney Amerika ülkelerinin birinci ticaret partnerine dönüştü, bölgeye yönelik doğrudan yatırımlarını arttırdı. Bu açıdan Venezuela’ya müdahale sadece bu ülkenin petrol kaynaklarını kontrol etmenin ötesinde bölgede artan çok taraflılığa son vererek ABD’nin (ve sermaye gruplarının) bölge ülkeleri ve kaynakları üzerinde tek taraflı kontrolünü yeniden kurmaya yönelik daha uzun erimli bir stratejinin parçası.

Bu stratejinin bir diğer kilit unsuru Trump’in ilk döneminden itibaren aşırı sağ parti ve liderlerin desteklenmesi. Şüphesiz, bu jeopolitik ve ekonomi-politik amaçların yanı sıra, Trump yönetiminin neredeyse Soğuk Savaş anti-komünizmini andıran sol düşmanı ideolojik formasyonu da önemli bir etken.

Son olarak bir başkanı konutundan kaçıracak kadar radikal bir müdahale aynı zamanda dosta düşmana, iç ve dış kamuoyuna yönelik bir güç gösterisi. Bu gösteri, yönetimin hiçbir hukuki ve ahlaki sınırı tanımayacağını performatif olarak kanıtladığı ölçüde karşı tarafa korku salan ve böylece onlarla müzakere ve etkileşimlerde elini güçlendirmeyi amaçlayan (kısa vadede etkili olsa da orta vadede ters tepmesi mümkün olan) bir stratejik araç.

Güncellenmiş emperyal siyasetin yeni hukuki-siyasi aracı: narko-terörizm

Venezuela müdahalesi, bu güncellenmiş emperyal siyasetin kullanacağı hukuki-siyasi araçları göstermesi açısından da önemli. ABD’nin bölgede nüfuz sahibi olmak için Reagan yıllarından beri kullandığı uyuşturucuyla mücadele konseptinin yeni ihtiyaçlar çerçevesinde geliştirildiğini görüyoruz. Emperyalizm çoğu zaman şiddetini “normel” hukuka istisna alan ve konular ilan ederek gerçekleştirir. Bunun özellikle 11 Eylül saldırılarından beri en temel aracı, terörist olarak ilan edilen hedeflere yönelik şiddeti meşru ve normal prosedürlerin dışında kılan terörle mücadele çerçevesiydi.

Latin Amerika bağlamında bu çerçeveyle uyuşturucuyla mücadele araçlarının gitgide daha çok harmanlandığını, narko-terörist adı altında yeni bir terörizm türünün hukuki bir tanım olarak inşa edildiğini, aynı terörizmle mücadelede olduğu gibi kimin bu tanıma girdiğinin çerçevesinin alabildiğine muğlak bırakılarak hukuka istisna alan, grup ve şahısların belirlendiğini görüyoruz.

Trump yönetimi şimdiden bu araçların Venezuela ile sınırlı kalmayacağını, Latin Amerika’da hasım gördüğü siyasi aktörlerin kriminalizasyonunda etkin bir şekilde kullanılacağının sinyalini Kolombiya ve Meksika devlet başkanlarının adlarını da zikrederek verdi.

Bu noktaya kadar Maduro’nun liderliğini yaptığı rejimin dinamiklerini açıklamayı geri planda bıraktım. Zira ABD’nin saldırısının arkasında yatan temel motivasyonların ve amaçların Maduro’nun Chavez’den devraldığı ve açık bir diktatörlük yoluna soktuğu otoriter rejimi değiştirme arzusundan kaynaklandığını düşünmüyorum. Fakat bu demek değil ki rejimin doğası ve zaman içinde evrildiği nokta bu müdahaleyi şekillendirmedi.

Chavez döneminde siyasal rejimin dönüşümü

Kısaca özetlemek gerekirse, Maduro selefi Chavez’den bazı doğrudan katılım mekanizmalarına da sahip rekabetçi otoriter diyebileceğimiz bir rejim mimarisi devraldı. Gücün anayasal olarak başkanda toplandığı, güçler ayrılığının olmadığı, özellikle yargının yürütmenin güdümüne girdiği, yasama yetkilerinin yürütüme tarafından büyük ölçüde kullanıldığı, başkanın yeniden seçilmesi önündeki sınırın kaldırıldığı, sivil ve siyasal özgürlüklerin baskılandığı fakat çok partili seçimlerin son derece eşitsiz bir zeminde devam ettiği bir sistemdi.

Chavez’in uyguladığı sosyal ve ekonomik program 2008 krizinden sonra tıkanmaya başlasa da önceki yıllardaki yoksul halk kesimleri açısından çok önemli kazanımlarıyla Chavez’e doğrudan bağlı geniş ve sağlam bir kitle desteği yaratmıştı. 2006’dan sonra bu desteği korumak için yerelde komün, topluluk ve konseyleri kurumsal statüye kavuşturmuş, petrol gelirinin dikey dağıtımıyla da bu yapıların yürütmeye ve partisi Birleşik Sosyalist Partisi’ne (PSUV) bağımlı kalmasını sağlamıştı.

Bu süreçte “colectivo” denen yapıların Bolivarcı devrimi yani rejimi “iç ve dış düşmanlarına” karşı savunmak için silahlandırılarak milis gücüne dönüştürdüğü de biliniyor.

Rejimin sivil yapılar kadar diğer bir önemli unsuru başından itibaren orduydu. Eski bir asker olan Chavez’in Bolivarcı hareketi 1980’li yıllarda ilk olarak ordu içi bir hareket olarak gelişmiş, büyük ölçüde Chavez’in 1992’deki başarısız darbesinden sonra sivil bir harekete dönüşmüştü. Yeri gelmişken Maduro’nun Chavez’in hapisten çıkması için örgütlenen kampanyada rol oynadığını, bugünkü eşi Flores’in de Chavez’in avukatı olduğunu söylemek lazım. Yine bugün rejimin en kuvvetli üç isminden biri olan iç işleri bakanı Diosdado Cabello, Chavez’le birlikte darbe yapan askerler arasındaydı. Bu üç isim Chavez’in 1999’daki başarılı seçim kampanyasının da başını çekti.

Chavez, 2002’de kendisine yapılan başarısız darbeden sonra ordu üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi. Chavez döneminde ordu sadece rejimin iç ve dış güvenliğini koruyan bir araç değil, aynı zamanda sosyal politikalarını özellikle kırsal alanlarda uygulanmasında da rol oynayan bir kurum haline geldi. Dolayısıyla ordu, Bolivarcı rejimin ilk yıllarından itibaren iç siyasette kaynak dağıtım süreçlerine dahil oldu ve hükmettiği alan rejim otoriterleştikçe devlet şirketlerinden limanları kadar geniş bir ekonomik alanı kapsayacak kadar genişledi.

2013, Maduro iktidarıyla artan otoriterleşme

Ne Chavez’in halkla kurduğu karizmatik ilişkiye ne de Chavez’in iktidara geldiği dönemdeki olumlu küresel ekonomik şartlara sahip olan Maduro, Chavez’in ölümünün ardından 2013’te girdiği ilk başkanlık seçiminde muhalefetin ortak adayı Capriles’i sadece bir puan farkla geçti.

Hem düşen fiyatlar hem de kötü yönetildiği için düşen üretimden dolayı azalan petrol gelirlerinden dolayı ülkenin hiperenflasyona doğru gittiği 2015 yılında meclis çoğunluğunu muhalefete kaybedince, meclisi kontrolündeki yüksek mahkeme yoluyla fiilen işlevsiz hale getirerek yasama yetkilerini yeni kurduğu kurucu anayasa meclisine aktardı.

Bu artan otoriterleşme karşısında Venezuela 2017’de şiddetle bastırılan kitlesel eylemlere tanıklık etti. Bu dönemde muhalefetin içinde Machado’nun da parçası olduğu daha aşırı sağ kesimler kuvvetlendi, muhalefet cenahından bazı siyasetçiler sürgüne gitti, diğerleri hapse girdi. Binlerce protestocu gözaltına alında, yüzü aşkın insan öldürüldü.

Rejim artık rekabetçi otoriterliği de aşan ve seçim sonuçlarının bir anlamının olmadığı bir otoriter rejime dönüştü. 2018 başkanlık seçimleri gerçek bir rekabet olmadan gerçekleşti. Bu süreçte hiperenflasyon, kıtlık ve derinleşen güvenlik sorunlarıyla boğuşan 7 milyonu aşkın Venezuelalı ülkeyi terk etti.

ABD’nin yaptırımları tek ve belki de ilk sebep olmasa da ekonomik krizi daha derinleştirdi, petrol üretimi çöktü. Bu dönemde çıkan haberler, rejimle ilişkili iş adamlarından ordunun farklı kademelerine rejim koalisyonunu oluşturan birçok aktörün kur kontrollerinden, kaçakçılıktan ve bazı raporlara göre uyuşturucu ticaretinden zenginleştiğini, derinleşen siyasal ve ekonomik kriz karşısında rejimin özellikle güvenlik güçlerinin sadakatini bu iç dağıtım mekanizmaları sayesinde koruduğunu belirtiyordu.

Tartışmalı 2024 seçimleri

Maduro rejimi, yazının başında belirttiğim 2019’daki darbe girişimini devrilmeden atlatmış olsa da bu süreçte hem dışarıdaki meşruiyeti zayıfladı hem de kitle desteği erimeye devam etti. Üzerindeki dış baskıyı hafifletmek için muhalefetle başladığı müzakerelere rağmen muhalefetin adayı María Corina Machado’nun 2024 seçimlerine girmesini yasaklayarak özgür ve adil bir seçim sürecine izin vermeyeceğini gösterdi. Buna rağmen Machado’nun desteklediği Edmundo Gonzalez’in seçimleri kazanmasını bağımsız gözlemcilere göre engelleyemedi. Yüksek Seçim Kurulu (CNE) her ne kadar Maduro’yu kazanan ilan etse de kurulun baskılara rağmen detaylı sandıklı seçim sonuçlarını açıklayamamasının ve muhalefetin topladığı seçim sandık sonuçlarının yarattığı genel kanı, Maduro rejiminin seçimleri açıkça çaldığı oldu.

2024 seçimlerinde Machado gibi ABD’ye müdahale çağrısı yapacak kadar Venezuela sağının radikal kanadından gelen bir siyasetçinin desteklediği muhalefet adayına karşı klasik kutuplaşma siyasetinin işlememiş olması ve Maduro’nun seçimleri açıkça çalmak zorunda kalması tabanını ne denli kaybettiğini gözler önüne sermesi açısından önemliydi.

Bu zayıflığın bir diğer göstergesi ise seçimlerin çalınmasının ardından çıkan hükümet karşı protestoların bu sefer Caracas’ta Chavismo’nun tarihsel olarak kuvvetli olduğu bazı işçi sınıfı mahallelerine de yayılmasıydı. Rejimin kitle desteğinin azınlığa düşmesinin ve içeride ve dışarıda daha da artan meşruiyet krizinin yarattığı zafiyet şüphesiz ABD’nin askeri müdahalesini kolaylaştıran etkenler oldu.

Bundan sonrası için nasıl bir süreç tasarlanıyor?

Bolivarcı rejimin iç dinamiklerine bakmak ABD saldırısının aldığı biçimi ve müdahale sonrasında hayata geçen süreci anlamak için de önemli.

Ardı ardına yaşadığı krizlere rağmen rejimin elit koalisyonun yarılmaması, özellikle ordunun Maduro’ya sırtını dönmemesi, Trump yönetimini son altı aydır izlediği askerî baskı stratejisine yönlendirmiş olmalı. Bu artan baskı karşısında Maduro çekilmemiş olsa da rejim içindeki bazı aktörleri Madurosuz bir süreç için ABD ile müzakereye itmiş olabilir. Aynı gerekçeler ABD yönetimini de Maduro sonrası dönemi muhalefetin temsilcileri yerine şimdilik Bolivarcı rejimin unsurlarıyla yürütmeye ikna etmiş gibi duruyor.

Bu şekilde ordudan ve tabandan gelecek tepkilerin rejim unsurları tarafından kontrol edildiği, yeni sürece adapte olmayan hiziplerin marjinalize edilirken bu düzende pay veya koruma alacak rejim unsurlarının koopte edildiği ve hatta bu aktörlerle muhalefet aktörleri arasında bir güç paylaşımının kurumsallaştırılacağı bir süreç tasarlanıyor olabilir.

Ancak emperyalist müdahalelerin tarihi bu türden masa başında yapılan tasarıların çoğu zaman gerçek hayatta başarısız olmasının da tarihi. Bu sadece dış güçlerin tahakkümüne karşı halkın belli kesimlerinin direnmesinden değil, düzeni sağlamakla görevlendirilen aktörlerin bu tür süreçlerin artan iç rekabet ve sarsılan kaynak dağıtım koşullarında çoğu zaman bütünlüklerini kaybederek parçalanmasından da kaynaklanıyor. Bunların sonucunda zayıflayan devlet kapasitesi şiddetin ve istikrarsızlığın derinleşmesine yol açabiliyor.

Hazin olan, Venezuela için bu tür bir geleceğin ABD’nin ilk tercihi olmasa da en son tercihi de olmayabileceği gerçeği.

Belki bizler açısından daha da korkutucu olan, Ukrayna’nın işgali, Gazze soykırımı ve şimdi Venezuela’ya saldırı sonrasında uluslararası sisteminin tamamının benzer sonuçlara gebe olması.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 12 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Mert Arslanalp
Mert Arslanalp
Dr. Mert Arslanalp - Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde doktor öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Lisans derecesi Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden, doktora derecesini ise Northwestern Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi alanında İstanbul ve Buenos Aires'te kentsel toplumsal hareketler üzerine yazdığı tezle aldı. Araştırma ve öğretim alanları arasında toplumsal hareketler ve protestoların baskılanması, kentsel siyaset, demokratikleşme ve otoriterleşme, karşılaştırmalı siyasal kurumlar olup, bölgesel olarak Türkiye, Latin Amerika ve Güney Avrupa’ya odaklanıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Venezuela’da emperyalist saldırganlık ve rejim dinamikleri

Chavez-Maduro çizgisi altında Venezuela’nın siyasal rejimi nasıl dönüştü? Ekonomik kriz, artan otoriterleşme ve azalan iç-dış meşruiyete rağmen Maduro rejimini ayakta tutan unsurlar ABD müdahalesini nasıl şekillendirdi? Dr. Mert Arslanalp yazdı.

İkinci Trump döneminin başlamasıyla ABD’nin Venezuela‘ya dönük yaz aylarından itibaren giderek artan askerî ve diplomatik baskısı, 3 Ocak Cumartesi günü Venezuela’daki askerî tesislerin ABD ordusu tarafından bombalanması ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in ABD’de yargılanmak üzere kaçırılmasıyla Venezuela’nın egemenlik haklarına karşı açık bir saldırıya dönüştü.

Yaz aylarından itibaren ABD önce Karayipler’deki askerî varlığını görülmemiş ölçüde arttırdı, ardından uyuşturucu taşıdığına inandığı tekneleri doğrudan vurmaya başladı, Venezuela hava sahasını geçici olarak kapadı, 3 Ocak müdahalesinden iki hafta önce Venezuela’dan petrol taşıyan iki tankere zorla el koydu ve son olarak daha önce uyuşturucu çetesi lideri narko-terörist olarak ilan ettiği Maduro’yu ve eşini zorla alıkoydu.

Latin Amerika’ya yönelik iki asırlık Amerikan emperyalist müdahaleciliğinin zaten çok yüksek eşiği düşünüldüğünde bile “aşırı” sayılabilecek bu zincirlerinden boşanmış güç kullanımı, yalnızca bölgeyi etkilemekle kalmayacak; yol açtığı jeopolitik ve ekonomi politik dönüşümlerle ve bunlara paralel olarak uluslararası hukukun süregelen yıkımını hızlandırdığı ölçüde hepimizin hayatını da derinden etkileyecek.

Başarısız rejim devirme girişimlerinin son halkası

Trump’ın ve daha genel olarak ABD yönetimlerinin Maduro’ya ve liderliğini yaptığı, ismini 19. yüzyıl bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’dan alan Bolivarcı sol-popülist rejime husumeti yeni başlamış değil. Maduro’nun selefi ve rejimin kurucusu Hugo Chavez’in iktidara geldiği 1999’dan itibaren ABD yönetimleri bu açık anti-Amerikancı yönetimi sonlandırmak için birçok girişimi destekledi ve/ya aktif olarak örgütledi.

Bu 25 yıllık karmaşık tarihin kapsamlı bir dökümünü yapmak bu yazıda mümkün olmasa da Trump’ın daha birinci döneminde askerî seçenekten bahsettiğini, Venezuela’ya karşı petrol ambargosu koyduğunu, Maduro rejiminin 2017’de fiilen askıya aldığı ulusal meclisin başkanı olan Juan Guaidó’yu birçok Avrupa ülkesiyle birlikte Venezuela’nın resmî başkanı olarak tanıdığını ve ardından gelen başarısız askerî darbe girişimini desteklediğini biliyoruz. Bu açıdan 3 Ocak operasyonu ve yazdan beri devam eden artan askerî baskı, bu geçmişi uzun başarısız rejim devirme girişimlerinin şekillendirdiği son halka.

Venezuela müdahalesinin ardındaki temel motivasyonlar ve amaçlar

Fakat Trump yönetiminin kullandığı araçlara ve söylemlere bakıldığında söz konusu olan sadece çeyrek asırdan uzun suredir kapatılamayan bir defterin kapatılması değil. Saldırının ardından hem Trump’ın hem de dışişleri bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları ve saldırıdan birkaç hafta önce yayınlanan ulusal güvenlik strateji belgesi, ABD’nin Batı yarımküre üzerinde herhangi bir rıza üretimini gözetmeyen askerî ve ekonomik zora dayalı bir tahakküm tesis etme hedefini açıkça ifade ediyor.

ABD şüphesiz 1823’te deklare edilen Monroe Doktrini’nden beri Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak görüyor ve bu şekilde tutmak için askerî darbelerden IMF politikalarına geniş bir repertuarda aracı bugüne kadar çokça kullandı. Fakat neoliberal politikaların yol açtığı derin sosyal, ekonomik ve siyasal krizlerin ardından 21. yüzyılın başında bölgede gerçekleşen sol dalga ve küresel ekonomideki Çin’in yükselişiyle başlayan yapısal dönüşüm ABD’nin bölgedeki nüfuzunu kısmen kırmaya başlamıştı.

Bu dönemde Çin, doğal kaynak ve tarım ürünlerine olan artan talebiyle özellikle Güney Amerika ülkelerinin birinci ticaret partnerine dönüştü, bölgeye yönelik doğrudan yatırımlarını arttırdı. Bu açıdan Venezuela’ya müdahale sadece bu ülkenin petrol kaynaklarını kontrol etmenin ötesinde bölgede artan çok taraflılığa son vererek ABD’nin (ve sermaye gruplarının) bölge ülkeleri ve kaynakları üzerinde tek taraflı kontrolünü yeniden kurmaya yönelik daha uzun erimli bir stratejinin parçası.

Bu stratejinin bir diğer kilit unsuru Trump’in ilk döneminden itibaren aşırı sağ parti ve liderlerin desteklenmesi. Şüphesiz, bu jeopolitik ve ekonomi-politik amaçların yanı sıra, Trump yönetiminin neredeyse Soğuk Savaş anti-komünizmini andıran sol düşmanı ideolojik formasyonu da önemli bir etken.

Son olarak bir başkanı konutundan kaçıracak kadar radikal bir müdahale aynı zamanda dosta düşmana, iç ve dış kamuoyuna yönelik bir güç gösterisi. Bu gösteri, yönetimin hiçbir hukuki ve ahlaki sınırı tanımayacağını performatif olarak kanıtladığı ölçüde karşı tarafa korku salan ve böylece onlarla müzakere ve etkileşimlerde elini güçlendirmeyi amaçlayan (kısa vadede etkili olsa da orta vadede ters tepmesi mümkün olan) bir stratejik araç.

Güncellenmiş emperyal siyasetin yeni hukuki-siyasi aracı: narko-terörizm

Venezuela müdahalesi, bu güncellenmiş emperyal siyasetin kullanacağı hukuki-siyasi araçları göstermesi açısından da önemli. ABD’nin bölgede nüfuz sahibi olmak için Reagan yıllarından beri kullandığı uyuşturucuyla mücadele konseptinin yeni ihtiyaçlar çerçevesinde geliştirildiğini görüyoruz. Emperyalizm çoğu zaman şiddetini “normel” hukuka istisna alan ve konular ilan ederek gerçekleştirir. Bunun özellikle 11 Eylül saldırılarından beri en temel aracı, terörist olarak ilan edilen hedeflere yönelik şiddeti meşru ve normal prosedürlerin dışında kılan terörle mücadele çerçevesiydi.

Latin Amerika bağlamında bu çerçeveyle uyuşturucuyla mücadele araçlarının gitgide daha çok harmanlandığını, narko-terörist adı altında yeni bir terörizm türünün hukuki bir tanım olarak inşa edildiğini, aynı terörizmle mücadelede olduğu gibi kimin bu tanıma girdiğinin çerçevesinin alabildiğine muğlak bırakılarak hukuka istisna alan, grup ve şahısların belirlendiğini görüyoruz.

Trump yönetimi şimdiden bu araçların Venezuela ile sınırlı kalmayacağını, Latin Amerika’da hasım gördüğü siyasi aktörlerin kriminalizasyonunda etkin bir şekilde kullanılacağının sinyalini Kolombiya ve Meksika devlet başkanlarının adlarını da zikrederek verdi.

Bu noktaya kadar Maduro’nun liderliğini yaptığı rejimin dinamiklerini açıklamayı geri planda bıraktım. Zira ABD’nin saldırısının arkasında yatan temel motivasyonların ve amaçların Maduro’nun Chavez’den devraldığı ve açık bir diktatörlük yoluna soktuğu otoriter rejimi değiştirme arzusundan kaynaklandığını düşünmüyorum. Fakat bu demek değil ki rejimin doğası ve zaman içinde evrildiği nokta bu müdahaleyi şekillendirmedi.

Chavez döneminde siyasal rejimin dönüşümü

Kısaca özetlemek gerekirse, Maduro selefi Chavez’den bazı doğrudan katılım mekanizmalarına da sahip rekabetçi otoriter diyebileceğimiz bir rejim mimarisi devraldı. Gücün anayasal olarak başkanda toplandığı, güçler ayrılığının olmadığı, özellikle yargının yürütmenin güdümüne girdiği, yasama yetkilerinin yürütüme tarafından büyük ölçüde kullanıldığı, başkanın yeniden seçilmesi önündeki sınırın kaldırıldığı, sivil ve siyasal özgürlüklerin baskılandığı fakat çok partili seçimlerin son derece eşitsiz bir zeminde devam ettiği bir sistemdi.

Chavez’in uyguladığı sosyal ve ekonomik program 2008 krizinden sonra tıkanmaya başlasa da önceki yıllardaki yoksul halk kesimleri açısından çok önemli kazanımlarıyla Chavez’e doğrudan bağlı geniş ve sağlam bir kitle desteği yaratmıştı. 2006’dan sonra bu desteği korumak için yerelde komün, topluluk ve konseyleri kurumsal statüye kavuşturmuş, petrol gelirinin dikey dağıtımıyla da bu yapıların yürütmeye ve partisi Birleşik Sosyalist Partisi’ne (PSUV) bağımlı kalmasını sağlamıştı.

Bu süreçte “colectivo” denen yapıların Bolivarcı devrimi yani rejimi “iç ve dış düşmanlarına” karşı savunmak için silahlandırılarak milis gücüne dönüştürdüğü de biliniyor.

Rejimin sivil yapılar kadar diğer bir önemli unsuru başından itibaren orduydu. Eski bir asker olan Chavez’in Bolivarcı hareketi 1980’li yıllarda ilk olarak ordu içi bir hareket olarak gelişmiş, büyük ölçüde Chavez’in 1992’deki başarısız darbesinden sonra sivil bir harekete dönüşmüştü. Yeri gelmişken Maduro’nun Chavez’in hapisten çıkması için örgütlenen kampanyada rol oynadığını, bugünkü eşi Flores’in de Chavez’in avukatı olduğunu söylemek lazım. Yine bugün rejimin en kuvvetli üç isminden biri olan iç işleri bakanı Diosdado Cabello, Chavez’le birlikte darbe yapan askerler arasındaydı. Bu üç isim Chavez’in 1999’daki başarılı seçim kampanyasının da başını çekti.

Chavez, 2002’de kendisine yapılan başarısız darbeden sonra ordu üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi. Chavez döneminde ordu sadece rejimin iç ve dış güvenliğini koruyan bir araç değil, aynı zamanda sosyal politikalarını özellikle kırsal alanlarda uygulanmasında da rol oynayan bir kurum haline geldi. Dolayısıyla ordu, Bolivarcı rejimin ilk yıllarından itibaren iç siyasette kaynak dağıtım süreçlerine dahil oldu ve hükmettiği alan rejim otoriterleştikçe devlet şirketlerinden limanları kadar geniş bir ekonomik alanı kapsayacak kadar genişledi.

2013, Maduro iktidarıyla artan otoriterleşme

Ne Chavez’in halkla kurduğu karizmatik ilişkiye ne de Chavez’in iktidara geldiği dönemdeki olumlu küresel ekonomik şartlara sahip olan Maduro, Chavez’in ölümünün ardından 2013’te girdiği ilk başkanlık seçiminde muhalefetin ortak adayı Capriles’i sadece bir puan farkla geçti.

Hem düşen fiyatlar hem de kötü yönetildiği için düşen üretimden dolayı azalan petrol gelirlerinden dolayı ülkenin hiperenflasyona doğru gittiği 2015 yılında meclis çoğunluğunu muhalefete kaybedince, meclisi kontrolündeki yüksek mahkeme yoluyla fiilen işlevsiz hale getirerek yasama yetkilerini yeni kurduğu kurucu anayasa meclisine aktardı.

Bu artan otoriterleşme karşısında Venezuela 2017’de şiddetle bastırılan kitlesel eylemlere tanıklık etti. Bu dönemde muhalefetin içinde Machado’nun da parçası olduğu daha aşırı sağ kesimler kuvvetlendi, muhalefet cenahından bazı siyasetçiler sürgüne gitti, diğerleri hapse girdi. Binlerce protestocu gözaltına alında, yüzü aşkın insan öldürüldü.

Rejim artık rekabetçi otoriterliği de aşan ve seçim sonuçlarının bir anlamının olmadığı bir otoriter rejime dönüştü. 2018 başkanlık seçimleri gerçek bir rekabet olmadan gerçekleşti. Bu süreçte hiperenflasyon, kıtlık ve derinleşen güvenlik sorunlarıyla boğuşan 7 milyonu aşkın Venezuelalı ülkeyi terk etti.

ABD’nin yaptırımları tek ve belki de ilk sebep olmasa da ekonomik krizi daha derinleştirdi, petrol üretimi çöktü. Bu dönemde çıkan haberler, rejimle ilişkili iş adamlarından ordunun farklı kademelerine rejim koalisyonunu oluşturan birçok aktörün kur kontrollerinden, kaçakçılıktan ve bazı raporlara göre uyuşturucu ticaretinden zenginleştiğini, derinleşen siyasal ve ekonomik kriz karşısında rejimin özellikle güvenlik güçlerinin sadakatini bu iç dağıtım mekanizmaları sayesinde koruduğunu belirtiyordu.

Tartışmalı 2024 seçimleri

Maduro rejimi, yazının başında belirttiğim 2019’daki darbe girişimini devrilmeden atlatmış olsa da bu süreçte hem dışarıdaki meşruiyeti zayıfladı hem de kitle desteği erimeye devam etti. Üzerindeki dış baskıyı hafifletmek için muhalefetle başladığı müzakerelere rağmen muhalefetin adayı María Corina Machado’nun 2024 seçimlerine girmesini yasaklayarak özgür ve adil bir seçim sürecine izin vermeyeceğini gösterdi. Buna rağmen Machado’nun desteklediği Edmundo Gonzalez’in seçimleri kazanmasını bağımsız gözlemcilere göre engelleyemedi. Yüksek Seçim Kurulu (CNE) her ne kadar Maduro’yu kazanan ilan etse de kurulun baskılara rağmen detaylı sandıklı seçim sonuçlarını açıklayamamasının ve muhalefetin topladığı seçim sandık sonuçlarının yarattığı genel kanı, Maduro rejiminin seçimleri açıkça çaldığı oldu.

2024 seçimlerinde Machado gibi ABD’ye müdahale çağrısı yapacak kadar Venezuela sağının radikal kanadından gelen bir siyasetçinin desteklediği muhalefet adayına karşı klasik kutuplaşma siyasetinin işlememiş olması ve Maduro’nun seçimleri açıkça çalmak zorunda kalması tabanını ne denli kaybettiğini gözler önüne sermesi açısından önemliydi.

Bu zayıflığın bir diğer göstergesi ise seçimlerin çalınmasının ardından çıkan hükümet karşı protestoların bu sefer Caracas’ta Chavismo’nun tarihsel olarak kuvvetli olduğu bazı işçi sınıfı mahallelerine de yayılmasıydı. Rejimin kitle desteğinin azınlığa düşmesinin ve içeride ve dışarıda daha da artan meşruiyet krizinin yarattığı zafiyet şüphesiz ABD’nin askeri müdahalesini kolaylaştıran etkenler oldu.

Bundan sonrası için nasıl bir süreç tasarlanıyor?

Bolivarcı rejimin iç dinamiklerine bakmak ABD saldırısının aldığı biçimi ve müdahale sonrasında hayata geçen süreci anlamak için de önemli.

Ardı ardına yaşadığı krizlere rağmen rejimin elit koalisyonun yarılmaması, özellikle ordunun Maduro’ya sırtını dönmemesi, Trump yönetimini son altı aydır izlediği askerî baskı stratejisine yönlendirmiş olmalı. Bu artan baskı karşısında Maduro çekilmemiş olsa da rejim içindeki bazı aktörleri Madurosuz bir süreç için ABD ile müzakereye itmiş olabilir. Aynı gerekçeler ABD yönetimini de Maduro sonrası dönemi muhalefetin temsilcileri yerine şimdilik Bolivarcı rejimin unsurlarıyla yürütmeye ikna etmiş gibi duruyor.

Bu şekilde ordudan ve tabandan gelecek tepkilerin rejim unsurları tarafından kontrol edildiği, yeni sürece adapte olmayan hiziplerin marjinalize edilirken bu düzende pay veya koruma alacak rejim unsurlarının koopte edildiği ve hatta bu aktörlerle muhalefet aktörleri arasında bir güç paylaşımının kurumsallaştırılacağı bir süreç tasarlanıyor olabilir.

Ancak emperyalist müdahalelerin tarihi bu türden masa başında yapılan tasarıların çoğu zaman gerçek hayatta başarısız olmasının da tarihi. Bu sadece dış güçlerin tahakkümüne karşı halkın belli kesimlerinin direnmesinden değil, düzeni sağlamakla görevlendirilen aktörlerin bu tür süreçlerin artan iç rekabet ve sarsılan kaynak dağıtım koşullarında çoğu zaman bütünlüklerini kaybederek parçalanmasından da kaynaklanıyor. Bunların sonucunda zayıflayan devlet kapasitesi şiddetin ve istikrarsızlığın derinleşmesine yol açabiliyor.

Hazin olan, Venezuela için bu tür bir geleceğin ABD’nin ilk tercihi olmasa da en son tercihi de olmayabileceği gerçeği.

Belki bizler açısından daha da korkutucu olan, Ukrayna’nın işgali, Gazze soykırımı ve şimdi Venezuela’ya saldırı sonrasında uluslararası sisteminin tamamının benzer sonuçlara gebe olması.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 12 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

Mert Arslanalp
Mert Arslanalp
Dr. Mert Arslanalp - Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde doktor öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Lisans derecesi Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden, doktora derecesini ise Northwestern Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi alanında İstanbul ve Buenos Aires'te kentsel toplumsal hareketler üzerine yazdığı tezle aldı. Araştırma ve öğretim alanları arasında toplumsal hareketler ve protestoların baskılanması, kentsel siyaset, demokratikleşme ve otoriterleşme, karşılaştırmalı siyasal kurumlar olup, bölgesel olarak Türkiye, Latin Amerika ve Güney Avrupa’ya odaklanıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x