Jeo-Strateji

5 Ağustos 2020

Yazdır

Avrupa’nın zor sınavı: Libya

Akdeniz, özellikle Avrupa Birliği’nin (AB) güney üyeleri açısından jeopolitik, güvenlik, göç ve ticaret gibi farklı konu başlıkları nedeniyle çok önemli bir bölge. Libya ise bölgesel istikrarın sağlanmasında ve düzensiz göçün engellemesinde kilit rol oynayan ayrıca zengin enerji kaynakları ile pek çok AB ülkesinin derin ticari bağlar geliştirdiği önemli bir ülke.

Hal böyle olunca Libya, özellikle son dönemlerde bölgede etkili olmak isteyen güçlerin varlık gösterdiği ve çıkarlarını garantiye almak için kıyasıya rekabet ettiği bir saha haline geldi.

İngiltere’nin ayrılmasının ardından COVID-19 pandemisi sırasında bocalayan, dayanışma içerisinde bir “birlik” görüntüsü veremeyen ancak daha sonra zayıflayacağı tahminlerinin aksine aldığı önlemler ve geliştirdiği stratejiler ile güçlü bir duruş sergileyen AB için Libya politikası önemli bir sınav. Zira AB’nin en önemli iki ülkesi Fransa ve İtalya Libya’da kıyasıya rekabet içinde, Malta, Yunanistan gibi ülkeler de Libya meselesinde Avrupa Birliği kararlarına mesafeli durabiliyorlar. Oysa AB, 2007 yılında imzaladığı Lizbon Antlaşması ile yeni ortak güvenlik ve savunma politikası belirlemişti; Libya, bu anlaşmanın pratikte çok başarılı olmadığının açık göstergesi haline geldi.

AB’nin başarısız olduğu ilk sınav değil

2011’de Arap Baharı rüzgârı, ülkeyi 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi’yi devirince oluşan karışıklık sonrası AB Libya’ya müdahale konusunda bugünküne benzer bir sınav vermiş ve ortak bir politika belirlemekte güçlük yaşamıştı. İtalya’nın Kaddafi rejimi ile imzaladığı ticaret antlaşmaları, Almanya’nın Libya Devrimi’nin başlangıcında yapılan müdahaleye katılmak istememesi, bu müdahaleye Doğu Avrupa kanadından da destek gelmemesi gibi üyeler arasında oluşan farklılıklar nedeniyle Birlik etkin bir politika geliştirmeyi başaramadı.

AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, 20 Şubat 2011’de Libya yönetimini sivillere karşı güç kullanmaması konusunda uyarıp AB’nin duyduğu “derin endişeyi” dile getirirken, Fransa ve İngiltere askeri müdahale gerçekleştirdi. Bu hamle başarıya ulaşamayınca NATO tarafından sürdürülen Libya müdahalesi, AB’nin başarısızlık hanesine yazıldı.

Günümüzde ise Libya krizi AB üyeleri arasında önemli bir çatlak olmaya devam ediyor. Üstelik farklılaşan çıkarlar, Türkiye-AB ilişkileri açısından da önemli sorunlar doğuruyor. Birleşmiş Milletler’in tanıdığı meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile General Halife Hafter güçleri arasında sıcak çatışmalar sürerken, AB’nin Libya konusunda izlediği politikalar bir kez daha hayal kırıklığı yaratıyor, AB’nin sorunu çözmek için atmaya çalıştığı adımlar da etkin olmuyor.

AB, Yunanca “barış” anlamına gelen İrini Operasyonu ile BM’nin silah ambargosunun uygulanması için çaba harcarken üye ülkelerin izlediği farklı politikalar, uygulanan ambargonun başarısızlığı ve anlamsızlığı, devreye giren petrol şirketlerinin çıkarları ve Türkiye-AB ilişkileri, Libya konusunu giderek karmaşık hale getiriyor.

AB neden Libya konusunda ortak bir politika oluşturamıyor?

4 Nisan 2019’da General Hafter güçleri saldırıların şiddetini arttırıp Trablus’a girmek için yol kat ederken BM etkin bir duruş sergileyemedi, AB politikaları ise her zamanki gibi etkin olmaktan uzaktı. Bu bağlamda BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in ülkede bulunduğu sırada geçekleşen saldırılar, AB’nin olduğu kadar BM’nin durumunu da ortaya koydu.

Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Rusya tarafından fiilen desteklenen Hafter güçleri, BAE’nin finanse ettiği Wagner isimli Rus özel savunma şirketinin askerlerinin desteği ile saldırıların dozunu arttırmıştı. Ancak Türkiye’nin sağladığı desteğin de katkısıyla Serrac hükümetinin direnç göstermesi ve General Hafter güçlerinin Trablus’u ele geçirmeyi başaramaması hem Libya’da hem de bölgede dengeleri değiştirdi. 2019 yılı temmuz ayında sivil kayıpların arttığı saldırıların şiddetlenmesi, AB Dış Politika ve Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin Libya’da olanları kınamasını ve UMH Başbakanı Serrac ile görüşmesini beraberinde getirdi.

AB’nin birlik olmaktan uzak ve etkinlik sağlayamayan politikaları, Rusya’nın Suriye’de olduğu gibi Libya’da da etkinliğini arttırmasını sağladı. Sahada etkin aktörler haline gelen Türkiye ve Rusya’nın ateşkes sağlanması yolundaki destekleriyle AB’yi Berlin Konferansı’na götüren sürecin önü açıldı. Bununla birlikte 2019 Ocak ayında Almanya’nın öncülüğünde gerçekleşen Berlin Konferansı başından beri işe yaramayacağı belli olan bir halkla ilişkiler çalışması niteliğindeydi. Libya’da gidişatı değiştiren herhangi bir sonuç çıkmadı.

Konferans’tan çıkan BM silah ambargosunun uygulanmasına dair denetim ve gözetimin sağlanması kararı, önemli bir adım sayılabilirdi ancak silah ambargosunu pratikte sadece inandırıcılıktan uzak bir “günü kurtarma misyonu” olarak görmek gerekir. Zira Hafter güçleri 2014 yılından beri Mısır, BAE, Fransa ve Rusya tarafından silahlandırılmaya devam ederken meşru hükümet 2016-2018 yılları arasında dışardan ekipman ve asker desteği alamadı. Berlin Konferansı, AB’nin bir aktör olarak oyuna yeniden dahil olması için bir fırsattı ancak konferanstan hemen sonra Hafter güçlerinin Trablus’a saldırması bu fırsatın da iyi değerlendirilemediğini gösterdi.

Berlin Konferansı’nda alınan kararlar uygulanamadı hatta BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Selome istifa etti. Libya konusunda yaşanan bu başarısızlıklar, AB’nin bir aktör olarak daha fazla varlık göstermesi gerektiğini ortaya koydu.

İtalya ve Fransa: Libya konusunda ayrışan çıkarlar

AB üyeleri içerisinde Akdeniz politikaları üzerindeki en etkin iki üye İtalya ve Fransa. Libya’nın istikrara kavuşması, mülteci krizi, terörizmle mücadele ve ülkenin zengin kaynaklarının değerlendirilmesi her iki ülke açısından da önem taşıyor. Bununla birlikte İtalya’nın kendi ulusal birliğini sağladığı 1871 tarihinden bu yana Roma ve Paris Kuzey Afrika ve Akdeniz bölgesini kontrol etmek adına iki önemli rakip.

Fransa, özellikle önceki başkanlardan Nicolas Sarkozy (2007 – 2012) döneminde Akdeniz İçin Birlik Projesi çerçevesinde bu bölgede lider ülke olma konusundaki çabalarını artmıştı. 2011 Libya müdahalesi ise bu isteğin eyleme döküldüğü bir operasyon olmuştu. Müdahale sonrasında General Hafter güçlerini destekleyen Fransa, 2018 yılında ateşkesin sağlanması için gönüllü müzakereci rolünü üstlenmek istedi. Aynı yıl Paris’te düzenlenen Zirve’ye Fransa, İtalya’yı davet etmemiş ve iki ülke arasındaki rekabetin boyutunu gözler önüne sermişti.

İki ülkenin menfaatlerinden söz ederken petrol şirketlerine de değinmek şart. İtalya, Libya ile ticaret hacmi açısından daha avantajlı durumda. İtalyan petrol şirketi ENI, Libya enerji piyasasını kontrol ederken, Fransız menşeili Total şirketi Mart 2018’den bu yana bölgede varlığını güçlendirmeye çalışıyor.

Fransa ve İtalya arasındaki rekabet, AB’nin ortak bir tutum geliştirmesi açısından önemli bir engel teşkil ediyor. Bununla birlikte Akdeniz’de istikrarın sağlanması için çabaladığını söylemlerinde sürekli belirten, AB’nin en önemli üyelerinden Fransa’nın aynı zamanda General Hafter’i desteklemesi, barış ve uzlaşmanın sağlanması adına çelişkili bir tutum ortaya koyuyor.

AB içerisindeki çatlağa sebep olan bir diğer unsur da düzensiz göç.

Düzensiz göç konusundan oldukça etkilenen ve UMH’yi destekleyen Malta’nın İrini Operasyonu’na katılmak istememesi, Birlik içerisindeki anlaşmazlığın daha geniş çaplı olduğunu gösterdi. İtalya ve Malta gibi UMH’yi destekleyen ülkeler, İrini Operasyonu’nun istikrarın sağlanmasından çok UMH’ye gelecek desteği zayıflattığı gerekçesiyle harekata olumlu yaklaşmadılar. Hatta Malta Başbakanı Robert Abela, Libya’nın başkenti Trablus’a giderek UMH ile düzensiz göç ile mücadele için mutabakat imzaladı.

AB’nin yarattığı boşluğu Türkiye ve Rusya doldurdu

AB’nin etkin olmayan politikasını sürdürmesi ve üyeleri arasında çıkar farklılığına dayanan ayrışma, sahada Türkiye ve Rusya’nın etkin olmasını sağladı.

Ateşkes planının Rusya ve Türkiye tarafından yürütülmesi de AB’nin ne kadar oyun dışında kaldığına işaret eden bir gelişme oldu. AB’nin Libya’da istikrarın ve uzlaşmanın sağlanması için Türkiye ile partner olmak yerine rakip olmayı tercih etmesi, kendisini oyun dışı bırakmak gibi bir bedel ödemesini de beraberinde getirdi. Libya sorunu, hem Türkiye- AB ilişkileri açısından önemli hem de AB’nin Akdeniz’de aktör olarak var olabilmek için Türkiye ilişkilerini gözden geçirmeye ihtiyacı olduğunu gösteriyor.

Öte yandan Fransa’nın izlediği agresif politikalar, Yunanistan ile Fransa’nın sorunu Türkiye-AB ilişkilerinin bir parçası haline getirme konusundaki ısrar ve çabaları, Fransa-Türkiye gerginliğinin Türkiye-AB ilişkilerine de yansımasına neden oluyor.

Gelinen noktada Türkiye Libya’da oyun kurucu haline geldi. Her ne kadar AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Libya’da ateşkes için Türkiye ile birlikte çalışmak konusunda mutabık kaldıklarını söylese de bu mutabakatın kapsamını henüz bilmiyoruz. AB istemese de Türkiye’nin oynadığı önemli rolü kabul etmek durumunda. Zira hem Kaddafi döneminden borçlarını tahsil etmek isteyen hem ülkenin yeniden inşasında rol sahibi olmak konusunda kararlı olan Türkiye, Doğu Akdeniz’de enerji konusunda ciddi sorunlar yaşadığı rakipleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail ve Mısır’ın bölgedeki gücünü dengelemek için Libya’daki varlığını ve desteğini devam ettirecek. Bununla birlikte İtalya, Almanya, Yunanistan ve Fransa’nın Libya konusunda nasıl konumlanacakları Türkiye – AB ilişkileri açısından da belirleyici olacaktır. Fransız firkateyninin 10 Haziran’da NATO misyonu “Sea Guardian” çerçevesinde görevini yaparken Türk savaş gemileri tarafından sıkıştırıldığı iddiası ve Türkiye’yi NATO nezdinde şikâyet etmesi, Libya krizi nedeniyle gerilimli günlerin devam edeceğini gösteriyor. Bununla birlikte Almanya’nın, Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek üzere Akdeniz’e fırkateyn göndermeyi planlaması Libya konusunun uzun süre AB-Türkiye ilişkileri açısından gündemde kalacağına işaret ediyor.

Libya krizinin başından beri etkin bir politika geliştiremeyen AB’nin hatalarından ders çıkarması ve Türkiye’nin oynadığı önemli rolü daha iyi değerlendirerek politikalarını revize etmesi gerekliliği gün geçtikçe daha çok ortaya çıkıyor. AB’nin bir an önce harekete geçerek General Hafter’in arkasındaki önemli destekçilerden olan Fransa ve Yunanistan’ı da ikna ederek bu iki ülkeyi yürütmekte oldukları politikalardan vazgeçirmesi ve barışın sağlanması için gerçek bir çaba göstermesi gerekiyor. Ancak Birlik içerisindeki gelişmeler bu yönde bir eğilimin uzak olduğunu gösteriyor.

Doğu Akdeniz’de istikrarın sağlanması ve müzakere süreçlerinin sağlıklı işleyebilmesi için gerekli olan uzlaşma ve siyasi ortam Fransa-Türkiye-Yunanistan gerilimi ile sağlanamaz. AB gerekli adımları atamazsa bir kez daha komşu bölgesindeki önemli bir konuda etkin olmayan bir oyuncu haline gelebilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Ağustos 2020’de yayımlanmıştır.

Sinem Ünaldılar Kocamaz

Doç. Dr. Sinem Ünaldılar Kocamaz - 2002 yılında Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı sene Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2005 yılında, Ege Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini “Çokuluslu Şirketlerin Uluslararası Aktörler Olarak Siyasi ve Ekonomik Rolleri” başlıklı tez çalışmasıyla tamamladı. Doktorasını ise Dokuz Eylül Üniversitesi, AB Çalışmaları alanında, 2011 yılında “Tony Blair Döneminde İngiltere’nin Transatlantik İlişkilerinin Avrupa Birliği Bütünleşme Sürecine Etkisi” başlıklı doktora tez çalışmasıyla tamamladı. Doçent Doktor Sinem Ü. Kocamaz, halen Ege Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Doç. Dr. Sinem Ü. Kocamaz, Avrupa Birliği, transatlantik ilişkiler, uluslararası örgütler ve uluslararası güvenlik alanlarında çalışıyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend