Kıbrıs paradigma değişikliğinin eşiğinde mi?

Kıbrıs müzakereleri 1968’den beri hep çözümsüzlükle sonuçlanıyor. Müzakerelerin yaşı 53’e vardı, insan hayatından örnek vermek gerekirse orta yaşını geride bırakıp ihtiyarlığa doğru adım atmak üzere. Müzakereler müktesebatı bundan böyle ya kendisini imha edecek ya da yaşlılığının verdiği bir bilgelikle farklı bir yoldan çözüm üretecek. Ancak bu kez değişim sinyalleri var.

Takip edenler farkındadırlar hem Türkiye hem KKTC cephesi son dönemde sıklıkla Kıbrıs’ta bir “paradigma değişikliği”ne vurgu yapıyor. Aslında Türk tarafı bu “paradigma değişikliği”nin altını ısrarla çizerken tamamen yalnız sayılmaz. Rum sözcüleri ve “Kıbrıs Sorunu”nun tarihsel bileşeni Birleşik Krallık’ın yetkili ağızlarında da çok daha örtük bir şekilde olsa da aynı havayı gözlemlemek mümkün.

Peki “değişiklik”ten söz ederken taraflar esasen neyi kast ediyor ya da aynı yere mi vurgu yapıyor? Daha da önemlisi, biz dışarıdan gözlemleyenler bütün bu açıklamalardan ne anlamalıyız?

Son denemeden beri

Öncelikle bu değişikliğin temel olarak neye tekabül ettiğini anlamak için belki 2017’de büyük beklentilere karşılık sükutu hayalle sonuçlanan Crans Montana Zirvesi’ni hatırlamak gerek. Çünkü bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanan o zirve sonrasında bu söylem tarafların diline az ya da çok hâkim olmaya başladı. Bu zirveye hem Türkiye hem KKTC ciddi bir önem atfetmiş ve BM’nin federal çözüm hususundaki yol haritasına ulaşmak amacıyla son deneme olduğu açıkça ortaya konmuştu.

Zirvenin başarısızlığının ardından Ekim 2020’de KKTC’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan gergin süreçte de temel rekabet “federal çözüm” ile “iki devletli çözüm” söylemini dile getiren iki aday arasında yaşanmıştı. Bilindiği üzere bu seçimde federal çözümü müzakere edeceğini temel söylem haline getiren Mustafa Akıncı, ikinci turda “iki devletli çözüm” fikrini savunan rakibi Ersin Tatar’a karşı kaybetmişti. Tatar seçimlerde Kıbrıs konusunda Türkiye ile yakın işbirliği içinde hareket edeceğinin altını da ısrarla çiziyordu. Seçim öncesi Türkiye’nin karar vericilerinin Ersin Tatar’a çok ciddi destek verdiğini de hatırlatmak gerekiyor.

Gelinen noktada halihazırda Kıbrıs müzakereleriyle ilgili gayriresmî 5+Birleşmiş Milletler (BM) (Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Ada’daki Türk ve Rum tarafları + BM Genel Sekreteri) formatında uluslararası bir toplantı arayışına vurgu yapılıyor. Bu toplantının da mart ayı içerisinde tertiplenmesi önerisi var. Bu toplantıya hazırlık mahiyetinde diplomasi trafiği de hızlandı.

“Siyasi eşitlik”ten “egemen eşitliğe”

Türkiye ve KKTC, yaklaşan toplantı için paradigma değişikliği olarak “siyasi eşitlik” vurgusundan “egemen eşitliğe” dönük bir yaklaşım üzerinden müzakere stratejisine döneceklerini açıkça ilan etmiş durumdalar.

Bu değişikliğin temelinde, Kıbrıs Rum liderliğinin uzun yıllardır defaatle güç ve yetki paylaşımı gibi federasyonun temelini oluşturan ilkelere net biçimde karşı tutum alması var biraz da. Burada Türk tarafının bugüne kadar yaptığı en önemli hata; Rum liderliğinin bu tutumunu uluslararası toplum nezdinde hem yeterince anlatamamış olması hem de ilgili kurumlarda kayıtlara geçirme hususundaki diplomatik girişimlerin etkisiz kalmasıdır.

Elbette 1974-2003 arası konjonktür ile 2004 sonrasında aktörler ve uluslararası kurumlar açısından Kıbrıs konusunda Kıbrıs Türklerine dönük olumlu bir algı oluştu. Aslında BM Genel Kurulunda KKTC Cumhurbaşkanı pekâlâ konuşabilir, Kıbrıs Türk toplumunun Rum liderliğinin tutumlarına istinaden yapabileceği şikâyetleri dile getirebilir ve hazırlığı iyi yapıldığı takdirde de ciddi bir destek sağlanabilir.

Ancak bu tür aktif girişimler, diplomatik jargon hususundaki bazı tanımlanma takıntılarından vazgeçmeyi zorunlu kılıyor. KKTC Cumhurbaşkanı yerine Kıbrıs Türk Toplum Lideri olarak kürsüye davet edilmeyi kabul etmek gerekiyor. Ama diplomatik jargonda ısrarcı olmamak, bu sayede elde edilecek kazanımı tercih etmek, Kıbrıs gibi kördüğüm olmuş bir uyuşmazlıkta belki de çok daha evla olacaktır.

Şimdi geldiğimiz noktada, ilk olarak özelde Doğu Akdeniz genelde AB platformlarında Fransa, Kıbrıs ile Yunanistan’ın provokasyon oluşturacak açıklamalarının mart sonundaki AB zirvesine kadar düşürülmesi ve mümkünse hiç olmaması gerekiyor. Bununla birlikte gayriresmî görüşmelerin 5+BM formatında yapılması gündeme gelmeli. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve gelir paylaşımının nasıl hallolacağı da bu zirvede konuşulmalı.

Ancak Güney Kıbrıs’ın paradokslarının başında hem Kıbrıs Türklerine hem de onların garantörü ve yegâne destekçisi Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de kışkırtıcı biçimde hareket etmemesi geliyor. Bununla birlikte Türkiye ve Yunanistan’ın (ilk olarak 1999’da başlatılan) istikşafî görüşmelere yeniden dönmesinin de önemli bir adım olduğunu eklemek lazım.

Karamsar olmamak için nedenler

Aslında tablo çok da karamsar olmayı gerektirmeyebilir. Elbette yapılması gerekenler var. Başta Maraş olmak üzere enerji hususlarında AB’nin kuruluş felsefesine uygun olarak yeni bazı yapıların gündeme gelmesi mümkündür.

Öncelikle Maraş uluslarüstü (supranasyonal) bir komite üzerinden AB’nin temelinde yatan Kömür Çelik Topluluğu’na benzer bir şekilde oluşturulabilir. Bu supranasyonal komite eşit düzeyde Kıbrıslılar, garantörler, BM’den oluşabileceği gibi bazı taraf şirketler de bu kentin imar edilmesi ve yönetilmesi hususunda işbirliği anlayışıyla Maraş sakinlerine yardımcı olabilirler. Bu konuda daha önceki Maraş yazımızda da değindiğimiz gibi meşru bir mağduriyet giderme yolu olarak uluslararası toplumun önemli bir desteğini alabiliriz.

Bunun kısa vadede en önemli somut getirisi de karşılık olarak Ercan Havalimanı’nın uluslararası uçuşlara açılması olabilir. Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası direkt uçuşlara açılması BM’nin bir türlü pratiğe dökülememiş olan yaratıcı birçok güven artırıcı önlemlerinden sadece bir tanesi, ancak Kuzey Kıbrıs açısından önemi en büyük olanı.

Öte taraftan Kuzey’de yaşayan azınlık Maronitlerin eski köylerine yerleşimi hususunda epey yol alındı ve Kıbrıs’ın bu en eski halkının böylesi bir hayati sorununda bu adımın nihayete erdirilmesi KKTC otoritelerinin yine enternasyonal anlamda yumuşak gücüne ciddi katkı verebilir. AB üyesi olan Güney’in sıradan hayat içerisindeki ayrımcılık çizgisine de tersinden bir gönderme olabilir.

Denenmemiş bir yol için harita

Görünen o ki; Türkiye ve Kuzey Kıbrıs pozitif bir yaklaşımla özelde Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon çekişmesinde, Kıbrıs çözümü ve/veya Maraş hususlarında ve genelde AB’yle olan sorunlar ile ilgili olarak bazı ön alıcı adımlar atmaya dönük bir hazırlık içinde.

Kıbrıs hususunda bugüne kadar adı verilmiş ama denenmemiş olan toptan bir çözüm yerine “adım-adım” çözüm stratejisi hem enerji (hidrokarbon yatakları) hem Maraş (ve aynı zamanda su ve elektrik) gibi alanlarda hayat bulabilir.

Bunu denerken 1960 Kurucu Antlaşmalarından doğan haklarımızı kaybetmeden, 2004 Annan Planı’ndaki kazanılmış haklarımızı da pekiştirerek bu somut işbirliği alanlarını yaşayarak işlevsel bir çıpa yakalanabilir.

Bugüne kadar temelde entegrasyon, işbirliği ve güçleri birleştirerek ortak çıkar felsefesi (veya ortak tehdit) üzerine kurulması düşünülen federasyon fikri vardı. Bu, BM görüşmelerinin de temel noktasıydı. Şimdi ise Türkiye ve KKTC federasyon temelli yaklaşımdan açıkça vazgeçtiklerini söylüyor.

Bununla birlikte işbirliği ve güçleri birleştirerek ortak çıkar felsefesi üzerinden, hayatın akışı içinde safha safha inşa edilen; adı ve şekli ise federasyon olmayan orijinal bir model teşkili de mümkündür. Bu yönde ilerlemenin olmazsa olmaz koşulu, Rum karar vericilerin yetki ve güç paylaşımı hususundaki geleneksel reddedici tavırlarından vazgeçmeleridir.

Aksi takdirde B planı olarak benzer adımları tersinden hayata geçirmek de gündeme gelebilir. Burada çözüm odaklı ve istekli bir yaklaşımın esas alınması; tüm alternatiflere eşit oranda açık olunması gerekiyor. Çözüm odaklı yaklaşımda, federasyondan “kadife çözüm”e yani “anlaşarak boşanma”ya kadar uzanan tüm seçeneklerin masada olması önemli.

1968’den beri müzakereler çözümsüzlük döngüsünde sürse de, gelenekler bozulmazsa Kıbrıs Rum liderliğinin BM parametrelerinden çözüm isteme ihtimalinin zayıf olmasına rağmen yine de bu konu bir kez daha ve nihai olarak denenebilir. Bunu denerken Türkiye’nin BM Genel Kuruluna başkanlık eden deneyimli büyükelçi Volkan Bozkır’ın desteğini alarak bu platformda 1960’lı yıllarda Makarios’un uluslararası kamuoyunda yaratmayı başardığı etkinin bir benzeri bu kez tersinden Kıbrıs Türklerine sağlanabilir ve bu sayede kuruldan ciddi bir tavsiye kararı alınabilir. Böylesi bir tavsiye BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı üzerinden 57 yıldır haksız ve gayri meşru biçimde ortaklık devletinin rantını tek başlarına yemeye devam eden Kıbrıs Rum elitleri açısından ciddi bir uyarı oluşturabilir.

Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz

Bir yılı aşkın bir süredir tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi sürecinde Kıbrıslı Türkler izolasyon altında bir toplum olmanın etkisini eskinden de daha güçlü hissediyorlar bugün. Kuzey’deki yönetim dünya siyaseti tarafından tanınmıyor ama virüs açısından insanlığın yarattığı siyasi problemler bir anlam taşımıyor. Covid-19 KKTC’yi sonuna dek tanıyor.

Kıbrıslı Türkler, KKTC adıyla olmasa da bir toplum olma vasfıyla insanlığın ortak bir sorunu olan bu salgın vesilesiyle Dünya Sağlık Örgütü’ne gözlemci statüsünde üye olabilmek için 60 binin üzerinde imzayla başvurdular. Gözlemci üye olma talebi sivil bir girişim olarak bu imzalarla birlikte Cenevre’deki BM merkezine iletilmiş olmasına karşın uluslararası toplumdan bugüne dek bir yanıt alınamadı.

Sadece bir insan hakkı olarak bu gezegen üzerinde yaşayan tüm insanlıkla aynı kaderi paylaştığını söyleyerek sağlık hakkını talep eden Kıbrıs Türklerine dönük Dünya Sağlık Örgütü’nün duyarsızlığı BM Genel Kurul platformlarında Türkiye’nin desteğiyle Kıbrıs Türk liderliği tarafından öne çıkarılmalıdır. Siyasi meselelerin ötesinde konuya insani bir boyut katacak olan bu tarz yaklaşımlar bugüne kadar sınırlı kalınan BM’nin klasik müzakere stratejisinin dışında konuya bambaşka boyutlar katacaktır. Bunun aynı zamanda Doğu Akdeniz’de enerji denklemine dair yapılan tartışmalarda da olumlu yansımalar yapması muhtemeldir.

Sonuçta çoğu kişinin kabul ettiği gibi insanlık olarak bildiğimiz dünyanın, ezberlerimizin sonuna geldiğimiz bir dönemin içine girdiğimizi artık çok daha kuvvetli hissediyoruz. Eski ve denenmiş yollarla bu yenidünyada mesafe almayı tercih etmek yerine yeni yöntemlerle ona çekinmeden dokunmak herhalde daha akıllıca olmalı…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 12 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.

Mehmet Hasgüler

Prof. Dr. Mehmet Hasgüler - KKTC Yükseköğretim Planlama Denetleme Akreditasyon ve Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) üyesi ve YÖDAK Başkan Yardımcısı olarak olarak görev yapıyor. 1998 yılında Ankara Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler doktorasını tamamladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde doktora sonrası çalışmalarda bulundu. 2001-2015 yılları arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi, Beykent Üniversitesi, Yakın Doğu Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Lefke Avrupa Üniversitesi, Girne Amerikan Üniversitesi’nde kısmi zamanlı olarak çalıştı, dersler verdi. Prof. Dr. Mehmet Hasgüler’in alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası kitap, makale ve kitap bölümü yazarlığı var. Kitaplarından bazıları şunlar: Kıbrıs Siyasi El Kitabı ve Sözlüğü: Kavramlar, Kurumlar, Aktörler (Alfa Yayınları, 2018), Devletlerarası ve Hükümetler-dışı Uluslararası Örgütler: Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar (M. Bülent Uludağ ile birlikte, Alfa Yayınları, 7. Baskı, 2018), Ada Kronikleri (Galeri Kültür Yayınları, 2016), Kıbrıs’ta Kimlik ve Değişim: Post Annan Sürecinde Ada (Murat Özkaleli ile birlikte, Alfa Yayınları, 2011), Uluslararası İzolasyonlar (Okan Şafaklı ve Murat Özkaleli ile birlikte, Alfa Yayınları, 2011), Kıbrıslılık (Agora Kitaplığı, 2008)

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend