Akademik dil neden çoğu zaman anlaşılır değil?

Kanada’nın en büyük eleştirmeni kabul edilen Northrop Frye, Büyük Şifre (Great Code) adlı eserinde, Kitab-ı Mukaddes’in Batı edebiyatına dönük etkisini incelerken (daha doğrusu, henüz incelemeye geçmeden) şunu söyler: “Uzmanın ideali, bildiğini mümkün olduğu kadar açık ve tam bir şekilde iletmektir.”1 Bu cümleyle Frye; uzmanların teorileri, kavramları, metotları vs. anlaşılır bir dille ortaya koymayı hedeflediğini, daha da ötesi, böyle bir hedefle yükümlü olduğunu vurgulamak ister. Nedeni bellidir: Birer “bilim emekçisi” olan uzmanların temel görevi, en özlü şekilde söylersek, doğa ve toplum hakkında bilgi üretmek ve onu bütün insanlığın faydasına sunmaktır. Bu görevin de netliği bulunmayan veya yerli yersiz kullanılan kavramlarla bezeli, bol benzetmeli, fazlasıyla süslü, çağrışımlara olabildiğince açık bir dille yerine getirilmesi mümkün değildir elbette; böyle bir dil, üretilen bilginin insanlığın faydasına sunulmasını engeller, hatta bilgi üretimini de olanaksız hâle getirir.

Bilgi üretimi, birikim eksenli bir süreçtir; her bilgi, başka bilgi/bilgiler temelinde yükselir. Peki, anlaşılamayan bilgi/bilgiler temelinde neyi yükseltebilirsiniz? Hâsılı uzmanların açık, sade, anlaşılır bir dil kullanımına yönelmeleri, temel görevleri gereğidir. Belirtmek gerekir bu yönelim, içinde bulunduğumuz modern yaşamın yazı dilindeki genel yönelimle de paraleldir. Yine Frye’ye başvurarak ifade edersek; modern dönemde yazı dili, estetiğin özerk alanına bırakılan birtakım edebi türler haricinde, betimleyicilik eksenindedir.2 Yani, gerçekliği olabildiğince net şekilde betimlemeyle belirginleşir. Çünkü aklın ışığında keşfettiği gerçekliği önceleyen modern insan için dil, her şeyden evvel gerçekliğin en doğru iletimi için vardır.

Bilim bilim için midir?

Gelgelelim bugün Türkiye’deki “akademik uzmanlar”ın dil evreninde yukarıda ifade ettiğimiz yönelimlere dair belirti bulmak bazen fazlasıyla zorlaşır. Hatta sosyal bilim çalışmalarının (kitaplar, makaleler, bildiriler vs.) yerli yersiz kullanılan ve bu nedenle hem olgularla hem de birbirleriyle ilişkisi karanlıkta kalan kavramlardan, çağrışım yeteneğimizi zorlayan benzetmelerden, süslü ifadelerden geçilmemesi sık rastlanır bir durumdur.

Bu durum karşısında ise akla, tarihi 18. yüzyıl Fransa’sına kadar uzanan “Sanat sanat için mi, yoksa toplum için mi?” sorusunun bir benzerinin (güncellenmiş şeklinin de diyebiliriz) gelmemesi imkânsızdır: “Bilim bilim için mi yoksa insanlık için mi?” Bizim yanıtımız bellidir, ama belli olan bir başka şey daha vardır; o da böylesine anlaşılmaz bir dilin, bilimi akademisyenler (hatta sınırlı sayıdaki akademisyenler) arasındaki aristokratik bir uğraşıya çevirdiğidir.

Gösteriş merakı ve teorik sığlık

Türkiye’deki akademik çalışmalarda (özellikle de sosyal bilimlere ait olanlarda) hem bilimsel hem de modern dildeki açıklık, anlaşılırlık yöneliminden sapmanın üç nedeni olduğunu düşünüyoruz.

Bunlardan biri, hemen herkesin kolayca tahmin edebileceği, gösteriş merakıdır. Bir akademisyenin ne çok “şey” bildiğini, hayatın bütün gizemlerini nasıl çözdüğünü ve insanlık denizinde ne kadar ulvî konumda bulunduğunu göstermesi için anlaşılması zor bir dil, bulunmaz nimetlerdendir şüphesiz. Özellikle de yolun henüz başında olmanın verdiği temelsiz özgüvenle büyük bir bilim insanı sıfatına tez zamanda lâyık olabileceğini (hatta olduğunu) düşünen birtakım genç akademisyenler özelinde geçerlidir bu dediklerimiz. Bunların yazdıkları karşısında okurun konumu, büyüsel bir dil karşısındaki ilkel insanın konumuna benzer. Büyüsel bir dili kullanmak kadar anlamak da tanrısal mutlağa aşina olabilmiş bir kutsal azınlık içerisinde bulunmaktan geçer. Benzer şekilde, yukarıda sözünü ettiğimiz genç akademisyenlerin yazdığını anlamanız için sizin de bir genç akademisyen olmanız gerekir.

Gösteriş merakı, çoğu kez özentilikle bir arada yürür. Bir başka ifadeyle gösteriş, özenilecek bir modele ihtiyaç duyar. Kendisini “istikbaldeki üstat” olarak konumlandıran genç akademisyenlerin dilini biraz kazıdığınızda, altında alanın “asıl” üstatlarının dili çıkar. En basitinden; Yeni Türk Edebiyatı sahasında yüksek lisans seviyesine henüz geçmiş bazı genç araştırmacıların kaleme aldığı ürünlere baktığınızda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o süslü, uzun ve ara ara Fransızca kelimelerle kaynaşmış cümlelerinden pek çok iz bulursunuz. Çünkü yolun, kendisiyle özdeşim kurulacak üstatlarının başında gelir Tanpınar. Tabii sorun bu izler değil, üstadın dilinin gösterişe en uygun hâle getirilerek kullanılmasıdır elbette.

“Burada yazılanları neden anlamıyorum?”

İkinci nedenin teorik sığlık olduğu söylenebilir. Sınırlarını tam olarak bilemediği, dolayısıyla da kavramlarının hangi olguları karşıladığını ve ne zaman, nerede kullanılacağını kestiremediği bir teoriyi ele alan akademisyenden nasıl bir dil kullanması beklenir? Elbette kavramların kaotik biçimde sıralandığı anlaşılmaz bir dil! İşte Türkiye’deki sosyal bilimcilerin bir kısmının ortaya koyduğu çalışmaları okurken karamsar bir şekilde kendi kendimize sorduğumuz, “Burada yazılanları neden anlayamıyorum?” sorusunun cevabı biraz da burada gizlidir. Tabii bu durumda sorunun hatalı olduğu da barizdir. Doğrusu; “Bu çalışmanın yazarı, anlatmak istediklerini tam olarak anlayabilmiş midir acaba?” şeklinde olmalıdır.

Bir konuyu sade bir şekilde anlatmanın yolu onu çok iyi bilmekten geçer. Ancak bir konuyu hatmetmiş olanlar, kendi özgün ifadeleriyle, kendi kavrayışlarıyla ve basitçe anlatabilirler o meseleyi. Başkalarının kavramlarına, tanımlamalarına sığınmak aslında bahsi geçen konunun tam da özümsenemediğinin bir işaretidir.

Öte yandan, teorik sığlıkla malul olanların zaman zaman alternatif bir yola yöneldiği de görülür ki bu, anlaşılmaz dil kullanımından çok daha ciddi bir sorunun, yani “nitelikli intihal”in konusudur. Nedir; akademisyen, teorik referanslardaki “anlaşılamayan” cümleleri tırnak içine almadan, ufak bir “makyajla” kendi çalışmasına ekler. Bu noktada referanslara atıfta bulunup bulunmamasının hiçbir önemi de yoktur; çünkü cümleleri kendisine mal etmiştir bir kere…

Akademik camianın sorumluluğu var mı?

Akademik dilin karmaşık, dolambaçlı olmayı sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de, akademik camianın da bunu beslemesi, adeta bundan memnun olması. Anlaşılır ve sade bir dilin, çoğu zaman yetersizlik olarak küçümsenmesi. Genç akademisyenlere daha yolun başındayken ağdalı, çoğu zaman gereğinden fazla kelime kullanılarak yazılmış – adeta şişirilmiş – anlaşılması zor, uzun cümlelerin hazmedilmiş bilgi ve iyi bir makale anlamına gelmediği anlatılmıyor. Gençler de hep gördükleri, okudukları yoldan yürümeye devam ediyorlar. Bir akademisyenin kendi dilini bulması yıllar alabiliyor.

Bilgiyi daha çok insana iletmek akademisyenlerin sorumluluklarından biri. Ama yazı yazma tekniklerinin akademik eğitim sürecinde öğretilmemesi, akademisyeni bu sorunu kendi başına çözme ve konfor alanında herkesin yaptığını yapma seçeneğiyle baş başa bırakıyor.

Akademik dil nasıl anlaşılır hale gelir?

Buraya kadar Türkiye’deki akademik dilin anlaşılmazlığını ve bu anlaşılmazlığın nedenlerini -kendimizce- izah etmeye çalıştık. Peki, çözüm? Bir eğitim ve süreç meselesidir bu. Henüz yolun başında, yani lisansüstü eğitim aşamasında anlaşılmaz bir dilin bilim insanının yukarıda değindiğimiz temel göreviyle katiyen uyuşmadığına ilişkin etkili bir farkındalık yaratma çabası içerisinde bulunmak gerek. (Tabii üniversitelerin evrensel bir varoluş bunalımı yaşadığı, “eleştirel düşünce alanı” olma özelliğini yitirmeye başladığı bir zamanda bilimin insanının temel görevinden bahsetmek bile pek garip kaçabilir ama yine de olması gerekeni belirtmenin kime ne zararı olabilir ki?). Böyle bir farkındalık, geleceğin akademisyenlerine açık ve sade bir dilin önemini kavratacak; böylelikle de bu noktada yaşanan sorunların süreç içerisinde önünü almak mümkün olacaktır.

Buna ilaveten akademik hayatı seçenlere makale yazma derslerinin verilmesi de şüphesiz fark yaratacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Mart 2021’de yayımlanmıştır.

  1. Northrop Frye, Büyük Şifre: Kitab-ı Mukaddes ve Batı Edebiyatı, Çev. Selma Aygül Baş, İz Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 15.
  2. Büyük Şifre: Kitab-ı Mukaddes ve Batı Edebiyatı, s. 34.

Bilgin Güngör

Doç. Dr. Bilgin Güngör - İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans eğitimi gördü. Aynı üniversiteye bağlı Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 2017'den itibaren Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta… Journal of Turkish Studies, Türkiyat Mecmuası, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, Çanakkale Araştırmaları, Humanitas, Littera Turca, Kültür Araştırmaları gibi hakemli-bilimsel ve Varlık, Hece Öykü, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Patika, Şiiri Özlüyorum, Mühür gibi popüler edebiyat dergilerinde 70'i aşkın makale yayımladı. Yayımlanmış kitapları ise şöyle: Edebiyat Eleştirisi: Kuram-Uygulama (Şule Yayınları, 2015), Mikro Eleştiri: Kuram-Uygulama (Ed., Roza Yayınevi, 2017), Yabancının Aşina Sesi: Yusuf Atılgan (Mühür Kitaplığı, 2018), Postkolonyalizm ve Edebiyat: Türk Edebiyatında Sömürgeciliğe Bakış (Hece Yayınları, 2018), Anlatıyı "Yapı"dan Okumak: Çağdaş Türk Roman ve Hikâyesinin Yapısı (Paradigma Akademi, 2018), "Görünüş"e Bakarken: Todorov Yapısalcılığı Ekseninde Edebî Eser Çözümlemeleri (Paradigma Akademi, 2019), İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci'nin Aşk-ı Atik/Büyük Baba Piyesleri (Paradigma Akademi, 2019), Emperyalizm ve Edebiyat (Paradigma Akademi, 2020), Tozlu Zaman Perdesinin Arkasında / Zeli Osman Özen'in Piyesleri (Paradigma Akademi, 2020), Sanaldan Estetiğe / Türk Edebiyatında Sosyal Medya (Paradigma Akademi, 2021)

guest
2 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Zübeyir YILMAZ
Zübeyir YILMAZ
23/03/2021 22:13

Makalenizi ilgi ve heyecanla bir çırpıda zevkle okudum. Güzel aynı zamanda münbit bir konuyu ele almışsınız. Sosyal bilimlerle sönırlamış gibisiniz. Lâkin bu anlaşılmaz akademik dil bütün alanları kapsıyor esasında. Sanat, estetik, felsefi alanlarda ise zirve yapıyor. Sebeplerini üç başlıkta toplamak da yeterli değil bence daha fazla. Bir makaleye sığmayacak kadar da geniş ve derin bir konu.
Siz başlangıç yaptınız, devamı da gelir inşallah. Tekrar teşekkürler.

2
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend