Bir Eylül ikindisiydi… Anamur muzu kadar yoktu boyun. Büyük bir yazar getirmişti seni. “Bir kızımız oldu!” deyip bırakmıştı avucumun içine.
Bir kızımız…
Canevimden vurulmuştum. Gıcırdayarak açılmıştı tüm paslı kapılarım…
Oysa küskündüm, kızgındım ona. Bitmek bilmeyen gecikmelerinden yılmıştım. Pencereden sarkıtıp, “Bir daha geç gelirsem tavşan olayım!” diye bağırtmaya yeminliydim.
Olmadı…
Bir lafa yenildim: kızımız…
Sanki nefes almıyor, sadece veriyordun. Kaburgalarını dokunmadan sayabilirdim.
Gözlerin fersiz… Tüylerin leş; pireli…
“Yaşamaz bu daha fazla!” demişler senin için.
Annen bile kardeşlerini uzak tutuyormuş senden…
Hayata tutunasın diye kapıp getirmiş…
Senin tutunuşun bizim kurtuluşumuz olacakmış…
Alelacele veterinere götürdük tabii… Mavi kaplı bir sağlık karnesi verdiler hemen.
Adını sordular. “Tuana” dedim, tereddüt etmeksizin… Cennete düşen ilk yağmur damlası…
Lakin hakikat vuruluverdi yüzüme: “Sizin kız, tam bir erkek!”
Bir erkek!
Hem de “tam”!..
***
Aşılar… Vitaminler… Fuşya kedi tuvaleti… Kolay topaklaşan kokulu kumlar… Kum paspası… Su kabı… Mamalık… Lastik fare… Işıklı, çıngıraklı, kediotlu ponpon toplar…
Artık her şey senin içindi… Sana dairdi…
Çabuk toparladın kendini.
Toparlamasa mıydın acaba? Düşünmedim değil… Şeytan dürtmesi!
Bir Kediyle Yaşamanın Dayanılmaz Ağırlığı… Bir gün bir roman yazarsam, bil ki adı bu olur… Şöyle başlardım muhtemelen:
Sonunda bunun olacağını biliyordum. Evet, biliyordum; ilkin kuşlar, rüzgâr, börtü böcek eğilip kulağıma fısıldadı; şimdi herkes ve her şey kusuyor yüzüme: Böyle olacağı belliydi!
Şu kısacık sürede yarattığın kaostan az çok tahmin etmiştim başıma nelerin geleceğini.
Sabrımı o kadar sık sınıyordun ki…
Huysuzdun, kıskançtın, oburdun, yaramazdın, açgözlüydün, kibirliydin…
Yayınevinde ne varsa üzerine çıkıyordun. Bulduğun her şeyi yere atıyordun.
Tırmıklıyor, tırmıklıyor, tırmıklıyordun.
Hafif itiraz edecek olsam, “Neeee!”liyordun. “Yapamam sandın diii miii!” diyordun.
Artık emindim: Azılı bir casustun sen! Yahut dünyada unutulmuş bir uzaylı…
Bilgisayar merakından bilmiştim bunu… O küçücük patilerinle öyle yerlere basıyordun ki, abuk sabuk şeyler beliriyordu ekranda… Abuk ve çözümsüz… Çağırdığım tamirciler bile düzeltemiyordu hatalarını.
Bir alıp veremediğin vardı belli ki… Bir hışım… Bir haset… Boylu boyunca uzanıyordun klavyenin üzerine… yanına… yöresine… Tüm ısrarlı almalarıma rağmen, bir iki dolanıyor, boşluğa boş boş bakıyor, tekrar uzanıyordun bitişiğine… üzerine… yöresine…
Oyun sanıyordum. Değilmiş meğer. Beni yıldırmak, açığımı yakalamak, tüm listeleri alt üst edecek projelerimi çalmak ve hatta odamı başıma yıkmak üzere düşmanlarımın gönderdiği bir ajanmışsın. Bir ajan provokatör! Yahut dünyada unutulmuş bir uzaylı…
Ajanlık faaliyetleri dışında kalan zamanda kendini saatlerce okşamama, mıncıklamama, öpüp koklamama müsaade etmenden anlamalıydım bunu. Kimse istemez böyle bir sevilmeyi…
Öyle de… Sevdirir, sevdirir, gözlerin fosforlanınca da ısırırdın ya birden elimi. İttikçe hırslanır, daha iştahla ısırırdın hani. Kan alıyordun değil mi, kim bilir ne için… Ağzıma ağzıma yaptığın hamleler başka nasıl açıklanır ki…
Yalnız, etoburluğuna bir anlam yüklememiştim başlarda. Öyle ya, her kedi ara sıra döner yağı bulaşmış ekmek yahut et suyunda pişirilmiş pirinç yer… Gel gör ki, misafirlikten ev sahipliğine evrildikçe etin yağlısına bile tahammülün kalmadı. Sığır etinden nefret ettin zamanla… Tahılsız ton balığı, hindi fileto, kıyılmış ördek yitirdi tüm cazibesini… Eskiden bir poşet (jöleli) somonla doyardı karnın. Artık bir kutu yetmez oldu. Kuru mamalar! Ah, onlar…
Açlığa tahammül edebilecek olsan, yüzüne bakmazdın. Mecburen dil değdiriyordun… Sadece dil… O da “zor beğenenler için” olursa…
Henüz küçüktün, 11 haftalık… Bakıma muhtaç. Hayat dahil her şeye tutunmaya başlamıştın ama…
Aldığım teliften, olmayan maaşımdan kısıp verdim hep…
Verdikçe şımardın. Huysuzlaştın. Isırıklarının şiddeti arttı. Çizilmedik yer bırakmadın.
Madem öyle, dedim… Dişe diş, göze göz, dedim… Dinsizin hakkından imansız, dedim.
Direnmeye karar verdim. İçindeki kötücül ruhu kaçırmak için kutsanmış su kullandım. Okunmuş Madame Coco kolonyaları… Kâr etmedi tabii… Kaçmak, usanmak, çekinmek şöyle dursun, pati altıma da sık lütfen, dercesine baktın hep…
Pes etmedim; serde erkeklik var hâlâ… Isırıklarına yüksek perdeden yanıt vermeyi denedim bu kez. Komşular Nessun Dorma’ya çalışıyorum sandılar başlarda… Sonra eşlik etmeye başladılar aryama, kapılara ve duvarlara vurarak.
Unuttum senin “tam” bir erkek olduğunu…
Her şey tezgâh! Farkındayım.
***
Hatırlar mısın, bir sabah, durup dururken, gereği yokken erkenden kalktım. Kalktım, çünkü önünde tas tas, çeşit çeşit mama seçeneklerine rağmen şöyle haykırıyordun: “Ey piskopaaaaaaat! Bunlar neeeee! Hiç ağız tadı yok mu sen deeee!”
Sürekli bir serzeniş…
Tükenmeyen bir hoşnutsuzluk…
Bitmeyen talepler!
O gün ilişkimizi sonlardırmaya karar vermiştim. Gitmezdi bu böyle… Mutlu edemezdim seni.
Gecikmeksizin hamlemi yaptım. Nefes almadan kuru mama yiyebilir misin, bir denedim. Burnunu mamaya gömdüm. Sorun yok, yiyebiliyormuşsun…
Şöyle bir göğsüme bastırayım. Çatır çutur kemiklerini kırayım, istedim. Pek eğlendin.
Bağırmak çağırmak, hatta ölmek ne ki… Başını burnuma sürterek tekrarını istedin.
Ben de paşa paşa kabul ettim mağlubiyeti: tamam; sen içine insan kaçmış bir ajan kediydin, bense kedi olmaya meyilli bir insan müsveddesi!
***
Kediler yetiştirir sahiplerini derlerdi de inanmazdım. Dün bir, bugün iki… Vakit kaybetmeksizin insan eğitimine başladın: önce kaybolma ve bulunmama, sonra yokluğa rağmen krallara layık mama bulma talimleri…
Talim demişken… Sanırım, üç beş kilo aldım ya, fark ettin bunu… Kaşla göz arasında kayıplara karışır oldun zırt pırt… Başladı evi arama seremonisi… Masaları çekme merasimi… Sandalyeleri yerinden etme girişimi… Kapı arkalarına, tuvalet deliklerine, çekmece içlerine… Akla hayale gelmeyecek yerlere bakma teşebbüsü… Yoktun hiçbir yerde!
Sonra bir miyav…
“Oturma şapşal!” mı diyordun, “Niye vazgeçtin hemencecik. Ne güzel oynuyorduk!” mu, anlamazdım; kanıp miyavına başlardım tekrar aramaya… Bir kez daha masaları çeker, sandalyelerin yerini değiştirir, tuvalet deliklerine, çekmece içlerine, kapı arkalarına bakardım.
Sonuç değişmezdi elbette… Yoktun hiçbir yerde!
Sürekli miyavlasan sorun değil. Sesin geldiği yere gider, seni bulurdum. Ama pek uyanıktın; ayağa kalktığımı hissettiğin an keserdin miyavlamayı…
Bir tek ben zekiyim ya… Mamayla kandırmak isterdim seni. Izgara tavuklu yaş mama koyardım ulaşabileceğini sandığım yere… Çıt yok!
Annemin mayaladığı yoğurttan birkaç kaşık aynı yere… Çıt yok!
Bir miktar su, bir miktar süt…
Hay senin gibisine!
***
Ah, Tuana,
Seni tanıdıktan sonra tüm gevezelerden özür dilemeye karar verdim; biliyorsun değil mi!
Bir kedi, gerçekten kediyse, dur durak bilmeden miyavlayabilir mi? Karnı tokken mesela…
Altı temizken… Okşanırken… Oynarken… Perdeye tırmanırken… Ve hatta uyurken!
Peki, bir kedi, gerçekten kediyse, miyavını kaç türde, kaç desibelde çıkarabilir? Canım yandı miyavı… Karnım acıktı miyavı… Çişim geldi… Keyfim kaçtı… Uyuyacağım, ama uyumayacığım… Başım ağrıyor gibi… Yahut: Bakışını beğenmedim miyavı… Sana o işi yapma dedim miyavı… Boşan da semerini ye… Git belanı benden bulma…
Bir dursan… Azıcık soluklansan…
Zorunlu telefon görüşmeleri dışında tek kelime etmeyen bendenizin, senin gibi bir geveze erkek karşısında ne kadar çaresiz kaldığını anlatmak mümkün olsa keşke… Kelimeler kiyafetsiz…
Her sabah, daha ezan okunmadan, koşarak gelirdim yayınevine… Bir kere, yalnız bir kere, kapıda karşılasan beni ölür müydün?
Nerde tatlı bir tebessüm, içten bir günaydın…
“Amma uyudun be Göbekli, açlıktan öldüm!” Bildiğin bu…
Oysa iki kap kuru mama duruyor yerli yerinde… Beğenmedin muhakkak… Ricottalı ıspanak yatağında somon bekliyorsun benden. Karides yatağında istavrit…
İyi de, Kafka çevirerek, Jaspers çevirerek alamam ki sana bunları… Tamam, oğlum olarak tüm dünya lezzetlerini tatmanı isterim ben de… İstemez miyim hiç!.. Para yok işte…
Cahillik; inat ettim, niyet ettim, kuru mamaya alıştırmaya seni… Kedileri kim terbiye edebilmiş ki… Başaramadım elbette. Sesine yenik düştüm. Evet, evet; sesine yenik düştüm.
Oysa bu kulaklar, Koreli tenorların yorumladığı İtalyanca aryalarda bile gıkım çıkmamıştı.
Hepsine fark attın. Kötülükte bile…
Kendi sesime tahammül edemeyenin evladı inim inim inletiyor yayınevini… E, kader işte!
Sonra şifreni çözdüm yavaş yavaş…
Pamuk gibi oluyordun, kucağıma alıp, başını sol kolum üzerine yatırdığımda… Bayılıyordun bu pozisyonda seni mıncıklamama…
Düşündüm de, demek ki yalnız gurme değil, sevgi arsızıydın aynı zamanda! Sürekli “neee”leyen; miyav değil…
***
Eskiden iki kollu, iki bacaklı bir insancıktım. Seninle birlikte üç kollu (kucağıma alırsam) yahut üç bacaklı (yere bırakırsam) bir hilkat garibesine dönüştüm. Yapışık ikizim gibiydin… Bir şeyler okumak, şöyle uzanıp keyifle film izlemek vs. için bile çevremdekilerden imdat dilenmek zorundayım sayende.
Niye düşkün ki böyle… “İmkânsız oğlum!” dememe rağmen, başını koluma gömme çabanı kavrayamadın bir türlü… Hayır, diyelim ki, bu mümkün… Neye yarayacak?
Gel gör ki, pek emindin başını koluma sokabileceğinden… Biraz daha ısrar etsen, inanacaktım sana… Neyse ki sinekler çelerdi çoğu kere aklını… Yahut ansızın öten kargalar… Çakan şimşek… Duvara yansıyan araba farları… Eğlence olsun diye sarf edilen sokak feryatları…
O zaman da merak etmiştim; insanın hayatı boyunca sakınması gereken yedi ölümcül günahtan kaçı sende vardı acaba…
İki üç günlük gözlemimin ardından şu kanaate ulaşmıştım.
Eğer kediler için de cennet vaadi söz konusuysa ve öldüğünde gideceğin yerin orası olmasını istiyorsan, günahların hesaplanırken sıkı pazarlık yapmak gerekir. Ve listeye uygulanması imkânsız birkaç madde ekletmen şart! Zira oburluk, kibir ve kıskançlık sende… Açgözlülük hiç tereddütsüz sende… Yıkıcılık keza öyle… Geriye kala kala bir şehvet düşkünlüğü, bir de tembellik kalıyor. Henüz on haftalık olduğundan şehvet için zamana ihtiyacın var. Tek bulaşmayacağın günah miskinlik (tembellik) sanırım. Hatta umarım…
Ah, bir kedinin kalp atışını avuçlarında hissetmek kadar güzel ne olabilir ki şu dünyada!
***
Vaktiyle duymuştum… Bilhassa genel seçimler için söylüyorlardı galiba. Eğer benim uydurmam değilse, istatistik, rakamlara yalan söyletme sanatıymış.
Bu abuk tanım nereden mi geldi aklıma? Elbette sen getirdin Tuana… Senin bitmek bilmeyen gevezeliklerin getirdi…
Kaç haftalıksın ki şunun şurasında, on yılda öğrenemediğim şeyler öğrettin bana. En ilginci ise şu: Bir şeyi yeterince tekrarlarsan muradına muhakkak erersin!
Formül şöyle:
* Sesin hiçbir zaman ilk çıktığındaki frekanstan düşük olmayacak!
* Asla ödün vermeyeceksin!
* Talep ettiğin kişinin ya ayağına dolanacaksın ya da gözlerinin içine içine bakacaksın (tırmık atmak serbest)…
Tabii şu da önemli: Bir şeyi elde etmiş olman tatmin olduğun anlamına gelmemeli!
Tuana bilgeliğinde karın tokken bile açlıktan ölmek üzereymiş gibi bağırmak temel düstur; artık biliyorum. Zira böylelikle mürit (bazıları onu sahip diye bilir) buna kanıp kendi için sipariş verdiği tavuk döneri seninle paylaşır (yani yarısından fazlasını mama tasına bırakır). Ama burada da bir incelik mevcut: asla tatmin olma, daima şüphe et ve talep etmekten vazgeçme: ya o döner dışında bir şey yiyorsa? Sana küçük küçük doğranan dönerin yarısını ye ki sürprizlere yer kalsın… Sık sık başını kaldır ve müridine şarla: “Bu göbeği bu dönerle mi yaptın sen be adam!”
Şimdilik kaç miyavdan sonra pes ettiğimi bilmiyorum. Belki de hiç bilemeyeceğim sende bu zekâ olduğu müddetçe…
Tanrım, bir sırt sıvazlama uğruna neler çekiliyor!
***
Diyeceksin ki, “Görmemişin bir Tuanası olmuş…”
Kabul; tastamam değilse de, üç aşağı beş yukarı öyle… Bir masum canavar olarak sen, yorgan niyetine kolumu, yatak niyetine göbeğimi kullanıyorsun. Yemekten arta kalan zamanlarında ise kalemlerimi, tel zımbamı, uzaktan kumandamı ve kablosuz telefonumu…
Buda rahibi olmam an meselesi…
Yaşını doldurdun, lakin hâlâ gündüzleri göbeğim yahut kolum dışında bir yerde uyumuşluğun yok. Düzeltiyorum: Bir başka yer daha var: sol bacağım!
Biraz anarşist olduğunu zaten günboyu eylemlerinle belli ediyordun. Şimdi iyice açığa çıktı bu. Neyse ki, artık benden çok senin bir uzvun haline gelen sol kolum da böylelikle tatil saatleri içindeki özgürlüğüne kavuşmuş oldu.
Özgürlük güzel şeymiş yahu…
***
Japonlar yaşayan kedilerin dilerlerse kişinin ruhunu ele geçirebileceğini düşünürlermiş. Ben ikna oldum. Lakin bunca yıl bana bir faydası olmayan ruhumun sana ne faydası olacak, işte onu bilemedim Tuana!
Öyle hırçın, öyle inat, öyle çığırtkansın ki…
Gevezelik resmi üniforman, hırçınlık apoletin sanki…
Mama vereceğim mesela… Şıpadak anlıyorsun. Bekliyorum ki, peşime takılasın. Ama nerdeee… Önümden geçiyor, geçerken de durup durup arkana bakıyorsun: “Geliyor musun piskopat!”
E, hal böyle olunca da zırt pırt ayağıma dolanıyorsun. İstemeden popona çarpıyor ayağım.
Çarpınca biraz hızlanıyorsun. Ama biraz… Fazlası yoruyor…
Bir şey yiyeceğim, değil mi? Hıh, mümkün sanki… Önce bacağına tırmanıyorsun.
Tırmanırken tırnağını etime geçirip kanatıyorsun. Hamle yapmanı, patini çekmeni bekliyorum doğal olarak… Lakin ne mümkün! Bir kedi, nasıl bilmez batırdığı yerden tırnağını çekmesini… Talih kuşu buna deniyor işte… Uzanıp etime batan tırnağı çıkarıyorum. Teşekkürüm ikinci bir çizik oluyor elbette…
Hadi yediğimden bir lokma verdim. Doysana ya… Asla!
Peki, ikinciyi, üçüncüyü de verdim. Şimdi doyar mısın? Nerdeee…
Aldığım Urfa yahut Adana dürümün içini tamamen versem bile gözün yine bende… Belki senden sakladığım bir şey var. Ola ki pastırma, ola ki balık yiyorum ve sana vermiyorum.
Kaçın kurasısın!
Öte yandan bitirdiğine de tanık olmadım hiç verdiğim şeyleri… Bir kısmını saklıyorsun galiba. Yahut birileri, daha iyisini verebileceğimi, dolayısıyla boşu boşuna karnını tıka basa doyurmamanı fısıldıyor kulağına.
Hep işim oldu seninle…
***
Mitolojide geçiyor, yeni öğrendim; insanlara kızan tanrılar yeryüzüne kedi görünümünde yıldırımlar gönderirlermiş.
Tuanam, masum canavarım, seni tanıdıktan sonra mümkün mü inanmamak buna.
Ah, neymiş; kedi sahiplerinin kalp krizi geçirme oranı düşükmüş. Bunu duyunca aklıma iki şey geldi:
- Muhtemelen Tuana kedi değil!
- Kalbe gerek kalmadan Tahtalıköy’e gönderecek beni!
Sebep mi? Hemen söyleyeyim: Hani masanın üzerinde ne varsa yere atıyordun ya, aşama kaydettin, şimdi kafama bir şeyler atmaya başladın…
Biliyorum; bendeki karşı konulamaz cazibeden ötürü çevremde hep anormaller var!
Ya da: Düşük bir olasılık ama, onları anormalleştiren benim!
Sen hangisisin Tuana?
***
Sen bilirsin, söylesene Nietzsche miydi, “Her zaman, kuvvetlileri zayıflara karşı korumak gerekir.” diyen? İyi de, hangimiz kuvvetli; sen mi, ben mi?
Senin insan fobin yok. Ama benim hayvan fobim var. Yılan, böcek ve fare… Bayılacak, boğulacak gibi oluyorum. Kontrolümü kaybediyorum anında… Sen karasına da, sarışına da aynı tepkiyi veriyorsun; kendilerini fuzuli yahut lüzumsuz hissettiriyorsun.
Kuvvet ne o halde?
***
Ankara oyun havası gibi ilişkimiz; içerik hüzünlü, jenerik şıkır şıkır…
N’olacak halimiz, hı!
Gidemiyorum bir yere, seni düşünmeden: Kumunu hazır etmeliyim, birkaç tas su bırakmalıyım, birkaç kuru mama, birkaç ödül maması, oyun faresi… Sıcaktan bunalmaz inşallah!
Gitmek değil de, gelmek zor! Bir kapris, bir kapris… Hiçbir sevgilim yapmadı böylesini…
Eğer yoksa muhteşemden azıcık iyi bir şey elimde, ağzına layık hani, yüz vermezsin bana, bilirim. Oturursun kös kös hemen arkamdaki müzik setinin hoparlörüne, akşamı beklersin.
Akşam çöker çökmez de, dış kapının anahtarını elime alınca, kaçıverirsin aralık kapıdan…
O kapı, özgürlüğü tadasın diye açıktı oysa… Gidip hemcinslerinle takılasın diye… İstanbul kötü! İnsanlar kötü! Niye koşturursun 135 kiloyu peşin sıra… Kolay mı sanırsın dizinin üstüne oturup araba altlarına uzanmak… Dala tırmanmış bir kediyi oradan almak…
Bir oyuna çevirdin bunu, farkındayım; insan eğitiminin bir parçası…
Kabul; sana layık değilim henüz… Yine de yetse artık ettiğim ezber!
Bir keresinde, kaçmıştın da yine, ertesi gün Bursa’ya gitmemiz gerekiyordu, hiç unutmam; sabahın köründe, sabah ezanı okunmadan daha uğramıştım yayınevine, belki akıllanıp bekliyorsun diye… Nitekim karanlıkta ayak sesimden tanımıştın beni… Koşup gelmiştin karşı apartmanın kömürlüğünden… Açıp almıştım içeri. Huzurla çıkmıştım yola…
Bir, iki… Üç, dört… Artık sayamaz olmuştum kaçışlarını be oğlum! İçimde kocaman bir korku büyütüyordum: Bulacak bir yelloz, bırakacak beni!
Talihliydim doğrusu; her seferinde yine dönüyordun bana… En huysuz halinde bile uzanıyordun sol kolum üzerine boylu boyunca… Dünya işleri sokakta kalıyordu hemencecik…
Ancak o gün gittin ve gelmeyi unuttun!
O akşam… Sonraki akşam… Ve daha sonraki… Çok daha sonraki… Haftalarca, aylarca aradım seni. Barınaklara gittim. Belediyeye… Parklara, bahçelere… Sokağı ayağa kaldırdım.
Sanal âlemde yardım dilendim.
Bir aracın motoruna girdin ve indiğinde sağın solun karıştı, bulamadın beni sandım hep – ne uydurma! Biri, benden çok daha yakışıklı, çok daha zengin, çok daha müşfik biri, seni sahiplendi ve benim veremediklerimi sundu da unuttun sandım – ne horgörü!
Gerçeği bilmeden huzur bulmuyor insan yüreği Tuana! Hani, cesedini görmeden inanamaz ya anne çocuğunun öldüğüne… İşte öyle!
Çok geçti aradan… Kokunu alamıyorum artık odamda… Fuşya tuvaletini çöpe attım. Mama kabını sokağa bıraktım. Kıllarını bir bir ayıkladım üçlü koltuktan… İz kalmadı neredeyse senden… Kimse bilmez, fotoğrafların olmasa, yaşadığımız aşkı…
Ama ben de huysuzum en az senin kadar… Ve vazgeçmek yok lügatimde…
Bir kere göreyim istiyorum. İyiysen tanık olayım… Öldüysen bileyim…
Galiba bir başka türlü yaşamaya mahkûmum artık…
Benden aldıklarınla… Sayende edindiklerimle…
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 17 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



