“Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ya da “Köy Romanlarının Unutulmaz Eleştirmeni” olur da “Radyo Senelerinin Hüzünlü Muharriri” olmaz mı efendim?! Olur; hem de nasıl olur! Brechtyen bir tekerleme ile ifade edecek olursak: “İşte karşınızdayım; Ben cesaret anayım!”
Vakıa; 13 Şubat Dünya Radyo Günü’nün mana ve ehemmiyetini teslim ve de tesellüm etmek iktiza ettiğinde o dağdağalı, tantanalı, şanlı, şöhretli, şamatalı senelere tanıklık etmiş, radyo tiyatroları, radyo romanları, arkası yarınlar yazmış bir dinozora müracaat etmek münasip olacaktı elbette ki: “Ve işte efendim bendeniz bir kez daha bu vazifeye münasip görülmüş bir muharrir olarak karşınızdayım!” Nostalji yüklü kalemim, kan damlatarak mazide kalan o güzide seneleri sizlere nakletmeye çalışacak!
Elbette ki nostalji yüklü bu yazıyı kaleme alan yazarınız, sözlerini Necip Celâl Andel’in yazdığı, Seyyan Hanım’ın taganni eylediği, bidayette sık sık Türkiye radyolarında sadâsını işittiğiniz, o muhteşem ilk Türkçe tangoyu dinleyerek ilhamını beslemiş olup; aynı fiili, yazıyı okuyan siz muhterem kârîlerimize de tavsiye etmektedir. O vakit işbu essay’den ziyade telezzüz etmiş olacaksınız: “Mazi kalbimde bir yaradır / Bahtım saçlarımdan karadır / Beni zaman zaman ağlatan / İşte bu hazin hatıradır.” mısralarını terennüm ederekten…
Sadede gelelim: Biz radyo senelerini dağdağalı zamanlar olarak bilirdik, ama günümüzde olan bitene baktığımızda fevkalade mütevazı bir devir olduğu görülüyor. Buna mukabil radyo, şaşırtıcı bir şekilde hâlâ hayatta! Televizyonun, video çağının, internetin, kablo TV’lerin, dijital platformların, blogların, YouTube ya da Dailymotion gibi platformların, Netflix’lerin, Mubi’lerin, Disney’lerin, Amazon’ların, her saniye milyonlarca reels videosunun aktığı Instagram, TikTok, Facebook gibi sosyal medya ağlarının çağında radyonun hükmü mü kalır?!
En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Evet efendim; kalır! Ve de kaldı! Hem de yukarıda saydığımız yeni nesil medyaların her biri ile baş edecek düzeyde. Zaten öyle olmasaydı; belki bugün hâlâ 13 Şubat Dünya Radyo Günü olarak anılmaz; tıpkı gramofon gibi bambaşka bir retro faaliyet olarak hatıralarda yaşardı. Yani daha açık söylemek gerekirse; Radyo belki en şaşaalı zamanlarındaki pozisyonunu teknolojik gelişmelerin getirdiği bazı yeni medyalarla paylaşmak zorunda kaldı, ama asla ölmedi; ölümü kabullenmedi; sahadan çekilmedi ve her toplumun vazgeçilmezi bir klasik medya olarak kaldı.
İşte bu yazıda anlatılan bu teknoloji klasiğinin nostaljik, hüzünlü ve fakat “immortal” (!) (ölümsüz) öyküsüdür aziz kârîler!
“Alo, alo muhterem sâmiîn!”
Radyonun ansiklopedik tarihçesini uzun uzadıya anlatmak bu yazının konusu değil. Açık kaynaklardaki şekliyle kısaca değinip bizim için daha önem taşıyan değerlendirmelerimize gelelim: Tüm kaynakların mutabık olduğu gibi ilk radyo sinyali 1901 yılında Guglielmo Marconi tarafından bir gemiden, karaya yollandı, ilk müzikli yayın ise 1900’lerin başında Amerika’da yapıldı ve 1915 yılında ilk okyanus ötesi konuşma gerçekleşti.
İlk başta ağırlıkla bir haberleşme aracı olarak görülen radyo Birinci Dünya Savaşı’nın teknolojik yenilikleri arasında yerini aldı ve her zaman olduğu gibi öncelikle askerî amaçlarla; haberleşme için kullanıldı. İngiltere’de ilk düzenli yayın 1922’de BBC tarafından yapıldı ve tabiatıyla gazetelere rakip ciddi bir medya olarak ilk mevzilerini kısa sürede kazandı.
Türkiye’de radyo yayınının başlaması ise 6 Mayıs 1927 tarihine denk gelir. Büyük Postane’nin bodrum katından yapılan yayında en eski radyocumuz Eşref Şefik: “Alo, alo muhterem sâmiîn!” diye sokaktakilere seslenerek ülkemizdeki radyo macerasını başlatır. Takip eden yıllarda radyonun bütün dünya üzerinde olağanüstü bir hızla yayıldığını ve hem iletişim, hem eğlence, hem de haber medyası olarak büyük bir işlevsellik kazandığını görmekteyiz.
“London Calling”
1929 buhranı sonrasındaki acımasız kriz yıllarında, İkinci Dünya Savaşı esnasında ve televizyon yaygınlaşana kadarki dönemde radyo gözde bir eğlence, iletişim ve haber alma aygıtı olarak tüm dünyada baş tacı oldu. Hatta denebilir ki BBC dünya çapındaki haberci öncülüğünü ve prestijini büyük oranda radyo yayıncılığına borçludur. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaptığı yayınlara “London Calling” anonsuyla başlayan ve bütün dünyanın heyecanla beklediği savaş haberlerini tarafsız ve doğru vermesi ile ün yapan BBC bu alanda bir ekol olmayı başardı ve milyonların kulak kesilerek dinlediği efsane yayınlar yaptı. Aynı dönemde savaşan askerlerin hüzün ve acılarına da ortak olan medya yine radyo idi. “Lili Marleen” şarkısının tüm cephelerde radyolardan dalga dalga yayıldığı ve insanlara umut aşıladığı o karanlık yıllarda radyo yine baş aktördü.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında radyoların haber verme etkinliği klasik gazetelerle yarışacak düzeyde geliştiyse de büyük bir tehdit kapıda belirmişti: Televizyon. İlk gösterim denemeleri 1920’lerin ortasında İngiltere’de yapılan ve 1930’lardan itibaren teknik olarak devreye giren televizyon, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kitlesel yayına geçince büyük bir ilgi derledi. Fakat televizyonun yayılması rakibininki kadar hızlı olmadığı için radyo yaygınlığını ve etkinliğini sürdürmeye devam etti. Uzak diyarlarda, kıtalar ötesinde, açık denizlerde, iş yerlerinde, dağ köylerinde, ücra kasabalarda bile radyo dinlenebiliyordu ve tabii bizler de kendi küçük taşra kentimizdeki evimize radyonun teşrifini törensel duygular içinde müşahede ediyorduk. Üzerine örttüğümüz dantel örtünün altında ışıkları yanan o sihirli aletin yuvarlak arama düğmesini çevirdikçe Lisboa, Cologne, London, Bratislava yazılarını görmek, uzay sinyallerine benzer sesler almak, yanan sönen ışıklardan hikmet ve sihir ummak ne muhteşem duyguydu; bunu ancak bendeniz gibi yaşı kemale ermişler bilebilirler.
İhtilaller otağı Radyoevi…
Ne yazık ki bizim evimize radyo 1963 gibi çok geç bir tarihte geldi. Oysa radyo o tarihe kadar nice nice işler becermiş, tüm Türkiye’de yayılmış, ihtilal bildirilerinin bile yayın kaynağı olmuş, iktidarlar devirmiş, iktidarlar kondurmuştu. Tahmin edilebileceği gibi 1960 ihtilalindeki; benim henüz 0 yaşımda olduğum için dinleyemediğim Alparslan Türkeş’in meşhur konuşmasından söz ediyorum. Çocukluk yıllarımız, Yassıada duruşmalarını can kulağıyla dinlemiş, ajans başından ayrılmamış büyüklerimizin dehşet uyandıran radyo anıları ile geçmişti. Eh bu pratikler de göstermişti ki radyo artık çok etkili bir medyaydı ve darbe yapmak isteyen güçlerin ilk el koyması gereken odaktı. Nitekim 60 ihtilalinden sonra radyoevi önünden geçen her askeri araç tedirginlikle izlendi. Radyoevleri darbelerin birincil hedefi oldu.
Türkiye’de 1960’lar tam manasıyla radyo yıllarıydı. Radyo yayıncılığı gelişmiş, TRT devlet eliyle fevkalade desteklenmiş, verici istasyonlarla en uzak kasabaya kadar yayınlar ulaşır olmuştu. Böylece radyonun işlevleri çoğaldı. Artık tek parti döneminin yıldırıcı Klasik Batı Müziği yayınları ve ajans haberlerinin yanı sıra eğlence programları ve reklamlar da yayınlanmaya başlamıştı. O dönemde Yurttan Sesler Kadınlar Korosu, Beraber ve Solo Şarkılar, Türk San’at Musikisi Konserleri, Hafif Batı Müziği Aranjmanları, dinleyici istekleri, komedi skeçleri ve eğlence programları da Klasik Batı Müziği Konserleri’nin yanı sıra radyolarda zuhur etti. Yanı sıra Köye Haber, köylüler için eğitici programlar, bilgi yarışmaları, yardımcı ders programları devreye girdi. Seçim zamanları geldiğinde de partilerin propaganda konuşmaları radyolardan, uzun tartışmalarla belirlenen sürelerle yapılır olmuştu.
Açıkça ifade etmek gerekirse hükümetler TRT’yi halkı eğitmek gibi bir misyonla donatmışlar ve bu görevi münhasıran radyolara tevdi etmişlerdi. Aslında itici olan bu didaktik tavır bile radyoların sevilmesine engel olamamıştı. Şenlik ve şamata giderek yayılıyordu ve radyo tiyatrosu, arkası yarın gibi dramaların yanı sıra klasik edebiyat eserlerinin okunduğu programlar bile geniş kitleler tarafından izleniyordu. Radyo sahayı ele geçirmiş, kendi starlarını yaratmaya başlamıştı. Orhan Boran ve Yuki, Halit Kıvanç ve naklen maç yayını gibi… Radyonun çekiciliği ve etki alanı yayılırken toplumu radyo vasıtasıyla yoğurma, sosyal mühendislik yapma görevi verilen TRT Radyosu bir nevi yayın tekeli oluvermişti.
Köyden kente göçün yoğun olduğu yıllardı. Kente akan mutsuz, umutsuz, eğitimsiz, hoyrat ve yoksul kitlelerin pesimist-perişan müziği arabesk halk nezdinde büyük ilgi görüyordu ama yayın tekeli olan TRT buna asla geçit vermiyordu. Bu durum, jakoben-elitist TRT ile halk arasındaki soğuk savaşın aleniyet arz ettiği ve 2000’lere kadar uzanan bir sürece işaret ediyordu.
“Video Killed the Radio Star”
70’li yıllar neşeli başlamış olsa da kısa sürede nuhusetli bir hava memleketin üzerine çöktü. 12 Mart Muhtırası’nda radyo yine başroldeydi. 31 Ocak 1968’te İTÜ’nün test yayınlarına başladığı, Fecri Ebcioğlu’nun hepimizi ekran başına kilitlediği haftada bir gün yapılan TV yayınları henüz kapsayıcı olamamıştı ve devran hâlâ radyodan dönüyordu. O yüzden muhtıra iletişimi radyodan yapıldı. Ama televizyon kısa sürede büyük mesafe kat etti ve bir toplumsal iptila haline geliverdi. Televizyonun getirdiği tsunami Yeşilçam sinemasını yerle bir etti. Yeşilçam dejenere seks filmleri furyasına tutunarak hayatta kalmaya çalıştıysa da bunu pek başarabildiği söylenemez. Dağıldı gitti. Radyo’nun da televizyon karşısında tutunamayıp “hiç” olacağı sanılıyordu. Ama öyle olmadı. Radyo iş saatlerinde, tezgâh başlarında, esnaf dükkânlarında, kıraathanelerde, çayhanelerde, tekstil atölyelerinde, ev kadınlarının mutfaklarında, hastanelerde, hapishanelerde, minibüslerde, otomobillerde, sadece kulakla hayatın sürdürülebildiği her yerde dinlenmeye ve yayılmaya devam etti. Hele hele 70’ler boyunca toplumu saran şiddet sarmalı yaygınlık arz edince dinlenirliği daha da katlandı. Tabii ki buna paralel olarak programlar çeşitlendi, vasıfları yükseldi, yayılım alanı genişledi ve radyo ayakta kalmaya devam etti. Hem de adeta ilk günkü, popülaritesi, cerbezesiyle…
70’ler tek kanallı ve siyah-beyaz olsa da televizyonun tüm ülkede (ve tabii ki tüm dünyada) yayılması ile geçti. Buna dayalı olarak 80 darbesi iletişim açısından daha çok televizyon ekseninde görünürlük kazanmış olsa da radyonun önemi yine çok büyüktü. Gündüz ve akşam saatlerinden biteviye verilen ajanslarla toplum tedip edilmeye çalışıldı. Bu esnada tek kanal televizyonla yürütülen toplum mühendisliği had safhaya ulaştı. Derken o baskı ortamında evlerine sığınan ve tek sesli TRT yayınlarından bıkmış olan milletin imdadına yeni bir icat yetişti. Yeni bir teknoloji olarak videoplayer’lar yayıldı ve herkes Betamax ya da VHS film kasetlerini alıp evlerine çekildi. Radyo bu sefer kesin ölüyor diye düşünüldü. “Video Killed the Radio Star” şarkısı hit olmuş dillerdeydi ve hakikatten bahsettiği düşünülüyordu. Televizyon bir yandan, video bir yandan, darbe rejiminin tek kanal dayatması ve sansürü diğer yandan; bu baskı kesin radyoyu bitirir diye düşünüldü. Ama radyo yine ölmedi. O dönemde de sessiz ve mütevazı bir şekilde varlığını sürdürdü. Ama akabinde öylesine mucizevî bir patlama yaşandı ki buna ancak ve ancak “Lazarus dirilmesi” adı verilebilir.
Hadise şu şekilde cereyan etti. Turgut Özal’ın monetarist ve neo-liberal politikaları asker zoruyla topluma dayatılmış ve ciddi neticeler alınabilmişti. Ekonomi kuvvetli bir canlanma ve yükseliş yaşamakta, Türkiye ayağa kalkmaktaydı. Ama neo-liberal politikaların olmazsa olmaz bir unsuru olan özgürlük neredeyse yoktu. Topluma bu elbise artık çok dar geliyordu ve gerilmiş bir yay gibiydi ortam. O esnada Turgut Özal kendine özgü kuralsızlığı ve neşesi ile ilk özel televizyon kanalını kendi oğlu ve ortaklarına kurdurdu. Star televizyonunun yayına geçmesiyle ortalık iyice şenlendi ama henüz çok sayıda TV kanalı açacak bir sermaye birikimi ve olanak yoktu. Aynı yasadan yararlanan küçük girişimciler bir anda yüzlerce radyo kanalı kurdu. Ortalık bir anda karnavala dönüştü. Özel radyolar, arabeskten, pop’a, alaturkadan, rock’a, abartmadan belirtelim yüzlerce hatta taşrayı da sayarsanız binlerce istasyondan yayına başladılar. Toplum neşesini buldu. Ortalık şenlik ve şamataya boğuldu. Herkes doya doya özgürleşmenin tadını çıkardı. Pop müzik ve arabesk buna paralel olarak patladı. Bugün hâlâ şöhretini sürdüren birçok ünlü, bu radyo patlaması esnasında ortaya çıktı. Bunlara Okan Bayülgen, Beyaz, Kadir Çöpdemir, Cem Ceminay ve daha yüzlercesi dahil. İşte o yıllarda bendeniz edebiyatımızdaki bir ilki gerçekleştirerek bir radyo romanı kaleme aldım. Sanırım radyo konusundaki uzmanlığıma işbu durum delalet etmekte ki bu yazı bana emanet edildi. Neyse; Kaydedenlerin Öyküsü adlı romanım Kent FM adlı rock radyo istasyonunda yaşananlar üzerinden grunge-rock ve kapitalizm eleştirisi yapıyordu. Roman da patladı; bir ayda ikinci baskıyı yaptı ve rock kültürünün kült eserleri arasında sayıldı.
Yani dokuz canlı radyo yine ölmemiş; hayatta kalmayı başarmış ve en yukarlara tırmanmayı bilmişti. Roman sanatına özne olacak denli…
2001 krizi ve sonrasındaki ekonomik çöküş radyoların sesini biraz kıssa ve ülkeye akın eden yabancı sermaye vasıtası ile çok sayıda yeni TV kanalı kurulsa ve de internetin dev dalgaları ortamı kaplamaya başlasa da radyo varlığını sessiz ve sakin sürdürmeye devam etti. Fakat internet kapsayıcılığını artırdıkça endişeler de arttı. Dokuz canlı medya radyo bu sefer kuşatmadan sağ çıkamayacaktı. İnternet radyonun fişini kesinkes çekecekti.
Ve bu da olmadı! Çünkü olağanüstü çevik ve masrafsız bir medya olan radyo yine akacak bir yatak bulmuştu. Bizatihi kendini sahadan silmeye gelen internet üzerinden yayın yapmaya başlayarak dünyanın en ücra kılcallarına kadar erişmeyi ve yeni ihtisas radyoları kurarak, yeni takipçi kitlelerine erişerek hayatta kalmayı bir kez daha başardı.
Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar radyo…
Hani bidayetteki Reisicumhurlarımızdan Süleyman Demirel’in “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” diye bir tabiri vardır ya; işte ben bu tabirin geçerliliğini radyo bağlamında deneyimlemiş, test etmiş, olumlamış bir yurttaşım. Bugün İngiltere’de Londra’daki merdivenaltı tekstil atölyelerinde, Berlin dönercilerinde, Paris göçmen kahvehanelerinde, Tiran’da, Üsküp’te, Filibe’de komple Anadolu’da Kuzey ve Güney Azerbaycan’da, Horasan’da, Türkistan’da, tüm Güney Rusya coğrafyasında uydu üzerinden yayın yapan radyo kanallarımız dikkat ve huşu ile dinlenmekte ve gözyaşları arasında memleket hasreti giderilmekte. Bunların çoğunu gözlerimle gördüm. Radyonun ışıltılı dünyaların çok ötesinde, gizemli boyutlar ardından yükselen engellenemez bir sadâsı var ve bu inanılmaz bir şey.
Bugün radyo, “Dokuz Canlı Medya” tabirini hak ederek baş döndürücü teknolojik gelişmelere rağmen varlığını ve yayınlarını sürdürmekte. Hiçbir güç onu yerinden edemedi, sahadan silemedi. Bilakis o, çoklarını gömdü. Daha da gömeceğe benzer. Çünkü dayandığı temeller çok sağlam: Özgürlük, ucuzluk, sadelik, yaygınlık, kolay erişebilirlik, tek başına bile yapılabilirlik ve tabii ki hepsinden önemlisi mütevazilik. Bugün klasik birer kültürel aparatlar olan, kitap, gazete, dergi vs. hayatta kalmakta zorlanıyor; videoplayerler ise çoktan gömüldü, televizyonların internet yayıncılığı tarafından enterne edileceği ve ortadan kalkacağı kesin gibi, MySpace, kişisel siteler, bloglar hepsi öldü. Sosyal medya platformlarının ömrünün ne kadar olacağı tartışmalı. Ama âdemoğlunun ses verdiği her yerde radyo yaşamaya devam ediyor. Uzak uzaya bile sinyallerimizi, seslerimizi o taşıyor. Yani o hep burada, aramızda olacak.
Bu dokuz canlı medyayı işbu yaşama azminden dolayı yürekten kutlamak; daha da ötesi kutsamak gerekmez mi?!
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 13 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



