Ferit Edgü – Bir ses gibi çoğalandınız

Yazarak kendini var etti. Sesini çoğalttı; bugüne taşıdı, yarına yeni pencereler açtı. Ferit Edgü’yü, Feridun Andaç yazdı.

Nereden başlamalı sizi anlatmaya… Sözü nereden getirmeli şimdi…

En son, bir okuma grubu için bir araya gelmiştik. Sakin, vakurdunuz. İçdenizdeki halinizi anlıyordum. Ama öylesine içten, kendinizi açandınız ki, şaşırtmıştınız beni, belki de okurlarınızı da!

Şimdi, yazdıklarınıza dönüyorum. İlk iki kitabınız masamda:

·      Kaçkınlar (1959, Çan Yayınları)

·      Bozgun (1962, Çan Yayınları)

Vedat Günyol’dan dinlemiştim sizin öykünüzü. Aslında bu öyküde Çan Yayınları’nın kurulması da vardı. Paris dönüşü ona verdiğiniz desteği anlatıyordu Günyol. Bir de “Yeni Ufuklar” dergisine yazdıklarınızdan söz etmişti.

Bozgun’un o baskısını kendisi vermişti bana yayınevine bir uğradığımda. “İyi bir anlatıcı,” diyerek Demir Özlü ile dostluğunuzdan söz etmişti.

Ferit Edgü – üslupçu yazar

Kuşağınızın iki parıltılı yazarıydınız. İkinizi birbirinizden ayıran, birleştiren aslında üslupçu yazarlar olmanızdı. Bu özelliğinizi de daha o ilk kitaplarınızda ortaya koymanız rastlantısal değildi.

Nice sonra bu ilk kitabınızın yeni basımını yayımlarken yazdığınız metinde şunları diyordunuz:

“Bizler, 1950’lerde yazmaya başlayanların önemli bir çoğunluğu, bireyselliğimizi/kişiliğimizi üslupta aradık. Üslubun yaşla, yazarlık deneyimleriyle geleceğini düşünmeden.

Oysa yaşamı keşfetmek istiyorduk bizler. İçinde yaşadığımız toplumsal baskıların, vurdumduymazlığın ötesindeki yaşamı. Gerçek (dediğimiz) yaşamı.”[1]

İşte o keşif yolculuğu size Hakkari’de Bir Mevsim’i (1976) yazdırmıştı. Gitmek, görmek, yaşamak ötesi bir duyguyla yazdığınızı anlatmıştınız bir gün bana.

Şunu diyordunuz ya; “Yazarken, bir yazar olmaktan çok, bir birey olmayı başarmayı amaçlıyordum.”

“Bedenimin sözcüklerden oluştuğunu gördüm”

Evet, yazmak, sizin için bir yoldu, uğrak yerleri olan yolcuydunuz. İlkin, Botter Apartmanı’ndaki çalışma mekânınızda konuşmuştuk bunları.

Gönlünüzün, yazınızın, biriktirdiklerinizin kapılarını açtığınız sonraki bir günü unutamam: Sözlü/Yazılı (Ekim 2003, Dünya Kitapları) kitabınızın yayımına karar verdiğimiz gündü o gün. Kitabın girişine yazdığınız metni vermiştiniz bana. Bir an sessizleşmiştik. Metni okumaya başlamıştım. Şunu diyordunuz ilkten:

“Mağrepli yazar Abdelkebir Khatibi’nin unutamadığım bir cümlesi vardır: Bedenimin sözcüklerden oluştuğunu gördüm düşümde.”

Sizi hep yazdıklarıyla bütünleşen bir yazarak olarak görmüşümdür. O nedenle Ders Notları (1978), Yazmak Eylemi (1980) kitaplarınız hiç elimden düşmemiş, hatta bana kılavuzluk etmiştir. Sıklıkla derslerimde öğrencilerime de önerdiğim kitaplarınızdandır.

Kitapta yer alan söyleşilerinizden birinde şunu diyordunuz:

“Benim ikinci doğumum Hakkari’de oldu. Milattan önce, milattan sonra denildiği gibi, işi pek fazla abartmadan benim için de bir Hakkari öncesi ve sonrası vardır… Paris’ten geliyordum ve itiraf edeyim ki bu ‘yedeksubay askerlik’ meselesi  olmasaydı kolay kolay da gelmezdim. Bu bana bir olanak gibi göründü, askerliğimi öğretmen olarak yapabileceğimi düşündüm ve 1963’te Türkiye’ye döndüm, mayıs başlarında. Ve üç ay sonra da Hakkari’ye gönderildim.”[2]

“Benim onlara öğretecek bir şeyim yoktu”

Bu gidişin sizdeki izlerini bir andığım romanınızda okuduk. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban (1932) romanından sonra aydınımızın Anadolu insanının gerçeğiyle yüzleşmesinin öyküsünü farklı bir yerden, saydam bir bakışla anlattınız. Öyle ki, eleştirel olmak yerine anlamayı öne aldınız, tanımayı, bir şeyler yapabilmeyi gösterdiniz kahramanınızla. Gittiğiniz Pirkanis Köyü, bir gerçeğin ötesinde “durum”du. Orada hem insanlığın yüzyıldaki dramı vardı, hem de aydının toplumuyla/insanıyla yüzleşmesi…

Öğretirken öğrendikleriniz sizi bu biçimde yazmanın kıyısına getirdi.

“…ki, ben onlardan daha çok şey öğrenerek döndüm. Çünkü benim onlara öğretecek çok bir şeyim yoktu.”

Resimle yolculuğunuzu, başka sanatlarla ilginizi biliyordum. Akademi’de Bedri Rahmi’nin öğrencisi olan resim öğretmenim Fuat İğdebeli, gene aynı dönem birlikte okuduğunuz Sait Maden de anlatmıştı.

Gene de, Paris dönüşü, kendinizi bir yol ayrımında gördüğünüzü anlatmıştınız. Yazının gücü, edebiyatın büyüsü öne geçmişti.

2003’te, bir buluşmamızda, bana özel basım bir kitabınızı imzalamıştınız: Kitap & Ressamın Öyküsü (1991, Mas Matbaası, 454 numaralı kitap).

“Bakıyorum.

Görmeye çalışıyorum.

Neyi?” diyerek söz başı yapmıştınız. Bu, biraz da, sizin görme/yazma yolculuğunuzu anlatıyordu.

Bu kitabınıza her döndüğümde, şu sözünüzdeydim en çok da:
“Her meyvenin çekirdeği var.

İnsanın çekirdeği nerde?

İçinde?

Çok gizli bir yerinde-

Kendisinin de bilmediği.

Kim bulacak o çekirdeği?

İnsanın kendisi. Öyleyse bul bana o çekirdeği.

Ama çok kanatmadan.

Çiçeksiz ve meyvesiz bir çekirdek.

Bulması zor.

Zorlamadan zor.

Kanatmadan zor.” (s.17)

Yazıda beslenme kaynakları

Dostunuz, yazıda yol arkadaşınız Demir Özlü ile yollarınızın kesiştiği zamanları düşünüyorum bu kitabı okurken. 17-18 yaşlarında karşılaşıyorsunuz. Özlü, liseli iki genci buluşturan edebiyat tutkunuzu anlatmıştı bana. İçinizdeki Fransa, Paris özlemini… Okumalarınızı, Necatigil’i, yazıda beslenme kaynaklarınızı, birbirinizle yazışmalarınızı da anlatmıştı.

Onu yazdığınız bir mektubunuzda kuşağınızla ilgili şunları söylemiştiniz:

“Bizim kuşağın yazarlarından, birbirinden ne kadar farklı olursa olsun ama gene de çağdaş bir çizgide birleşen yazarların, bugünkü yayın furyası içinde, layık olduğu yeri, hatta imkânları bulamamaları, hepimizin dağınız (yayın olarak dağınık, dergi olarak dağınız) olmasından ileri geliyor bence.

Zira, bugüne kadar yazdığımız dergiler, sanat anlayışı açısından, birbirinden çok değişik görüşlere yer veren bir pot pourri havası taşıyor.

Birleştirici unsur, gençlik dönemimizdeki Mavi (1952-1956) serüvenine saymasak, tek olmak.”[3]

Tek olmak

O “tek olmak” serüveninize bana bir adım daha yakınlaştıran Nijinski Öyküleri’ni (2007) okurken açtığım deftere size dair şu notları düşmüştüm:

“Bir dansçı Nijinski (1890-1950). Ferit Edgü’nün onun izlerinden yola çıkarak öyküler yazması ilgimi çekti. Onun defterlerini okurken yazmaya karar veriyorsunuz. Bunun nedenini de kitabı yazdığınız önsözde şöyle açıklıyorsunuz:
“Ben Nijinski adında bir dansçının içdökmeleri olarak okudum. Onlardan seçtiğim kimi parçaları ‘aktarırken’ de resim sanatıyla ilgili bir yöntemi kullandım.”

Edgü, yazıyla resmi buluşturur, oradan kendine özgü bir dil/üslup yaratır. Yazı düşüncedir elbette. Düşünmeden yazılamıyor. Açtığım defterde Edgü’ye dair düşüncelerimde de bu var: Van Gogh’un Theo’ya Mektupları’nı düşündüm, bir de Edgü’nün Va Gogh Yüz Yıl Sonra (1990) kitabını. “Resim yaşamın kendisidir. Aynası değil.” diyordu. Yazı da öyleydi Edgü için.

Yazarak kendini var etti. Sesini çoğalttı; bugüne taşıdı, yarına yeni pencereler açtı.

Ve bir rastlantı sonucu, kuşağınızdan şair Özdemir İnce’nin arşivinde gezinirken “Kaynak” dergisinde çıkan (belki de ilk) şiirinizle karşılaşmıştım birkaç gün önce, sizden söz etmiştik:

Yazık,

Bir kulüben yok şu dünyada

Bir avuç toprağın

Bir karın yok bir karın

Ölecek olsan kefenin yok

İnsanım diye yaşıyorsun

Hürriyetin yok be hürrüzetin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

[1] Kaçkınlar, Ferit Edgü; 1987, Ada Yayınları, 106 s.

[2] Sözlü/Yazılı, Ferit Edgü; 2003, Dünya Kitapları, 238 s.

[3] Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü mektuplaşmaları; 2017, Sel Yay., 248 s.

Feridun Andaç
Feridun Andaç
Eleştirmen, editör ve yazar. 1954’te Erzurum’da doğdu. Yükseköğrenimini Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yüksek lisans yaptı. Edebiyat ve karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdi. İnceleme, araştırma ve deneme çalışmalarının yanı sıra yazdığı öyküleri ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2002 yılından itibaren Dünya Kitapları’nın yayın yönetmenliğini üstlendi. Cumhuriyet ve BirGün gazetelerinden sonra hâlen Dünya gazetesinde ve edebiyathaber.net üzerinde yazılarına devam ediyor. Üniversitelerde "Günümüz Türk Edebiyatı", "Kültür Tarihi", "Sanat Tarihi", "Eleştiri Kuramları"; "Yaratıcı Yazarlık" dersleri veriyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Ferit Edgü – Bir ses gibi çoğalandınız

Yazarak kendini var etti. Sesini çoğalttı; bugüne taşıdı, yarına yeni pencereler açtı. Ferit Edgü’yü, Feridun Andaç yazdı.

Nereden başlamalı sizi anlatmaya… Sözü nereden getirmeli şimdi…

En son, bir okuma grubu için bir araya gelmiştik. Sakin, vakurdunuz. İçdenizdeki halinizi anlıyordum. Ama öylesine içten, kendinizi açandınız ki, şaşırtmıştınız beni, belki de okurlarınızı da!

Şimdi, yazdıklarınıza dönüyorum. İlk iki kitabınız masamda:

·      Kaçkınlar (1959, Çan Yayınları)

·      Bozgun (1962, Çan Yayınları)

Vedat Günyol’dan dinlemiştim sizin öykünüzü. Aslında bu öyküde Çan Yayınları’nın kurulması da vardı. Paris dönüşü ona verdiğiniz desteği anlatıyordu Günyol. Bir de “Yeni Ufuklar” dergisine yazdıklarınızdan söz etmişti.

Bozgun’un o baskısını kendisi vermişti bana yayınevine bir uğradığımda. “İyi bir anlatıcı,” diyerek Demir Özlü ile dostluğunuzdan söz etmişti.

Ferit Edgü – üslupçu yazar

Kuşağınızın iki parıltılı yazarıydınız. İkinizi birbirinizden ayıran, birleştiren aslında üslupçu yazarlar olmanızdı. Bu özelliğinizi de daha o ilk kitaplarınızda ortaya koymanız rastlantısal değildi.

Nice sonra bu ilk kitabınızın yeni basımını yayımlarken yazdığınız metinde şunları diyordunuz:

“Bizler, 1950’lerde yazmaya başlayanların önemli bir çoğunluğu, bireyselliğimizi/kişiliğimizi üslupta aradık. Üslubun yaşla, yazarlık deneyimleriyle geleceğini düşünmeden.

Oysa yaşamı keşfetmek istiyorduk bizler. İçinde yaşadığımız toplumsal baskıların, vurdumduymazlığın ötesindeki yaşamı. Gerçek (dediğimiz) yaşamı.”[1]

İşte o keşif yolculuğu size Hakkari’de Bir Mevsim’i (1976) yazdırmıştı. Gitmek, görmek, yaşamak ötesi bir duyguyla yazdığınızı anlatmıştınız bir gün bana.

Şunu diyordunuz ya; “Yazarken, bir yazar olmaktan çok, bir birey olmayı başarmayı amaçlıyordum.”

“Bedenimin sözcüklerden oluştuğunu gördüm”

Evet, yazmak, sizin için bir yoldu, uğrak yerleri olan yolcuydunuz. İlkin, Botter Apartmanı’ndaki çalışma mekânınızda konuşmuştuk bunları.

Gönlünüzün, yazınızın, biriktirdiklerinizin kapılarını açtığınız sonraki bir günü unutamam: Sözlü/Yazılı (Ekim 2003, Dünya Kitapları) kitabınızın yayımına karar verdiğimiz gündü o gün. Kitabın girişine yazdığınız metni vermiştiniz bana. Bir an sessizleşmiştik. Metni okumaya başlamıştım. Şunu diyordunuz ilkten:

“Mağrepli yazar Abdelkebir Khatibi’nin unutamadığım bir cümlesi vardır: Bedenimin sözcüklerden oluştuğunu gördüm düşümde.”

Sizi hep yazdıklarıyla bütünleşen bir yazarak olarak görmüşümdür. O nedenle Ders Notları (1978), Yazmak Eylemi (1980) kitaplarınız hiç elimden düşmemiş, hatta bana kılavuzluk etmiştir. Sıklıkla derslerimde öğrencilerime de önerdiğim kitaplarınızdandır.

Kitapta yer alan söyleşilerinizden birinde şunu diyordunuz:

“Benim ikinci doğumum Hakkari’de oldu. Milattan önce, milattan sonra denildiği gibi, işi pek fazla abartmadan benim için de bir Hakkari öncesi ve sonrası vardır… Paris’ten geliyordum ve itiraf edeyim ki bu ‘yedeksubay askerlik’ meselesi  olmasaydı kolay kolay da gelmezdim. Bu bana bir olanak gibi göründü, askerliğimi öğretmen olarak yapabileceğimi düşündüm ve 1963’te Türkiye’ye döndüm, mayıs başlarında. Ve üç ay sonra da Hakkari’ye gönderildim.”[2]

“Benim onlara öğretecek bir şeyim yoktu”

Bu gidişin sizdeki izlerini bir andığım romanınızda okuduk. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban (1932) romanından sonra aydınımızın Anadolu insanının gerçeğiyle yüzleşmesinin öyküsünü farklı bir yerden, saydam bir bakışla anlattınız. Öyle ki, eleştirel olmak yerine anlamayı öne aldınız, tanımayı, bir şeyler yapabilmeyi gösterdiniz kahramanınızla. Gittiğiniz Pirkanis Köyü, bir gerçeğin ötesinde “durum”du. Orada hem insanlığın yüzyıldaki dramı vardı, hem de aydının toplumuyla/insanıyla yüzleşmesi…

Öğretirken öğrendikleriniz sizi bu biçimde yazmanın kıyısına getirdi.

“…ki, ben onlardan daha çok şey öğrenerek döndüm. Çünkü benim onlara öğretecek çok bir şeyim yoktu.”

Resimle yolculuğunuzu, başka sanatlarla ilginizi biliyordum. Akademi’de Bedri Rahmi’nin öğrencisi olan resim öğretmenim Fuat İğdebeli, gene aynı dönem birlikte okuduğunuz Sait Maden de anlatmıştı.

Gene de, Paris dönüşü, kendinizi bir yol ayrımında gördüğünüzü anlatmıştınız. Yazının gücü, edebiyatın büyüsü öne geçmişti.

2003’te, bir buluşmamızda, bana özel basım bir kitabınızı imzalamıştınız: Kitap & Ressamın Öyküsü (1991, Mas Matbaası, 454 numaralı kitap).

“Bakıyorum.

Görmeye çalışıyorum.

Neyi?” diyerek söz başı yapmıştınız. Bu, biraz da, sizin görme/yazma yolculuğunuzu anlatıyordu.

Bu kitabınıza her döndüğümde, şu sözünüzdeydim en çok da:
“Her meyvenin çekirdeği var.

İnsanın çekirdeği nerde?

İçinde?

Çok gizli bir yerinde-

Kendisinin de bilmediği.

Kim bulacak o çekirdeği?

İnsanın kendisi. Öyleyse bul bana o çekirdeği.

Ama çok kanatmadan.

Çiçeksiz ve meyvesiz bir çekirdek.

Bulması zor.

Zorlamadan zor.

Kanatmadan zor.” (s.17)

Yazıda beslenme kaynakları

Dostunuz, yazıda yol arkadaşınız Demir Özlü ile yollarınızın kesiştiği zamanları düşünüyorum bu kitabı okurken. 17-18 yaşlarında karşılaşıyorsunuz. Özlü, liseli iki genci buluşturan edebiyat tutkunuzu anlatmıştı bana. İçinizdeki Fransa, Paris özlemini… Okumalarınızı, Necatigil’i, yazıda beslenme kaynaklarınızı, birbirinizle yazışmalarınızı da anlatmıştı.

Onu yazdığınız bir mektubunuzda kuşağınızla ilgili şunları söylemiştiniz:

“Bizim kuşağın yazarlarından, birbirinden ne kadar farklı olursa olsun ama gene de çağdaş bir çizgide birleşen yazarların, bugünkü yayın furyası içinde, layık olduğu yeri, hatta imkânları bulamamaları, hepimizin dağınız (yayın olarak dağınık, dergi olarak dağınız) olmasından ileri geliyor bence.

Zira, bugüne kadar yazdığımız dergiler, sanat anlayışı açısından, birbirinden çok değişik görüşlere yer veren bir pot pourri havası taşıyor.

Birleştirici unsur, gençlik dönemimizdeki Mavi (1952-1956) serüvenine saymasak, tek olmak.”[3]

Tek olmak

O “tek olmak” serüveninize bana bir adım daha yakınlaştıran Nijinski Öyküleri’ni (2007) okurken açtığım deftere size dair şu notları düşmüştüm:

“Bir dansçı Nijinski (1890-1950). Ferit Edgü’nün onun izlerinden yola çıkarak öyküler yazması ilgimi çekti. Onun defterlerini okurken yazmaya karar veriyorsunuz. Bunun nedenini de kitabı yazdığınız önsözde şöyle açıklıyorsunuz:
“Ben Nijinski adında bir dansçının içdökmeleri olarak okudum. Onlardan seçtiğim kimi parçaları ‘aktarırken’ de resim sanatıyla ilgili bir yöntemi kullandım.”

Edgü, yazıyla resmi buluşturur, oradan kendine özgü bir dil/üslup yaratır. Yazı düşüncedir elbette. Düşünmeden yazılamıyor. Açtığım defterde Edgü’ye dair düşüncelerimde de bu var: Van Gogh’un Theo’ya Mektupları’nı düşündüm, bir de Edgü’nün Va Gogh Yüz Yıl Sonra (1990) kitabını. “Resim yaşamın kendisidir. Aynası değil.” diyordu. Yazı da öyleydi Edgü için.

Yazarak kendini var etti. Sesini çoğalttı; bugüne taşıdı, yarına yeni pencereler açtı.

Ve bir rastlantı sonucu, kuşağınızdan şair Özdemir İnce’nin arşivinde gezinirken “Kaynak” dergisinde çıkan (belki de ilk) şiirinizle karşılaşmıştım birkaç gün önce, sizden söz etmiştik:

Yazık,

Bir kulüben yok şu dünyada

Bir avuç toprağın

Bir karın yok bir karın

Ölecek olsan kefenin yok

İnsanım diye yaşıyorsun

Hürriyetin yok be hürrüzetin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

[1] Kaçkınlar, Ferit Edgü; 1987, Ada Yayınları, 106 s.

[2] Sözlü/Yazılı, Ferit Edgü; 2003, Dünya Kitapları, 238 s.

[3] Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü mektuplaşmaları; 2017, Sel Yay., 248 s.

Feridun Andaç
Feridun Andaç
Eleştirmen, editör ve yazar. 1954’te Erzurum’da doğdu. Yükseköğrenimini Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yüksek lisans yaptı. Edebiyat ve karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdi. İnceleme, araştırma ve deneme çalışmalarının yanı sıra yazdığı öyküleri ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 2002 yılından itibaren Dünya Kitapları’nın yayın yönetmenliğini üstlendi. Cumhuriyet ve BirGün gazetelerinden sonra hâlen Dünya gazetesinde ve edebiyathaber.net üzerinde yazılarına devam ediyor. Üniversitelerde "Günümüz Türk Edebiyatı", "Kültür Tarihi", "Sanat Tarihi", "Eleştiri Kuramları"; "Yaratıcı Yazarlık" dersleri veriyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x