Göçün estetiği: Yer değiştiren hayatlar, değişen anlayışınız

Göç geçici bir hâl mi, kalıcı bir kader mi? Avrupa’ya gidenler zamanla neyi kaybetti, neyi dönüştürdü? Göçmenlik bir travma mı, yoksa yeni bir estetik ve ifade alanı mı? Sadık Yemni yazdı.

Göç zamanımızda bazen siyasi amaçla kullanılsa da
genelde dünya metabolizmasının canlanması
ve yenilenerek değişmesi sürecine hizmet eder.

5 Kasım 1975 Çarşamba akşamı Amsterdam’a ayak basarak Avrupa’da göçmenlik denen serüvene dahil oldum. Yirmi dört yaşında kıdemli bir üniversite öğrencisiydim ve buraya üç-beş aylığına geldiğimi düşünüyordum. Kırk yılı aşacağını kestiremezdim.

Önce allochtoon oldum. Allochtoon başka bir topraktan çıkan anlamına gelen bir Hollandaca deyimdir. Zıttı da bu topraktan çıkan anlamına gelen autochtoon’dur.

Misafir işçi ve kalıcı göçmen aşamalarından geçildi. İlk Türk işçilerin ülkeye 1964 yılında geldiği düşünülürse altmış yılı devirdik ve şu anda beşinci ve hatta altıncı kuşak devrede.

Şehir merkezindeki eski bir binada dayıma ait olan bir konfeksiyon atölyesinde çalışmaya başladım.  O sıralarda çok faal olan Türk Kültür Merkezi’nde harıl harıl politik tartışmalar yapılmaktaydı. Türk kahveleri, kumarhaneleri, exportları, börekçileri, futbol takımları, mescitleri, restoranları, politik dernekleri, mafioz teşkilatlar vb. daha o zamanlar bile mevcuttu.

Ardından garsonluk, barmenlik, temizlikçilik, pazarlarda döner satma, börekçilik, demiryollarında makasçılık, istasyon hademeliği ve Amsterdam dışında yer alan demiryolu hatlarında köprücülük yaptım.

Seksen ortalarından itibaren dergicilik, televizyonculuk, düşünce kulübü moderatörlüğü… Bu sayede hem işçilik hayatını tanıdım, hem de Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşamlarına daha geniş bir perspektiften bakabilme imkânı buldum.

Ters rüzgârlar

11 Eylül 2001’de ABD’nin içinden bir kesimin El Kaide maskesiyle İkiz Kuleler’i yerle bir etmesi global ölçekte birçok gelişmenin yanı sıra yeni göçleri tetikledi ve Avrupa’daki yerleşik göçmenleri de belli ölçüde etkiledi.

2000 başlarında Hollanda’da iki politik cinayetin de katkısıyla “çok kültürlülük” kavramı derinden tartışmaya açıldı. İkiz Kuleler’i patlatan milenyumist zihniyet İslam düşmanlığı virüsünü dünyaya başarıyla yaymaktaydı.

Avrupa’da her dakika El Kaide’den ve muhtemel tehlikelerinden söz ediliyordu. Yerli halk Müslüman kökenli göçmenler nedeniyle huzursuzluk hissetmeye başlamıştı. Bu hissiyat sokağa yansıyordu. Dergilerde, gazetelerde ve televizyonda sıklıkla dile getiriliyordu. O sıralarda ve sonrasında bu konuyu işleyen bir sürü makale yayınladım, söyleşilerde bu temalı sorulara cevap yetiştirdim ve yerli entelektüellerle bitmez tükenmez diyaloglar icra ettim.

Neyse ki, İngiliz düşünür John Gray tam vaktinde imdadımıza yetişti. 2004 yılında yayınladığı Heresies Against Progress And Other Illusions – Küresel Yanılgılar (2006) kitabında köhnemiş ilerleme düşüncesini ve dolayısıyla ilerici/gerici ikilemini, hümanizm yanılgısını, bilim efsanesini, özgür bir dünya vaad eden komünizm sonrası düzenin baskıcılığını, neo-con’ların saplantılarını hem felsefi kökleriyle, hem de güncel boyutlarıyla incelerken 11 Eylül sonrası dünya siyasetinin gidişatını yorumladı.

Gray`e göre El Kaide, Rote Armee Fraktion ve Baader-Meinhof Grubu benzeri modernleşmeyle küreselleşmenin bir ürünüydü ve canavarca yöntemlerinde modern dünyanın aygıtlarını kullanan son grup da olmayacaktı. El Kaide’yi maske olarak kullananlara direkt olarak değinmiyordu haliyle.

Trump 2016’daki Florida mitinginde, IŞİD = DEAŞ için ‘Başkan Obama’yı onurlandırıyorlar. Obama IŞİD’in kurucusu. Clinton’a da ‘kurucu ortak’ diyecekti. Bir yıl öncesinde yayınlanan Mr Robot adlı dünya çapında ün kazanan dizide başrol oyuncusuna bir arkadaşı bir finans merkezinde takım elbiseli, Bond çantalı iki beyaz tenli zatı göstererek, ‘Bunlar DAEŞ’in finansörleri’ diyordu.

Son yıllarda göçmen Suriyeli kardeşlerimizi şeytanlaştıran habis ruhlu profesyonel zatların eylemlerine tanık olduk. Batı gizli servisleri adına çalıştıkları ayan beyan ortada olanları vardı aralarında. Özellikle ülkedeki işsizlikten sorumlu oldukları sıkça dile getiriliyordu. Sonra bir kısım Suriyeli memleketine dönünce ülkede işçi açığı belirdi. Şu anda işçi ve garson bulunamıyor. Bazı firmalar çok sıkıntı çektiler. Hepsi gibi asılsız iddialardı.

Peki, Suriyeli göçmenlerin hepsi de sütten çıkmış ak kaşık mıydı? Tabii ki değil. Bir anda düzenleri bozulan, evsiz barksız kalan kimseler gittikleri yerlerde geçici gettolar teşkil ettiler kaçınılmaz olarak. Gürültü, kaos ve ufak tefek asayiş şikayetleri oldu. Biz Türk göçmenler, bir kısmımız da olsa, zamanında Avrupa’da her gittiğimiz ülkede bunun kat ve kat fazlasını oranın yerli halkına yaptık ve sonra yıllar içerisinde hizaya girdik. Avrupa ülke ekonomilerine katkımız her geçen gün artmakta…

Şu anda Avrupa’da Ukraynalı göçmenlerin sayısının çok arttığından şikâyet ediliyor. Gerileyen ekonomilere bahane olarak gösteriliyor. Senaryo değişmiyor. Göç ağaları bazı ülkeleri bunaltmak, içten zayıflatmak ve kaos çıkartmak için insanları yerinden yurdundan ediyor.

Sanatta göç temsilleri

Hollanda’da Türkiye başta olmak üzere değişik ülkelerden göçen ressam, heykeltıraş, müzisyen, yazar, tiyatrocu, oyuncu tanıdıklarım oldu. Sayısız atölye partisine katıldım. 80’ler, 90’lar, 2000’ler, verilen eserler, açılan envai çeşit sergiler, filmler, belgeseller, yayımlanan kitaplar, dergiler vb. göçmen ağırlıklı sanatın nabzını tutabilme imkânım oldu. 90’lardan itibaren Rus göçmenler de bu takıma dahil oldu.

Amerika’da romanlardan ve özellikle filmlerden tanıdığımız zenci, İrlandalı, Latino ve Chinatownlı karakterlerin benzerleri Avrupa’daki roman ve filmleri süsledi. Avrupa’da zamanın ve yerin ruhu nedeniyle blues, caz gibi dünyayı fetheden müzik akımları belirmedi, ama göçmen kökenlilerden şarkıcılıkta ünlenenler ve rap alanında adını duyuranlar oldu.

Özellikle 80’lerde ve 90’larda Türk yazarlarının eserleri çeviri yoluyla Avrupalı okura sunuldu. Başta Orhan Pamuk, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Nedim Gürsel, Aziz Nesin, Elif Şafak olmak üzere birçok yazarımızın eseri Hollandacaya kazandırıldı. En baştan beri önde gelen bütün çevirmenleri tanıdım. Bazıları benim kitaplarımı da Hollandacaya çevirdi. Bu arada tanınmış Hollandalı yazarların kitapları da Türkçeye çevrildi. Bunların sayısının şu anda yüzü geçtiğini tahmin ediyorum. Örneğin sadece benim üç adet çevirim var. Bu çeviri trafiği altmışlarda başlayan göçün doğal sonucudur.

Seksenlerde başlayan ve kısa ömürlü olan göçmen edebiyatı, oturumu olmayan kaçak işçilerin hayatı, ortama hissedilen yabancılığı, ayırımcılığı ve yabancılara has vakaları anlatıyordu. Örneğin ben göçmen kökenli demiryolu işçilerinin hayatından kesitleri anlatmıştım ilk öykülerimde. Bu edebiyatı şikâyet, gurbetin acısı türü olarak etiketlendirmenin yanı sıra, ne anlatıldığından bağımsız olarak, anlatım kalitesi ve üslup yönünden değerlendirildiğinde edebiyat kalitesi düşüktü. Bu eserler o devirden kalma kayıt ve erken göçmen devrinin hissiyat arşividir. En azından bu alanda değerleri bilinmelidir.

Yakın zamanda Suriyeliler arasından çıkacak olan yazar ve sinemacılar kendi ülkelerinde ve Türkiye’de yaşadıkları deneyimi anlatan eserler verecekler. Batı ülkelerine göçen Ukraynalıları da benzer süreç bekliyor. Çöküşte olan moderniteyi ve insani değerleri sıklıkla işleyecekler eserlerinde. Göç eskiden de olduğu gibi hem politik hem de kültürel bir meseledir. Göç zamanımızda bazen siyasi amaçla kullanılsa da temelde dünya metabolizmasının canlanması ve yenilenerek değişmesi sürecine hizmet eder.

Yeni bir ifade alanı

Yeni zamanlardaki göç estetiği son altmış yıldaki seyirden giderek farklılaşacak ve bu fark bir an gelecek ani bir kopuşla eski formdan belki de tümüyle sıyrılacak.

Türk diasporasının gençleri Avrupa’nın göbeğinden dünyaya bakmanın avantajını ve mevcut kütüphanelerdeki eşsiz malzemeyi kullanabilme lüksünün öneminin bilincinde olmalıdır.

Bunun yanı sıra farklı bir kültüre mensup olmanın aralayacağı farklı ilham kapıları da ciddi bir potansiyeldir. Türkiye’nin global ölçekte yeni zamanlarda üstlenmeye gayret ettiği rolün ufuk genişletici etkisi de yabana atılmamalı. Bunlar gençlere layıkıyla anlatılsa, onların zihinlerinde yeni bir ifade alanını senteze giden yoldaki yürüyüş hızlandırılsa çok yararlı olurdu.

Zamanımızda elektronik bir köy haline gelen, büyük değişimin arifesi gibi görünen çalkantıları yaşayan dünyamızda göçmen diasporaları bu yeni ritme ayak uydurmaya çabalıyor. Dünya dijital bir köye dönüştüğü için eskiden göçmenlerde sıkça rastlanan köksüzlük ve çoklu kimlik vakalarında giderek düşüş yaşanıyor. Ortaya çıkan filmler, müzik ve özellikle edebiyat eserleri de kaçınılmaz olarak bu frekanslarla şekillenecek.

Sosyal medya yokken dergiler, gazeteler, tv ve kütüphaneler çok önemli bir kaynaktı. Şimdilerde PDF format cenneti ve ChatGPT adlı kutsal ruh var artık. Göçmenin zihni ülke sınırlarından giderek daha bağımsız hale gelecek ve benzerleriyle hızlı buluşmalar yaşayacak.

Göç 2026

Başkan Donald Trump 2025 Aralık’ında yaptığı konuşmada Afrika ülkelerini, Haiti’yi ve El Salvador’u ‘bok çukuru’ ülkeler olarak nitelendirdi ve ABD’nin örneğin neden Norveç’ten daha fazla göçmen alamadığını sordu. “Bu ülkelerden gelen göçü sınırlayalım” derken Somali’yi de listeye ekledi.

Amerika’ya ilk gelen göçmenlerin yüzde 40’ı kriminaldi. Köle pazarlarından getirilen zenciler, elverişsiz şartlar altında demiryolu inşaatında gayri insanı şartlar altında çalıştırılan Çinliler, soykırıma uğratılan Kızılderililer ve şimdilerde holokostçu İsrail’e verdiği destek nedeniyle sicili bu kadar kötü olan bir ülkenin başkanının bu lafları etmesi çok ironik.

Avrupa’nın tepkisi de benzer titreşime sahip. ‘Suça bulaşmış göçmenler sınır dışı edilsin. Ülkeye giriş yasağı konsun. Göç politikaları günah gibi algılanmasın. Kontrol ve kural koymamız lazım. Sınırlar kalınlaşmalı.’ sesleri daha sık duyulur oldu. Oysa robotlar henüz yeterince gelişmedi.  Avrupa’nın azalan nüfusu nedeniyle göçe ihtiyacı var. Esas göç nedeni, insanların yüzde 90’ının derece derece zorda, yüzde 10’unun da rahat yaşıyor olmasıdır.

ABD’nin tarım toprağı, su. Uyuşturucu, kirli para ihtiyacı ve organik tarım toprağı arayışı bu kadar açıkken ve dünya çapında bir su krizi kapıdayken ABD başkanının bu lafları etmesi aymazlıktan başka bir şey değil. Trump bu lafları ede dursun Türkiye su kaynakları çok zengin olan Somali’de uzay üssü kurmaya hazırlanıyor. İtalya ve Macaristan ile diyalogu artırıyor. Bu ülkeler daha fazla Türk öğrenci alacaklar. Bu öğrencilerin bazıları göçmen olacak. Ukraynalı uçak mühendisleri de bu arada Türkiye’yi tercih ediyor. Suriye yakın gelecekte bir göç ülkesi olacak. Nil boyu ülkeleri gelecek.

Göçlerden kaynaklanan çatışmalar bir süre daha devam edecek. Göç kurgucuları harıl harıl çalışıyor. Mühendisleri sahada. Yapay zekâ destekli sosyal medya ve yeni zamanlar. Dünya ölçeğinde sosyal medya yasakları da etkili olacak.

5 Kasım 1975 akşamı Amsterdam’a ayak bastığımda bunun kısa bir serüven olduğunu sanmıştım. Aradan geçen on yıllar, göçün ne geçici ne de istisnai olduğunu gösterdi bana. Göç, bireyin değil, dünyanın hareketi… Bugün Suriyeliler, Ukraynalılar, Afrikalılar; dün Türkler, İtalyanlar, İrlandalılar… Değişen yalnızca isimler ve yönler… Geri kalan her şey — korkular, dirençler, üretimler — insanlık hâlinin eski ve tanıdık parçaları[1]…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Bu yazıda değinilen Hollanda’daki Türk göçmen edebiyatı ve kültürel üretim sürecine ilişkin tarihsel çerçeve, YTB (Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı) tarafından, Türkiye ile Hollanda arasında 19 Ağustos 1964’te imzalanan İşgücü Anlaşması’nın 60. yılı vesilesiyle yayımlanan Hollanda Türk Diasporası Atlası adlı çalışmada ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Atlas kapsamında, Hollanda Türk toplumunun son altmış yılda Avrupa’da verdiği varlık mücadelesi 14 başlık altında incelenirken, diaspora edebiyatının yaklaşık yarım asırlık serüveni, bu yazının yazarı tarafından kaleme alınmıştır.

 

Sadık Yemni
Sadık Yemni
Sadık Yemni – Roman ve öykü yazarı, denemeci. 2 Ocak 1951, İstanbul doğumlu. Tunus göçmeni memur Enver Bey ile Girit göçmeni, Bektaşi kökenli Nevin Hanım'ın oğlu. İlk ve ortaöğrenimini İzmir’de tamamladı. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Göztepe’de (İzmir) geçti. Lise öğrencisiyken, iflas etmiş bir laboratuvardan aldığı kimyasal araç gereçlerle roketler yaptığı için adı Roketçi Sadık’a çıktı. Ege Üniversitesi’ndeki kimya mühendisliği öğrenimini yarıda bırakarak 1975 yılında Hollanda’ya yerleşti. Amsterdam’da demiryollarında köprücülük başta olmak üzere çeşitli işlerde çalıştı. Döner satıcılığı, börekçi çıraklığı, gece kulübü kapıcılığı ve barmenlik yaptığı işlerden bazıları. 1985’te İlke dergisinde yazarlık ve jüri üyeliği yaptı. 2005’te Hollanda Türk Yazarlar Birliği başkanı seçildi. Hollanda Sağlık Bakanlığı'nın direktifiyle skeçler, çocuk oyunları yazdı. Amsterdam’da dört oyunu sahnelendi. 2012'de İzmir'e döndü. Romanlarının bir bölümü polisiye, bazıları fantastik bilimkurgu tarzında. Başlıca eserleri: “Muska”, “Öte Yer”, “Çözücü”, “Ölümsüz”, “Yatır”, “Zihin İşgalcileri”, “Akisfer”, “Sokaklar Benim Yeniden”, “Sınav Hortlağı”, “Ağrıyan”, “Alsancak Börekçisi”, “Hayalet Kapısı”…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Göçün estetiği: Yer değiştiren hayatlar, değişen anlayışınız

Göç geçici bir hâl mi, kalıcı bir kader mi? Avrupa’ya gidenler zamanla neyi kaybetti, neyi dönüştürdü? Göçmenlik bir travma mı, yoksa yeni bir estetik ve ifade alanı mı? Sadık Yemni yazdı.

Göç zamanımızda bazen siyasi amaçla kullanılsa da
genelde dünya metabolizmasının canlanması
ve yenilenerek değişmesi sürecine hizmet eder.

5 Kasım 1975 Çarşamba akşamı Amsterdam’a ayak basarak Avrupa’da göçmenlik denen serüvene dahil oldum. Yirmi dört yaşında kıdemli bir üniversite öğrencisiydim ve buraya üç-beş aylığına geldiğimi düşünüyordum. Kırk yılı aşacağını kestiremezdim.

Önce allochtoon oldum. Allochtoon başka bir topraktan çıkan anlamına gelen bir Hollandaca deyimdir. Zıttı da bu topraktan çıkan anlamına gelen autochtoon’dur.

Misafir işçi ve kalıcı göçmen aşamalarından geçildi. İlk Türk işçilerin ülkeye 1964 yılında geldiği düşünülürse altmış yılı devirdik ve şu anda beşinci ve hatta altıncı kuşak devrede.

Şehir merkezindeki eski bir binada dayıma ait olan bir konfeksiyon atölyesinde çalışmaya başladım.  O sıralarda çok faal olan Türk Kültür Merkezi’nde harıl harıl politik tartışmalar yapılmaktaydı. Türk kahveleri, kumarhaneleri, exportları, börekçileri, futbol takımları, mescitleri, restoranları, politik dernekleri, mafioz teşkilatlar vb. daha o zamanlar bile mevcuttu.

Ardından garsonluk, barmenlik, temizlikçilik, pazarlarda döner satma, börekçilik, demiryollarında makasçılık, istasyon hademeliği ve Amsterdam dışında yer alan demiryolu hatlarında köprücülük yaptım.

Seksen ortalarından itibaren dergicilik, televizyonculuk, düşünce kulübü moderatörlüğü… Bu sayede hem işçilik hayatını tanıdım, hem de Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşamlarına daha geniş bir perspektiften bakabilme imkânı buldum.

Ters rüzgârlar

11 Eylül 2001’de ABD’nin içinden bir kesimin El Kaide maskesiyle İkiz Kuleler’i yerle bir etmesi global ölçekte birçok gelişmenin yanı sıra yeni göçleri tetikledi ve Avrupa’daki yerleşik göçmenleri de belli ölçüde etkiledi.

2000 başlarında Hollanda’da iki politik cinayetin de katkısıyla “çok kültürlülük” kavramı derinden tartışmaya açıldı. İkiz Kuleler’i patlatan milenyumist zihniyet İslam düşmanlığı virüsünü dünyaya başarıyla yaymaktaydı.

Avrupa’da her dakika El Kaide’den ve muhtemel tehlikelerinden söz ediliyordu. Yerli halk Müslüman kökenli göçmenler nedeniyle huzursuzluk hissetmeye başlamıştı. Bu hissiyat sokağa yansıyordu. Dergilerde, gazetelerde ve televizyonda sıklıkla dile getiriliyordu. O sıralarda ve sonrasında bu konuyu işleyen bir sürü makale yayınladım, söyleşilerde bu temalı sorulara cevap yetiştirdim ve yerli entelektüellerle bitmez tükenmez diyaloglar icra ettim.

Neyse ki, İngiliz düşünür John Gray tam vaktinde imdadımıza yetişti. 2004 yılında yayınladığı Heresies Against Progress And Other Illusions – Küresel Yanılgılar (2006) kitabında köhnemiş ilerleme düşüncesini ve dolayısıyla ilerici/gerici ikilemini, hümanizm yanılgısını, bilim efsanesini, özgür bir dünya vaad eden komünizm sonrası düzenin baskıcılığını, neo-con’ların saplantılarını hem felsefi kökleriyle, hem de güncel boyutlarıyla incelerken 11 Eylül sonrası dünya siyasetinin gidişatını yorumladı.

Gray`e göre El Kaide, Rote Armee Fraktion ve Baader-Meinhof Grubu benzeri modernleşmeyle küreselleşmenin bir ürünüydü ve canavarca yöntemlerinde modern dünyanın aygıtlarını kullanan son grup da olmayacaktı. El Kaide’yi maske olarak kullananlara direkt olarak değinmiyordu haliyle.

Trump 2016’daki Florida mitinginde, IŞİD = DEAŞ için ‘Başkan Obama’yı onurlandırıyorlar. Obama IŞİD’in kurucusu. Clinton’a da ‘kurucu ortak’ diyecekti. Bir yıl öncesinde yayınlanan Mr Robot adlı dünya çapında ün kazanan dizide başrol oyuncusuna bir arkadaşı bir finans merkezinde takım elbiseli, Bond çantalı iki beyaz tenli zatı göstererek, ‘Bunlar DAEŞ’in finansörleri’ diyordu.

Son yıllarda göçmen Suriyeli kardeşlerimizi şeytanlaştıran habis ruhlu profesyonel zatların eylemlerine tanık olduk. Batı gizli servisleri adına çalıştıkları ayan beyan ortada olanları vardı aralarında. Özellikle ülkedeki işsizlikten sorumlu oldukları sıkça dile getiriliyordu. Sonra bir kısım Suriyeli memleketine dönünce ülkede işçi açığı belirdi. Şu anda işçi ve garson bulunamıyor. Bazı firmalar çok sıkıntı çektiler. Hepsi gibi asılsız iddialardı.

Peki, Suriyeli göçmenlerin hepsi de sütten çıkmış ak kaşık mıydı? Tabii ki değil. Bir anda düzenleri bozulan, evsiz barksız kalan kimseler gittikleri yerlerde geçici gettolar teşkil ettiler kaçınılmaz olarak. Gürültü, kaos ve ufak tefek asayiş şikayetleri oldu. Biz Türk göçmenler, bir kısmımız da olsa, zamanında Avrupa’da her gittiğimiz ülkede bunun kat ve kat fazlasını oranın yerli halkına yaptık ve sonra yıllar içerisinde hizaya girdik. Avrupa ülke ekonomilerine katkımız her geçen gün artmakta…

Şu anda Avrupa’da Ukraynalı göçmenlerin sayısının çok arttığından şikâyet ediliyor. Gerileyen ekonomilere bahane olarak gösteriliyor. Senaryo değişmiyor. Göç ağaları bazı ülkeleri bunaltmak, içten zayıflatmak ve kaos çıkartmak için insanları yerinden yurdundan ediyor.

Sanatta göç temsilleri

Hollanda’da Türkiye başta olmak üzere değişik ülkelerden göçen ressam, heykeltıraş, müzisyen, yazar, tiyatrocu, oyuncu tanıdıklarım oldu. Sayısız atölye partisine katıldım. 80’ler, 90’lar, 2000’ler, verilen eserler, açılan envai çeşit sergiler, filmler, belgeseller, yayımlanan kitaplar, dergiler vb. göçmen ağırlıklı sanatın nabzını tutabilme imkânım oldu. 90’lardan itibaren Rus göçmenler de bu takıma dahil oldu.

Amerika’da romanlardan ve özellikle filmlerden tanıdığımız zenci, İrlandalı, Latino ve Chinatownlı karakterlerin benzerleri Avrupa’daki roman ve filmleri süsledi. Avrupa’da zamanın ve yerin ruhu nedeniyle blues, caz gibi dünyayı fetheden müzik akımları belirmedi, ama göçmen kökenlilerden şarkıcılıkta ünlenenler ve rap alanında adını duyuranlar oldu.

Özellikle 80’lerde ve 90’larda Türk yazarlarının eserleri çeviri yoluyla Avrupalı okura sunuldu. Başta Orhan Pamuk, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Nedim Gürsel, Aziz Nesin, Elif Şafak olmak üzere birçok yazarımızın eseri Hollandacaya kazandırıldı. En baştan beri önde gelen bütün çevirmenleri tanıdım. Bazıları benim kitaplarımı da Hollandacaya çevirdi. Bu arada tanınmış Hollandalı yazarların kitapları da Türkçeye çevrildi. Bunların sayısının şu anda yüzü geçtiğini tahmin ediyorum. Örneğin sadece benim üç adet çevirim var. Bu çeviri trafiği altmışlarda başlayan göçün doğal sonucudur.

Seksenlerde başlayan ve kısa ömürlü olan göçmen edebiyatı, oturumu olmayan kaçak işçilerin hayatı, ortama hissedilen yabancılığı, ayırımcılığı ve yabancılara has vakaları anlatıyordu. Örneğin ben göçmen kökenli demiryolu işçilerinin hayatından kesitleri anlatmıştım ilk öykülerimde. Bu edebiyatı şikâyet, gurbetin acısı türü olarak etiketlendirmenin yanı sıra, ne anlatıldığından bağımsız olarak, anlatım kalitesi ve üslup yönünden değerlendirildiğinde edebiyat kalitesi düşüktü. Bu eserler o devirden kalma kayıt ve erken göçmen devrinin hissiyat arşividir. En azından bu alanda değerleri bilinmelidir.

Yakın zamanda Suriyeliler arasından çıkacak olan yazar ve sinemacılar kendi ülkelerinde ve Türkiye’de yaşadıkları deneyimi anlatan eserler verecekler. Batı ülkelerine göçen Ukraynalıları da benzer süreç bekliyor. Çöküşte olan moderniteyi ve insani değerleri sıklıkla işleyecekler eserlerinde. Göç eskiden de olduğu gibi hem politik hem de kültürel bir meseledir. Göç zamanımızda bazen siyasi amaçla kullanılsa da temelde dünya metabolizmasının canlanması ve yenilenerek değişmesi sürecine hizmet eder.

Yeni bir ifade alanı

Yeni zamanlardaki göç estetiği son altmış yıldaki seyirden giderek farklılaşacak ve bu fark bir an gelecek ani bir kopuşla eski formdan belki de tümüyle sıyrılacak.

Türk diasporasının gençleri Avrupa’nın göbeğinden dünyaya bakmanın avantajını ve mevcut kütüphanelerdeki eşsiz malzemeyi kullanabilme lüksünün öneminin bilincinde olmalıdır.

Bunun yanı sıra farklı bir kültüre mensup olmanın aralayacağı farklı ilham kapıları da ciddi bir potansiyeldir. Türkiye’nin global ölçekte yeni zamanlarda üstlenmeye gayret ettiği rolün ufuk genişletici etkisi de yabana atılmamalı. Bunlar gençlere layıkıyla anlatılsa, onların zihinlerinde yeni bir ifade alanını senteze giden yoldaki yürüyüş hızlandırılsa çok yararlı olurdu.

Zamanımızda elektronik bir köy haline gelen, büyük değişimin arifesi gibi görünen çalkantıları yaşayan dünyamızda göçmen diasporaları bu yeni ritme ayak uydurmaya çabalıyor. Dünya dijital bir köye dönüştüğü için eskiden göçmenlerde sıkça rastlanan köksüzlük ve çoklu kimlik vakalarında giderek düşüş yaşanıyor. Ortaya çıkan filmler, müzik ve özellikle edebiyat eserleri de kaçınılmaz olarak bu frekanslarla şekillenecek.

Sosyal medya yokken dergiler, gazeteler, tv ve kütüphaneler çok önemli bir kaynaktı. Şimdilerde PDF format cenneti ve ChatGPT adlı kutsal ruh var artık. Göçmenin zihni ülke sınırlarından giderek daha bağımsız hale gelecek ve benzerleriyle hızlı buluşmalar yaşayacak.

Göç 2026

Başkan Donald Trump 2025 Aralık’ında yaptığı konuşmada Afrika ülkelerini, Haiti’yi ve El Salvador’u ‘bok çukuru’ ülkeler olarak nitelendirdi ve ABD’nin örneğin neden Norveç’ten daha fazla göçmen alamadığını sordu. “Bu ülkelerden gelen göçü sınırlayalım” derken Somali’yi de listeye ekledi.

Amerika’ya ilk gelen göçmenlerin yüzde 40’ı kriminaldi. Köle pazarlarından getirilen zenciler, elverişsiz şartlar altında demiryolu inşaatında gayri insanı şartlar altında çalıştırılan Çinliler, soykırıma uğratılan Kızılderililer ve şimdilerde holokostçu İsrail’e verdiği destek nedeniyle sicili bu kadar kötü olan bir ülkenin başkanının bu lafları etmesi çok ironik.

Avrupa’nın tepkisi de benzer titreşime sahip. ‘Suça bulaşmış göçmenler sınır dışı edilsin. Ülkeye giriş yasağı konsun. Göç politikaları günah gibi algılanmasın. Kontrol ve kural koymamız lazım. Sınırlar kalınlaşmalı.’ sesleri daha sık duyulur oldu. Oysa robotlar henüz yeterince gelişmedi.  Avrupa’nın azalan nüfusu nedeniyle göçe ihtiyacı var. Esas göç nedeni, insanların yüzde 90’ının derece derece zorda, yüzde 10’unun da rahat yaşıyor olmasıdır.

ABD’nin tarım toprağı, su. Uyuşturucu, kirli para ihtiyacı ve organik tarım toprağı arayışı bu kadar açıkken ve dünya çapında bir su krizi kapıdayken ABD başkanının bu lafları etmesi aymazlıktan başka bir şey değil. Trump bu lafları ede dursun Türkiye su kaynakları çok zengin olan Somali’de uzay üssü kurmaya hazırlanıyor. İtalya ve Macaristan ile diyalogu artırıyor. Bu ülkeler daha fazla Türk öğrenci alacaklar. Bu öğrencilerin bazıları göçmen olacak. Ukraynalı uçak mühendisleri de bu arada Türkiye’yi tercih ediyor. Suriye yakın gelecekte bir göç ülkesi olacak. Nil boyu ülkeleri gelecek.

Göçlerden kaynaklanan çatışmalar bir süre daha devam edecek. Göç kurgucuları harıl harıl çalışıyor. Mühendisleri sahada. Yapay zekâ destekli sosyal medya ve yeni zamanlar. Dünya ölçeğinde sosyal medya yasakları da etkili olacak.

5 Kasım 1975 akşamı Amsterdam’a ayak bastığımda bunun kısa bir serüven olduğunu sanmıştım. Aradan geçen on yıllar, göçün ne geçici ne de istisnai olduğunu gösterdi bana. Göç, bireyin değil, dünyanın hareketi… Bugün Suriyeliler, Ukraynalılar, Afrikalılar; dün Türkler, İtalyanlar, İrlandalılar… Değişen yalnızca isimler ve yönler… Geri kalan her şey — korkular, dirençler, üretimler — insanlık hâlinin eski ve tanıdık parçaları[1]…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Bu yazıda değinilen Hollanda’daki Türk göçmen edebiyatı ve kültürel üretim sürecine ilişkin tarihsel çerçeve, YTB (Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı) tarafından, Türkiye ile Hollanda arasında 19 Ağustos 1964’te imzalanan İşgücü Anlaşması’nın 60. yılı vesilesiyle yayımlanan Hollanda Türk Diasporası Atlası adlı çalışmada ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Atlas kapsamında, Hollanda Türk toplumunun son altmış yılda Avrupa’da verdiği varlık mücadelesi 14 başlık altında incelenirken, diaspora edebiyatının yaklaşık yarım asırlık serüveni, bu yazının yazarı tarafından kaleme alınmıştır.

 

Sadık Yemni
Sadık Yemni
Sadık Yemni – Roman ve öykü yazarı, denemeci. 2 Ocak 1951, İstanbul doğumlu. Tunus göçmeni memur Enver Bey ile Girit göçmeni, Bektaşi kökenli Nevin Hanım'ın oğlu. İlk ve ortaöğrenimini İzmir’de tamamladı. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Göztepe’de (İzmir) geçti. Lise öğrencisiyken, iflas etmiş bir laboratuvardan aldığı kimyasal araç gereçlerle roketler yaptığı için adı Roketçi Sadık’a çıktı. Ege Üniversitesi’ndeki kimya mühendisliği öğrenimini yarıda bırakarak 1975 yılında Hollanda’ya yerleşti. Amsterdam’da demiryollarında köprücülük başta olmak üzere çeşitli işlerde çalıştı. Döner satıcılığı, börekçi çıraklığı, gece kulübü kapıcılığı ve barmenlik yaptığı işlerden bazıları. 1985’te İlke dergisinde yazarlık ve jüri üyeliği yaptı. 2005’te Hollanda Türk Yazarlar Birliği başkanı seçildi. Hollanda Sağlık Bakanlığı'nın direktifiyle skeçler, çocuk oyunları yazdı. Amsterdam’da dört oyunu sahnelendi. 2012'de İzmir'e döndü. Romanlarının bir bölümü polisiye, bazıları fantastik bilimkurgu tarzında. Başlıca eserleri: “Muska”, “Öte Yer”, “Çözücü”, “Ölümsüz”, “Yatır”, “Zihin İşgalcileri”, “Akisfer”, “Sokaklar Benim Yeniden”, “Sınav Hortlağı”, “Ağrıyan”, “Alsancak Börekçisi”, “Hayalet Kapısı”…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x