Kitabın kil tabletlerle başlayan macerası, günümüzdeki biçimini alana değin pek çok aşamadan geçti. İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından biri olan kitabın pabucunu dama atacak bir icat henüz çıkmadı. Sesli kitap, e-kitap yaygaraları yeterince karşılık bulamadı. Kitap, aynı zamanda somut bir biçimin adıydı ve kâğıda aşina olanlar için saydığım yeni biçimlerin elle tutulur yanı yoktu. Bu yeni biçimlerin yaratıcıları kitap sözcüğünün başına eklemeler yaparak okurun aklını çelmeye çalıştılar. Fakat devrim kabul edilebilecek yeni bir icadın, kendine özgü yeni bir isimle ortaya çıkması gerektiğini bile düşünemediler. Bugün bilinçli aileler, bir devrim sayılan Android cihazları çeşitli sakıncalar ileri sürerek çocuklardan uzak tutmaya çalışıyorlar. Ama aynı çocukların ellerine henüz bebekliklerinden itibaren kitaplar veriliyor. Her yıl dünyada milyonlarca kitap basılıyor. Okulda kitap, evde kitap, yolculukta, tatilde kitap… Kuşaktan kuşağa aktarılan deyimlere geçmiş kitap: “Hesap kitap etmek,” deniyor. “Hesapsız kitapsız,” deniyor. Dahası, şarkılara girmiş kitap.
Gelelim bu yazının konusuna: Bazı kişiler vardır; onlara kitap gibi insan denir, yahut kitap gibi konuştu… Muhakkak siz de rastlıyorsunuzdur böyle insanlara. Fakat kitabın birçok çeşidi var. Kitabın çeşidi olur da, insanın olmaz mı? Gelin birlikte irdeleyelim.
Ansiklopediler ve ansiklopedik şahsiyetler
Adı, Yunanca “enkyklios paideia” (bilgi çemberi) sözcüklerinden gelen ve belirli yahut genel konularda alfabetik olarak hazırlanan ansiklopediler düne kadar evlerin kitaplıklarını süslüyordu. Bilgisayarlar başköşeye yerleşene kadar da ülkemizde müthiş bir ansiklopedi furyası vardı. Gazeteler okurlarına kupon karşılığında tencere, tava seti vermeye başlamadan önce ansiklopedi veriyorlardı. Gazete okumayanlar ise soluğu kitapçılarda alır, çeyiz düzmeye gelir gibi ailecek ansiklopedi almaya gelirlerdi. O yıllar kitapçılık hayatımın parlak zamanlarıydı. Bir dizi tuhaflıklar da yaşanırdı: Elinde mezura ile dükkânıma giren biri, doksan santim bir raf aldığını, o rafa uygun ansiklopedi aradığını söylemişti. Adamcağızı kırmamış, mezuranın bir ucunu tutmuştum. Fakat hepsini ölçmemize rağmen istediği ölçüde bir ansiklopedi çıkmamıştı. Hâliyle mahcup oldum. O gün bugündür dükkânıma gelen her ansiklopediyi ölçerim!
Elbette dekor dışında kullananları da gördüm. Roman okur gibi heyecanla ansiklopedi okuyanlar vardı. Belki inanmayacaksınız, ama bir ansiklopediyi A’dan Z’ye ezberleyen bir müşterim oldu. Yanında konuşmaya gelmiyordu. Ağzımızdan çıkan her kelimenin ansiklopedideki karşılığını bir çırpıda söylerdi. Başlarda hayranlık duymadım değil, ancak bilgisi olduğu kadar fikri olmadığını anladığımda kendisiyle alakayı kestim.
Bir ansiklopediyi ezberlemese de, böyle ansiklopedik insanlara rastlamanız olası. Durduk yere etrafa bilgi saçan birini görürseniz, size tavsiyem, ahbaplığı ilerletmeden bir bahane ile yanlarından kaçın!
Roman: Detaya boğanlar
Cervantes’ten beri roman sanatı hayli gelişti. Edebi türlerin içinde dünyada en çok okunan türdür roman. Okurun bunca ilgisini görüp de roman yazmamak olur mu? Nitekim şairlerimiz bile şiirin para etmediğini anlayıp bu türe yönelmediler mi? Hem ne var roman yazmakta! Bir olay belirleyin, biraz gizem, mümkün olduğunca diyalog; sona gelene kadar da boğun detaya! İşte, oldu size roman! Üslup mu? Kimin umurunda!
“Hayatımı yazsam roman olur” şiarını düstur edinenler roman yazıyor, kişisel menkıbelerini okurun gözüne sokuyorlar. Romanı birtakım gerçekliklerle örülü olaylardan ibaret sanan bazı okurlar, hayran olduğu yazarı metnin içinde arıyor, çoğu zaman da bulamıyor. Okurun bu çilesine duyarsız kalamayan bazı yazarlarımız da adıyla sanıyla kendini romanının başkişisi yaparak roman kahramanlarıyla birlikte anılacakları günleri iple çekiyorlar.
İşte bu sözde romanları andıran bir insan tipi var: Onlarla hayatın her alanında karşılaşabilirsiniz. Adeta insanı esir alırlar ve hiçbir ilginç yanı olmayan yaşamları hakkında bir şeyler anlatırlar. Söze başlamaları için göz göze gelmeniz yeter. Bir müşterim vardı. Her sözünü detaylandırır, sıkılıp kaçmasından korktuğu muhatabının kolunu sıkıca kavrar, lafı kesilecek olursa da, “ Sus, beni dinle!” diyerek terslenirdi. Bu insan tipinden korunmanın yolu gayet basit! Göz göze gelmekten sakının ve kolunuzu kaptırmayın.
Şiir kitapları: Şair ruhlular
Günümüze kadar başkalaşım geçiren türlerden biridir şiir. Heceydi, aruzdu derken sonunda kalıpları kırdık, şiiri serbest bıraktık. Şimdi memleketimizde neredeyse herkes şair! Olmayanlar için de şiir atölyeleri düzenleniyor. Fakat bu atölyelerden çıkan şairlerimize fırsat tanımıyor yayıncılar. Çareyi matbaalarda görenler parasını veriyor, kitap bastırıyor. Sonra gelsin kitap fuarları, şiir etkinlikleri: Şiire ilgisiz okurun önü kesiliyor, kitaplar bir güzel imzalanıp satılıyor. Yetmiyor! Fotoğraflar çekiliyor, sosyal medyada paylaşılıyor. Acaba diyorum. Bugün şiir, eskisi gibi belirli ölçülerle revaçta olsaydı, herkes şair olur muydu? Sanmıyorum! Tanıdığım bir şair, yoldan çevirdiği insanlarla çekildiği fotoğrafları sosyal medyada paylaşır, sorana da “Hayranlarım,” derdi.
Çeyrek asrı bulan meslek hayatımda şairlerden (!) çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmemişimdir. Gün geçmiyor ki kendini şair sanan biri dükkânıma uğramasın, kitabını bırakıp gitmesin. Sonra bir bahaneyle gelip kitabı satılmış mı diye sormasın. Mümkün değil!
Bu kişilerle ahbaplık da hayli zor. Bir de bakmışsınız ki, laf dönüp dolaşmış, şiire gelmiş ve kendinizi birtakım hezeyanlarla örülü dizeleri dinlerken bulmuşsunuz. Böylesi durumlardan kaçınmanın tek yolu var: Sakın şairlerle (!) baş başa kalmayın.
Felsefe Kitapları: Hazıra konan filozoflar
Macit Gökberk, “Bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur[1],” diyor. Filozof meselesine de şöyle değiniyor Gökberk: “Bir yandan hayatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var[2].” Felsefe ve filozof başka kültürlerde yok mu? Var. Ancak bunlar daha çok mitlere ve dinlere dayalı.
Çağlar boyunca felsefe kitapları hemen her kültür seviyesinden insanların ilgisini çekmiş. Ne sanat ne de edebiyat! Bugün kitabevlerinin rağbet gören rafları felsefe kitaplarının olduğu raflardır. Felsefe okuru, okudukları üzerine kafa patlatanlar ve üzerinde düşünmeden her önüne gelene okuduklarını aktaranlar olarak ikiye ayrılır. İkincisi felakettir. Bu gruba hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Fakat en çok bulundukları alanlar kitabevleri, kafeler ve barlardır. Biraz felsefe bilgisinin derin gösteremeyeceği insan yoktur. Çenelerinin düşmesi için etrafta karşı cinsten birinin olması yeterlidir. Hele bazıları vardır ki, filozofların fikirlerini kendi kanaatleri gibi söylemekte sakınca görmezler. Bu filozof müsveddelerini görür görmez tanıyacağınızdan eminim. Başlarını eğreti bir ağırlıkla eğerler, ağızlarını yayarak birtakım kuramları peş peşe sıralarlar. Eğer biraz eğlenmek istiyorsanız onları dinler gibi yapın, emin olun bu türden ustalıklara tiyatro sahnelerinde bile ender rastlanır. Yok, eğer eşref saatinde değilseniz, durduk yerde canınızı sıkmayın ve hemen uzaklaşın. Ki bence doğrusu da budur.
Tarih kitapları: Kronologlar
Tarihin babası olarak anılan Herodot’tan beri birçok tarih kitabı yazıldı. Fakat tarih yazımı sorumluluk isteyen bir iş, objektif olmayı gerektirir. Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın, genellikle kendi milletinin tarihini yücelten tarihçilerle karşılaşırsınız. Hele bazıları vardır ki, tarihçilikle destancılığı birbirine karıştırmıştır. İşin aslı, tarih meselelerinde bir kanaati belirleyen faktör, belgeden ziyade o belgeye bakan kişinin bakış açısıdır. Bu yüzden tarih tartışmalarının asla bir kazananı olmaz. Bakış açıları da çoğunlukla ideolojilere göre değişkenlik gösterir.
Kitabevimin müdavimleri arasında tarih meraklıları daima ağırlıkta olmuştur. Genellikle belirli kaynaklardan beslenirler ve karşıt bir kaynağı asla kabul etmezler. Tarihi olayları bizzat şahit olmuş gibi bir kesinlikle ele alırken öyle tavırlar takınırlar ki, itiraz etmeye korkarsınız. Kendileriyle aynı görüşte olan biriyle karşılaştıklarında susarlar, karşıt anlayışta birini görünce coşarlar. En ilginç yanları, tarihi kişilikleri sayarken onlardan yakın bir tanıdıkları gibi bahsetmeleridir. Tarih bilgileri o derece muazzamdır ki, size, bin yıl önce yaşamış bir kralın, bir komutanın yedi sülalesini sayabilirler. Mizaçları serttir ve şakayı pek sevmezler. Onlar konuşurken çoğu zaman savaş borazanları işitir, bir süvari alayı görür gibi olurum.
Şuraya Azize Bergin’in anılarından bir anekdot koyalım:
“Fransa’da öğrenim gören Yılmaz Öztuna, amatör bir tarihçiydi. Çok engin bir kütüphanesi vardı ve Fransa’da yaşadığı dönemde, eline geçen parayı tarih kitaplarına yatırmıştı. Tarih konusunda ayrıntılı bilgiye sahip olduğu izlenimi yaratıyordu. Örneğin, Viyana Kuşatması’nın falanca gün sabahın ilk ışıklarıyla başladığını ileri sürerseniz, Yılmaz Öztuna hemen, ‘Hayır, yanlış,’ diye atılır ve kuşatmanın öğleden sonra filanca saatte başladığını belirtirdi. O kadar inandırıcı konuşurdu ki, siz onun karşısında aciz kalırdınız[3].”
Siz siz olun, eğer tarih bilginiz zayıfsa bir tarihçinin yanında sakın konuşmayın. Diyelim ki konuştunuz, yapacak bir şey yok. Allah yardımcınız olsun.
Psikoloji kitapları: Kişisel gelişenler
Psikoloji yahut ruh bilimi, davranış ve zihin yapılarını inceleyen bir bilim dalı. Yani her bilim dalı gibi deney ve gözleme dayalı. Modern psikolojinin öncülerinden Wilhelm Maximilian Wundt 1879’da Leipzig Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji Enstitüsü’nü açtığından beri bu böyleydi. Elde edilen bulgular kitaplaştırılır ve kitapçı raflarında yer bulurdu. Başlarda bu alanda yazılmış bilimsel kitapların sayısı oldukça azdı. Zamanla çoğaldı; fakat halk bilim dilini okumakta zorlanıyordu. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren halka yönelik psikoloji kitapları yayımlanmaya başladı. Yine de bu kitaplar belirli bir kesimin ilgisini çekmekten öte gidemedi. Göçlerin ve kentleşmenin artmasıyla ortaya bunalımlı bir insan tipi çıktı. Kapitalizmin yükselişiyle birlikte iyice artan bunalım, halkın psikoloji kitaplarına ilgi duymasına neden oldu. Devir, hap yap para kazan devriydi. Halkın bu ilgisi avantaja çevrildi ve kişisel gelişim adı altında bir tür (!) ortaya çıktı. Hiçbir bilimsel temeli olmayan türün yazarları, okurlarına, “Kendin ol,” diyorlardı. Ne yazık ki, kişi kendi olabilmesi için bir başkasının direktiflerine muhtaçtı! Bugün eline kalem alan herkes kişisel gelişimci oldu. Artık huzuru bulmanın, mutluluğa ermenin formüllerini sıralıyorlar, ilişki tahlilleri yapıyorlar; hızlarını alamayıp televizyon programlarında yaşam koçluğuna soyunuyorlar.
Evlilik terapisti olan bir kişiyi tanıdım. İki kere evlenip boşandı. Kişisel gelişim kitapları yazan biri vardı. Bana sürekli pozitif olmamı söylerdi. Yayıncısı telif ödemediği için yanımda ağza alınmayacak sözler etmiş, hırsından duvarları yumruklamıştı. Bir kitap fuarında küçük şeylerle mutlu olmak üzerine konuşma yapan bir kişisel gelişimci, belediyenin kendisini misafir ettiği otel odasını beğenmemiş, ortalığı ayağa kaldırmıştı.
Kaçındığım müşteri tiplerinden biri de kişisel gelişim okurlarıdır. Yanlarında sıkıntılarınızdan bahsederseniz bayağı reçeteler sunmaya kalkışırlar. Küçük çabalarla halledilecek sorunları bile evrene pozitif mesajlar göndererek çözmeye çalışırlar. Takındıkları bilgelik, üzerlerine uymayan bir elbiseye benzer. Bir kitap fuarında kişisel gelişimcilerden birinin başına toplayıp tek ayak üzerine diktiği kalabalığın içinden geçiyordum. Kişisel gelişimci aniden, “Çökün!” deyince boş bulunup ben de kalabalıkla birlikte çöktüm. Bir süre sonra, “Şimdi el ele tutuşun!” diye komut verdi. Yanımdaki adamın elime uzanan elini ittiğim gibi kalkıp uzaklaştım.
Sağlık kitapları: Diplomasız doktorlar
Uygulamalı bir bilim olan tıbbın tarihi oldukça eskiye dayanır. İnsanoğlunun ortaya çıkışıyla birlikte var olmuştur diyebiliriz. Elbette günümüz hâlini alana değin pek çok tedavi biçimleri kullanılmış. Ortaçağ’da manastırların bünyesinde kurulan hastanelerde hastalar, bitkilerden elde edilen ilaçların yanı sıra dualar ve efsunlarla tedavi edilirmiş. Siz bir de ilk çağları düşünün: Ağrı ve acının, insanı ele geçiren kötücül bir görünmez güçten kaynaklandığını düşünenler çareyi dua ve büyüde aramışlar. MÖ. 460 yılında doğduğu kabul edilen Hipokrat, tıbbı büyüden ayrıştırmaya çalışan ilk hekimlerden. Ayrıca ona maledilen bir Hipokratik külliyat da var.
Günümüzde tıp, teknolojiyle paralel gelişiyor. Her geçen gün tıp kitaplarının sayısına yenileri ekleniyor. Fakat tüm gelişmelere rağmen tıp bazı hastalıkların tedavisinde çaresiz kalabiliyor. Hâl böyle olunca hastalar çareyi eski usullerde arıyor. Çaresizlik bir sektöre dönüşüyor ve bilmem ne bitkisinin kökünden, falanca filanca baharatların karışımından elde edilen bitkisel ilaçlar piyasaya sürülüyor. İşin garibi, bu ilaçları yapan, öneren ve satanların da çoğu doktor! Bazıları ürünlerin reklamlarında bizzat oynuyorlar. Üstelik bu ürünlerin içeriğindeki bitki ve baharatlar hemen her mutfakta bulunacak türden. Ne oluyor, nasıl oluyorsa zerzevatlar ve baharatlar macun kıvamına getirilip kavanoza girince mucizeye dönüşüyor. Aynı doktorlar halka yönelik sağlık kitapları yazıyor. İnsanlar macunların yanı sıra bu kitaplara da yöneliyor.
Halk için yazılmış sağlık kitapları okuyan insanların yanında bir rahatsızlığınızdan bahsedecek olursanız sakın önerilerine kulak asmayın. Zaten söyleyecekleri şeyler bellidir: Kekik, zerdeçal, zencefil (mümkünse yaş), bir tutam maydanoz, bir diş sarımsak, yoğurt… Bunları öyle bir tavırla sıralarlar ki, duyan, ölümden başka her şeye deva sanır! Genellikle bu listeleri verenler hastalık hastalarıdır. Çoğunluğu vaktinin büyük bir bölümünü hastane kuyruklarında geçirir. Aralarında doktorlarla Latince konuşmaya kalkışanlar vardır. İlaçların prospektüslerini ezbere bilirler. Bu diplomasız doktorlara denk gelirseniz yanlarında fazla oyalanmayın. Nezaketi bir kenara bırakın ve gerekirse koşarak uzaklaşın.
Kitap gibi insan olmak
Kimi için okumak bir hobi, kimi için ihtiyaç. Kimileri için boş vakti öldüren bir uğraşı. Şüphesiz kim ne buluyorsa o. Kitap okumanın gerekliliği hakkında pek çok fikir var. Okumayı gereksiz bulanlar da çok. Bunca yıllık meslek hayatımda birçok okur tipi gördüm: Polisiye roman okuyan bir dostum en sonunda bir dedektiflik kursuna kaydoldu. Muammayı çok severdi. Siyasi kitaplar okuyan bir dostum dükkânıma bir mebus edasıyla gelir, memleketin gelişimi ile ilgili uzun nutuklar atar; bizi canımızdan bezdirirdi. Mistik öğretilere kafayı takan bir tanıdığım vardı. Onu son gördüğümde bir üst geçitte kollarını kanat gibi çırparak uçmaya çalışıyordu. Komplo teorilerini gerçek sanan bir müşterim de bir gün kulağıma fısıldayarak, çok şey bildiğini ve bu yüzden takip edildiğini söyledi.
Sözlerim yanlış anlaşılsın istemem. Okurluk, okuduğunun kalıbına girmek olmamalı. Kitaplar sabit fikirli olalım diye yazılmıyorlar. Koca dünya tek bir fikirle dönmez demek istiyorum. Farklı fikirler de göz önünde tutulmalı. Gelelim kitap gibi insan meselesine. Kitaplar sessizdir. Ta ki siz kapaklarını açana değin. İşte, kitap gibi insan da böyle bir şey olmalı. Yeri geldiğinde, ihtiyaç duyulduğunda paylaşılmalı bilgiler. Şunu da unutmayalım: Ezber matah bir şey olsaydı, papağanlar ormanların kralı olurdu.
Sürçü lisan ettiysek af ola.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 27 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.
[1] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi 2008, s. 11
[2] Macit Gökberk, a.g.e. s. 14
[3] Azize Bergin, Babıali’de Topuk Tıkırtıları, Epsilon Yayıncılık 2004, s. 106-107



