Deniz mi arıyorsunuz? Doğa yürüyüşü mü? Tarih, huzur, eğlence? İşte size beşi bir yerde: Altınoluk.
Yaz geldi çattı. Kimimiz çoktan valizini toplayıp “atın beni denizlere” diyerek maviliklere açıldı, kimimiz “yeşili özledim” deyip dağlara, yaylalara koştu. Henüz ne yapacağına karar veremeyen, zamanı uymayan ya da hâlâ planlarını netleştirmemiş olanlar için bu yazı tam yerinde bir çağrı.
“Tatil benim neyime, onca iş güç arasında başımı kaşıyacak vaktim yok” diyenler için önce birkaç hatırlatma bırakayım buraya. Büyüklerimiz ne demiş: “Ömür biter, iş bitmez”; “Gezmek yaşamaktır”; “Seyahate yapılan yatırım, kendine yapılan yatırımdır”…
Bunları yalnız size değil, kendime de söyledim. Ve söyler söylemez, yıllık iznimden birkaç günü çekip aldım, küçük bir valiz hazırladım, ani bir kararla yola çıktım. Aklıma bir yer düştü mü, içimde kıpırtı başlar: Bu defa da yönüm Altınoluk’a düştü.
Tatilinizi nasıl istersiniz?
“Denize gireyim, cıp cıp yüzeyim, sahilde güneşleneyim” diyenlerden misiniz, yoksa “dağ bayır gezeyim, antik kentlerde dolaşayım, tarihi evleri göreyim, dere tepe aşayım, doğayla baş başa kalayım” diyenlerden mi?
Ben mi? Ben “hepsi” diyenlerdenim. Yazı da severim, kışı da. İlkbaharı bir başka, sonbaharı ayrı… Her mevsime âşık, ruhu dört yöne açık biri olarak, elbette tek seçeneğe razı olamazdım. Gülşen’in şarkısındaki gibi: “Yatcaz, kalkcaz, hop ordayım.”
Ve işte şimdi buradayım: Altınoluk’tayım. Tatilimin ilk sabahı.
Güneş daha yeni doğmuş. İstanbul’da olsam saatlerce alarmı ertelerdim, yatağımdan sürüne sürüne kalkardım belki. Ama burada? Alarm mı? Ne gerek var. Neredeyse horozlarla birlikte, kendiliğimden uyandım. Gözlerim uykusunu almış, zihnim taze.
Kahvaltı masası adeta bir tablo: ev yapımı reçeller, Balıkesir’in meşhur peynirleri, mis gibi domatesler. Henüz ilk lokmayı almadan, kuşlarla göz göze geldim, çam kokusunu içime çektim, gözlerimi önce dağlara sonra masmavi denize çevirdim. Kuşlar daldan dala neşeyle sekip duruyor. Az ileriden gelen dalga sesleri, içimi saran huzur ve yüzüme yayılan o tanıdık tebessüm…
Altınoluk’la ilk tanışmam on yıl önceydi. O günden beri her fırsatta soluğu burada alıyorum. Ne zaman gelsem aynı heyecan, aynı mutluluk.
Gözünüzde canlandırın: Otobüsten, uçaktan ya da özel aracınızdan yeni inmişsiniz. Başınızı çevirdiğinizde, evlerin duvarlarını sarmış mor begonviller gözünüze çarpıyor. Bahçelerde renk renk güller. Attığınız her adımda ciğerlerinize dolan o taze çam kokusu.
Ve sonra… bir uğur böceği konuyor omzunuza. Hani çocukken “uç uç böceğim” diye uğurladığımız, şarkı söylediğimiz o küçük mucizelerden biri.
Bir insanı ilk görüşte sevdiğinizi anlarsınız ya bazen, bu Altınoluk için de geçerli. “Ben burayı seveceğim galiba.” dersiniz ve seversiniz.
Kaz Dağları’nın eteğinde sessiz bir güzel: Altınoluk
Altınoluk, Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı, zeytinlikler arasında gizlenmiş, küçük ama büyülü bir sahil kasabası. Eski adıyla “Papazlık” olarak bilinen bu yer, bir yanıyla Kaz Dağları’nın eteklerine, diğer yanıyla Edremit Körfezi’nin masmavi sularına yaslanmış — adeta doğanın kalbinde, sessiz bir güzel gibi.
Kaz Dağları… Antik mitolojideki adıyla İda Dağı. Efsanelere ev sahipliği yapmış bu görkemli dağ silsilesi, aynı zamanda bilimsel bağlamda da büyüleyici. İsviçre Alplerinden sonra dünyanın en yüksek oksijen oranına sahip ikinci bölgesi olduğu söyleniyor. Nedeni mi? Körfezdeki deniz yosunlarının ürettiği oksijenin, dağların arasındaki kanyonlar boyunca yukarıya doğru vakumlanarak taşınıyor da, ondan… Bu doğal sistem sayesinde Altınoluk’ta hava temiz değil, neredeyse terapötik.
Bu yüzden Altınoluk, hem tatil beldesi hem de şifa sunan bir mekân. Özellikle astım ve akciğer rahatsızlıkları yaşayanlar için adeta doğal bir tedavi ortamı. Temiz havası, serin suları ve dingin atmosferiyle bedeninize de ruhunuza da iyi gelecek bir durak.
Konaklama seçenekleri mi? Her bütçeye uygun. Butik otelden pansiyona, apart dairelerden bungalovlara kadar pek çok alternatif var. Dilerseniz sezonluk bir ev kiralayarak yerli gibi yaşamanın tadını da çıkarabilirsiniz.
Peki, denizi nasıl derseniz, söyleyeyim: Serin, berrak ve taşlık. Deniz suyu biraz soğuk olabilir, ama alıştıkça içinizi ferahlatan o canlılık hissi sizi sarar. Her adımda biraz daha alışırsınız soğukluğa. Hele benim gibi “ılık suyu sevenler için deniz değil küvet” diyenlerdenseniz, burası tam size göre. Denizden çıktığınızda kuma değil, çakıllara basmak da ayrı bir keyif. Huylu musunuz? O zaman siz de beni anlarsınız: Kum temizlemekle uğraşmak yok!
Akşamları ise… Usul usul esen bir rüzgâr var burada. Ne boğar ne üşütür. Tam kıvamında. Huzurla esen bir meltem gibi: Fazla söze gerek yok, yaşamak lâzım.
Altınoluk’ta hangi aylarda denize girilir?
Altınoluk’ta deniz sezonu oldukça uzun sürer. Genellikle Mayıs sonundan Ekim ayına kadar denize girilebiliyor. Ancak bölgede yaşayanların en çok tercih ettiği aylar Haziran, Eylül ve Ekim. Bu dönemde plajlar daha sakin olur; su biraz daha serindir, ama ferahlatıcıdır.
Temmuz ve Ağustos aylarında ise suyun sıcaklığı artar; özellikle sıcağı seven tatilciler için biçilmiş kaftandır. Deniz sabahları serin, öğleden sonraları ise ılık dalgalarla sarar sizi.
Plajların büyük çoğunluğu merkezden yürüyerek ulaşılabilecek mesafede. Ücretsiz halk plajları olduğu gibi, özel işletmelerin işlettiği alanlarda şezlong ve şemsiye kiralama imkânı da mevcut.
Ama elbette tatil sadece denize girmekten ibaret değil. “Biraz da gezelim, doğada yürüyelim” diyenler için de Altınoluk ve çevresinde pek çok güzel durak var. Hemen kısaca birkaç öneride bulunayım…
Hasan Boğuldu göleti – Aşkın ve suyun hikâyesi
Altınoluk merkezine yaklaşık 22 kilometre uzaklıkta yer alan Hasan Boğuldu Göleti, mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Kaz Dağları’nın eteğinde, çam ağaçlarıyla çevrili bu doğa harikası; serin suları, huzurlu piknik alanları ve efsanevi geçmişiyle yılın bütün yorgunluğunu unutturacak bir sığınak gibi.
Burası sadece bir gölet değil. Aynı zamanda Kaz Dağları’nın yüzyıllardır anlatılan hüzünlü bir aşk hikâyesine ev sahipliği yapan bir efsanenin mekânı.
Rivayete göre, Zeytinli köyünün delikanlılarından Hasan, dağ köylerinden birinde yaşayan Emine’ye âşık olur. Ne var ki Emine’nin ailesi bu aşka karşı çıkar. Gerekçeleri ise Hasan’ın oba kültüründen gelmemesidir. Yani Hasan, onların gözünde “bizden biri” değildir.
Aile, Hasan’ın sevgisinin samimiyetini ve gücünü sınamak ister. Bu yüzden ona zorlu bir görev verirler: Yaklaşık elli kilo tuz dolu bir çuvalı, sırtında taşıyarak dağın tepesindeki obaya, Emine’nin evine kadar çıkarması gerekmektedir.
Hasan, aşkına güvenerek kabul eder. Emine de ona eşlik eder. Zorlu yollar, taşlı patikalar ve dik yamaçlar boyunca ilerlerler. Ancak Hasan’ın gücü tükenir. Sırtındaki tuz sıcakta yanmaya başlar, terle birleşince tuz cildi yakar. En sonunda, Hasan dayanamayıp yere yığılır.
Hasan, Emine’ye birlikte kaçmayı, başka bir yerde yepyeni bir hayat kurmayı önerir. Ama Emine, bu sınavda başarısız olan birinin kendi obasında kabul görmeyeceğini düşünür. Kendi taşıdığı çuvalı omzuna alarak obaya doğru devam eder. Hasan ise “Beni burada bırakma” diye yalvarır. Fakat Emine durmaz.
Obaya vardığında pişmandır. Geri dönmek ister, ama dağda bastıran şiddetli yağmur geri dönmesini engeller. Nihayet Hasan’ı bıraktığı yere ulaştığında, artık çok geçtir. Hasan yoktur. Sadece ona hediye ettiği yazmanın suda süzüldüğünü görür. Hasan, Gök Büvet’in soğuk sularında can vermiştir.
Bu acıyla Emine, kendini bir çınar ağacına asar. O günden sonra, göletin adı Hasan Boğuldu, çınarın adı ise Emine Çınarı olarak anılmaya başlar.
Bugün o gölette serinlerken, çam ağaçlarının gölgesinde dinlenirken bu efsaneyi hatırlarsınız. Ve Kaz Dağları’nın sadece nefes değil, hafıza da taşıdığını fark edersiniz.
Şahindere Kanyonu – Altınoluk’un serin kalbi
Altınoluk’a her gelişimde uğramadan dönmediğim bir yer varsa, o da canım Şahindere Kanyonu. Doğanın içinden geçen bir serinlik hattı gibi… Araba ile sadece 10 dakika. Sonrası mı? Yürüyüş başlıyor. Dilerseniz suyun içinden yürüyerek, dilerseniz kenardaki patikalardan ilerleyerek ulaşıyorsunuz kanyonun içine. Yaklaşık 15–20 dakika süren bu yolculuk, aslında günün en keyifli anlarından biri.
Benim tercihim hep aynı: Suyun içinden yürümek. Evet, soğuk. Ama su diyor ki: Sabret, değeceğim sana. Ve gerçekten değiyor. Ayaklarınızdan yukarıya doğru çıkan o tatlı serinlik, insanın içini yeniliyor.
Şahindere Kanyonu, Kaz Dağları’ndan gelen tertemiz havayı ovaya indirirken, Edremit Körfezi’nden yükselen iyot yüklü deniz havasını da dağlara taşıyor. Bu doğa koridoru, oksijen bakımından dünyanın sayılı bölgelerinden biri. Öyle ki, İsviçre Alplerinden sonra en yüksek oksijen oranına sahip olduğu söyleniyor.
Kanyonun çarpıcı güzelliği sadece havasıyla sınırlı değil. Yüzlerce bitki türüyle bezenmiş dar vadiler, gölgeli patikalar, serin sular… Tam anlamıyla doğayla iç içe olabileceğiniz bir alan. Piknik masaları hem kenarlarda hem de suya yakın noktalarda bulunuyor. Dilerseniz bir termosa çayınızı alıp, derenin sesi eşliğinde saatlerce dinlenebilirsiniz.
Bir not: Şelale ve kanyon gezilerinizde mayo, havlu ve suya dayanıklı ayakkabı almayı unutmayın. Yüzmek zorunda değilsiniz elbette; paçalarınızı sıvayıp suda yavaş yavaş yürümek bile yeterince iyi hissettiriyor.
Ve evet, sıkça gelen o malum soru: “Şahindere Kanyonu’nda mangal yasak mı?”
Cevabım net: “Yassak kardeşim, yassak!”
Bırakın orman nefes alsın. Sayılı ağacımız, kalan üç-beş serin gölgemiz var; bari onları da tüketmeyelim. Çöplerinizi de lütfen doğaya bırakmayın. Yoksa bir dahaki yazıda size buralardan bahsetmem, vallahi küserim!
Mıhlı Şelalesi – tarihin ve doğanın buluştuğu serin bir durak
Altınoluk merkezinden yaklaşık 12 kilometre uzaklıkta yer alan Mıhlı Şelalesi, Küçükkuyu sınırları içinde, Kaz Dağları’ndan doğan Mıhlı Çayı üzerinde kurulmuş bir doğa harikası. Yol boyunca zeytinliklerin arasından geçiyorsunuz; “acaba doğru yolda mıyım?” diye düşünebilirsiniz, ama içiniz rahat olsun, doğru yoldasınız. Ve nihayet varınca… Serinliğiyle, sesiyle, görüntüsüyle Mıhlı sizi hemen sarıyor.
Buraya ilk kez gelen biri, sadece bir şelale göreceğini zanneder. Oysa Mıhlı’da sizi bekleyen şey, doğayla iç içe bir deneyim. Sadece “bakılan” bir yer değil, “yaşanan” bir alan.
Mıhlı Çayı’nın oluşturduğu bu doğa cenneti, trekking ve doğa yürüyüşü sevenlerin de gözdesi. Kanyonun içinde uzayıp giden yürüyüş parkurlarında yürürken, zaman zaman ayaklarınızı suya sokmak isteyebilirsiniz. Hele yaz aylarında… Suyun serinliği yüreğinize de iyi geliyor.
Şelalenin çevresinde mesire alanları var. Ağaçların gölgesinde piknik yapabilir, yanınıza aldığınız sandviç ya da termosta çayla doğanın sesini dinleyebilirsiniz. Eğer erken saatlerde giderseniz kalabalık olmadan, su sesine karışan kuş cıvıltıları eşliğinde keyifli bir sabah geçirebilirsiniz.
Ama işin güzel yanı sadece doğayla sınırlı değil. Mıhlı Şelalesi’nden yaklaşık 200 metre aşağıda, Roma döneminden kalma tarihi bir köprü bulunuyor: Başdeğirmen Köprüsü. Hâlâ dimdik ayakta. Taş kemerli yapısıyla zamanın tanığı gibi… Köprünün hemen yanında bir zamanlar su gücüyle çalışan bir değirmen de varmış; izleri hâlâ görülebiliyor.
Adatepe Köyü – Taşın, zeytinin ve sessizliğin kökü
Altınoluk çevresinde “hem göze hem gönle hitap eden bir yer neresi?” diye sorarsanız, ilk sıralarda Adatepe Köyü gelir. Zeytin ağaçlarının arasına usulca serpilmiş, taş evleriyle, gölgeli sokaklarıyla, yüz yıllık konakları ve camileriyle adeta zamanın durduğu bir yer.
Buraya vardığınızda sesler azalır, gölgeler derinleşir, adımlar yavaşlar. Her şey sanki size “acele etme, fark et” der gibidir.
Altınoluk merkezden dolmuşla yaklaşık 20 dakikada ulaşılabiliyor. Aracınız varsa, yol boyunca gözünüze takılan yeşil-mavi geçişler, sizi daha Adatepe’ye varmadan büyülemeye başlıyor zaten.
Köyde mutlaka uğramanız gereken yerlerden biri: Adatepe Zeytinyağı Müzesi.
Burada yalnızca zeytinyağının değil, emeğin ve tarihin de kokusunu duyarsınız. Yüzlerce yıl öncesine ait zeytinyağı üretim aletleri, taş presler, bakır kazanlar arasında dolaşırken, zeytinin sofraya gelene kadar geçtiği yolun bir hikâyesi olduğunu fark edersiniz.
Tabii ki köyün üst başında sizi bekleyen bir başka durak var: Zeus Altarı.
Adatepe’nin girişinden yürüyerek yaklaşık 15 dakikalık kuş sesleriyle dolu taşlı bir patika sizi bu manzaraya çıkarır. Yol biraz sarp olabilir, ama çıktığınıza değecektir. Çünkü buradan baktığınızda Edremit Körfezi ayaklarınızın altına serilir, Kaz Dağları’nın heybeti bu fonda yükselir.
Mitolojiye göre, tanrıların tanrısı Zeus, Truva Savaşı’nı işte bu zirveden izlemiş. O günden bugüne, sadece efsane değil, gökyüzüne yakın bir huzur da kalmış bu tepede. Rüzgâr bile daha yumuşak eser burada; sanki kelimeleri duyacak kadar net bir sessizlik içinde.
Günübirlik Keşifler İçin Bir Not: Altınoluk merkezden dileyenler için düzenlenen günübirlik turlar bulunuyor. Bu turlara katılarak, kısa bir sürede büyük bir doğa ve tarih panoraması görebilirsiniz. Aynı gün içinde Hasan Boğuldu Şelalesi, Şahindere Kanyonu, Adatepe Köyü ve Yeşilyurt Köyü gibi rotaları gezip görebilir, günü akşam saatlerinde tatlı bir yorgunluk ve huzurla noktalayabilirsiniz.
Altınoluk Amfi Tiyatro – Yıldızların altında sanat
Altınoluk’ta yalnızca doğa kadar, kültür ve sanat da size göz kırpar. Merkezden kısa bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz Altınoluk Amfi Tiyatro, yaz aylarında adeta kasabanın kalbi olur.
Açık havada, yıldızların altında düzenlenen konserler, tiyatro oyunları, dans gösterileri ve sahne performansları sayesinde hem yerliler hem tatilciler için sosyal bir buluşma noktasına dönüşür.
Eğer akşam saatlerinde ne yapsam diye düşünüyorsanız, Altınoluk Amfi Tiyatro’nun programına göz atmayı ve bir etkinliği ajandanıza not etmeyi unutmayın. Doğanın sesine bir de müziğin ve alkışların sesi karışsın; anılarınız sadece denizle değil, sahne ışıklarıyla da parlasın.
Altınoluk Çarşı – Sıcak bir karşılama, tatlı bir uğurlama
Dupduru güzelliği, tertemiz havası ve suyu, içten ve samimi insanlarıyla Altınoluk, sizi bir tatil beldesinden çok, bir tanıdık evine gelmiş gibi hissettirir. Burada kordon boyunca yürürken yalnızca denizin sesi değil, huzurun da sesi eşlik eder size.
Sahil boyunca uzanan tezgâhlarda el işi takılar, doğal sabunlar, lavanta keseleri, cam nazarlıklar, zeytinli sabunlar ve birbirinden güzel yöresel ürünler bulabilirsiniz. Küçük bir hatıra alırken aynı zamanda yerel üreticilere destek olmanın da huzurunu yaşarsınız.
Altınoluk’un sembolü hâline gelmiş zeytin ağaçları, yalnızca manzaraya değil, mutfağa ve hatıraya da lezzet katıyor. Buraya gelmişken yeşil zeytin, soğuk sıkım zeytinyağı, mis gibi kokan zeytin çiçeği kolonyası ve doğal zeytinyağlı sabunlardan almanızı şiddetle tavsiye ederim. Kendinize almazsanız, pişman olursunuz — sonra benden söylemesi.
Ve tabii ki… Vardar Dondurmacısı.
Çarşının tam kalbinde yer alan bu küçük dükkân, efsane dondurmalarıyla birçok kişiye Altınoluk’u sevdiren lezzet durağı. Kavunlusunu ya da damla sakızlısını mutlaka deneyin. Bir top değil, iki top alın. Tatil zaten bir top fazla dondurmayı hak ettiğimiz zamanlar değil midir?
Eğer Altınoluk’a henüz hiç gelmediyseniz, içimden gelen tek şey şu: Gelin. Görün. Soluyun bu güzellikleri. İster denizde yüzün, ister kanyonların serin sularında yürüyün. Dilerseniz sadece dağları, denizi, gökyüzünü seyredin usulca. Çünkü burada yalnız manzara güzel değil, insanı da güzel.
Altınoluk’un sakinleri yerli-yabancı fark etmeksizin her turisti içten bir gülümsemeyle karşılıyor. “Aman kimse gelmesin, kalabalık etmesinler” gibi cümleleri yerel halktan duymazsınız. Tam tersine, bu güzellikleri başkalarının da görmesini isterler. Çünkü burada yaşamanın bir ayrıcalık olduğunun farkındalar ve bu huzurun paylaştıkça güzelleştiğine inanıyorlar.
Ben şimdilik buralardayım. Altınoluk’ta bir gölgede, bir çay eşliğinde, sabah serinliğinde yahut akşam melteminde sizi bekliyorum.
Sağlıcakla.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 4 Temmuz 2025’te yayımlanmıştır.