Popüler sinemada aşkın 1001 yüzü

Sinema tarihi boyunca aşk, erkek egemen bir anlatının gölgesinde mi kaldı? Kadın karakterler zamanla nasıl değişti? Screwball komedilerden kara filme, 60’ların asi ruhundan 80’lerin muhafazakâr aşklarına… Beyazperdede aşkın dönüşümü hangi toplumsal dinamiklerle şekillendi? Tuncer Çetinkaya yazdı.

130 yıla yayılan sinema, sektörleşme serüveninden sanata evrilme sürecine erkek egemen bir anlatı olmuştur. Melodramdan epik serüvenlere, western’den komediye pek çok türde işlenen “aşk” da bu gerçeğe uygun biçimde erkek bakışının beyazperdeye yansımasının bir sonucu olarak çıkar karşımıza.

Daha ilk yıllarda, zihinsel ve sınır tanımayan bir çatışmanın dışavurum alanında cepheye sürülür kadın; “masumiyet”ten sınır tanımayan fantezilere, erotizme… Bir yanda püriten ahlâkın ve bekâretin yılmaz savunucuları Mary Pickford ya da Lillian Gish, diğer tarafta ilk vamp örneği olan Theda Bara vardır. Öncüller masum, korunmaya muhtaç ve partnerinin daha güçlü kalmasını sağlayan birer saf âşıkken, Bara veya Gloria Swanson’un imajları, erkek dünyasında “kitsch” görünme pahasına, “güçlü ve yeri geldiğinde âşığını mahvedebilen kadın”ı öne çıkarır.

Caz Çağı ve Bunalım’da aşk

Caz Çağı’nın Büyük Bunalım duvarına çarparak tuzla buz olduğu bir dünya fonunda aşk, en çok Frank Capra filmlerinde yaşanmıştır. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan zamanda” ortaya çıkan gönül maceralarının ilki ve muhtemelen en tanınmışı olan “Bir Gecede Oldu”yu ele alalım. Screwball Comedy’nin iki kahramanı Claudette Colbert ve Clark Gable, depresyondan geçen Amerika fonunda, aralarındaki sınıfsal engelleri (“Eriha Surları”) birer birer aşarken, sonradan sayısız filme kaynaklık edecek bir formülü hayata geçirirler; gazeteci adam, şımarık burjuva kızına hayatı öğretir! William Wyler, Howard Hawks, John Ford gibi yönetmenler, filmlerinde 30’ların ruhuna uygun güçlü kadın portrelerine yer verirken, erkeğe aşka ulaşmak için zahmetli bir yol sunarlar. Çizginin dışına taşanlar ise -adeta o dönemde İngiltere’de yükselen kadın hareketine selam yollayan- “Jezebel”in dışında (Wyler, 1938) “Sullivan’ın Gezileri”dir (Preston Sturges, 1941). İlkinde ırkçı Güney’in ahlaki kodları, Bette Davis’in kırmızı elbisesinde mahkûm edilir; diğerinde Hollywood sistemine başkaldıran bir yönetmen (Joel McCrea), arayışlarının sonunda kendisini Veronika Lake’in kollarında bulur.

Çizgiden taşan âşık: West

Aynı dönemin en bağımsız kadın figürü ise kuşkusuz Mae West’tir. 20’lerin ortasında, kamuoyunun dikkatini çeken “Sex” adlı oyunla parlayan West, önce tiyatro sonra da sinemada cinsel obje sınırlarını aşarak bağımsız, başına buyruk bir kadın tipi yaratmayı başarır. 1928’de kaleme alıp sahnelediği “Diamond Lil”den uyarlanan “She Done Him Wrong”da (Lowell Sherman, 1933), kariyerinin başlangıcındaki ele avuca sığmayan Cary Grant’e zor anlar yaşatır. Müstehcen tavırları, çift anlam taşıyan cinsel imalı sözleri (“Cebindeki silah mı, yoksa beni gördüğüne mi heyecanlandın?”), dönemin sansür yasalarını hayli esneten liberal görüşleriyle gözaltına dahi alınan, filmlerinin gösterimine kısıtlama getirilen oyuncunun 30’ların Hollywood’unda en ayrıksı kadın oyuncu olduğunun altını çizelim.

Bu yıllarda halkaya eklenen bir başka önemli halkanın da; kimisine göre “Alev Alev Yanan Buz”, kimisine göreyse “Yalnızlığın Ebedi Simgesi” olan Greta Gustaffson Garbo’dur.

Ağlayan, gülen ve konuşan âşık: Garbo

Oyunculuğu Eski Kıta’da hatırı sayılır izler bırakan; başta İsveç sinemasının kilometre taşları arasında gösterilebilecek “Arne’nin Hazineleri” ya da ünlü Alman sokak filmlerinin doruğu “Neşesiz Sokak” olmak üzere bir dizi başyapıtta rol alan oyuncu, 1927 yapımı “Flesh and the Devil” ile Hollywood’da da ünlenmeye başlar. İmgesinin başlıca yaratıcısı Mauritz Stiller’in yaşadığı çöküşten etkilenmeyen Garbo, kısa sürede çoğunluğu tarihten ya da edebi uyarlamalardan süzülen “Mata Hari”, “Queen Christina”, “Camille”, “Anna Christie” gibi filmlerle melodramın başlıca kraliçelerinden biri olacaktır. Yönetmen Clarence Brown, bir söyleşisinde oyuncuyu şu sözlerle anlatır: “Onda, sinemada başka kimselerde olmayan, yakın çekim yapmadan görülmesi olanaksız bir şey vardı. Birisine âşık, diğerine kıskanç bakması gerektiğinde yüz ifadesini değiştirmesine hiç gerek yoktu. İfadesinin değiştiğini gözlerinden okuyabilirdiniz ve onun dışında kimse başaramazdı bunu…”

Greta Garbo’nun sinema tarihine armağan ettiği en önemli imge, hiç kuşkusuz ki anlatılamazlık, betimlenememezliktir. Başka bir deyişle, milyonları ona bağlayan aşk, üzerine sarındığı büyük bir gizem duygusuyla, her türlü tarifi olanaksız bırakmıştır. Döneminin şöhretli yıldızları, gerçek hayatta da perdede canlandırdıkları karakterlere bürünüp, o imajı yaşamlarının merkezine oturtadursunlar; Garbo, çıkar ilişkilerinin ve bayağılığın damgasını vurduğu bir dünyaya ortak olmayı en baştan reddetmiştir. Film galalarında boy göstermeye itiraz etmekle başlayan bu tavrı, zaman içinde yapımcıları çileden çıkaracak boyutlara ulaşır. Gülmesi ya da konuşması, devasa afişlerle olay haline dönüştürülen bir yıldızın bu soğuk ve mesafeli tutumu, işleri yürütmenin yolunun reklamdan geçtiği bir ortamda kabul edilebilir değildir. Sonuçta Stiller’in erken ölümü ve en iyi anlaştığı (kimilerine göre sevgilisi) John Gilbert’in sesli sinemaya ayak uyduramaması, sanatın doruğunda olmasına karşın, her şeyden adım adım uzaklaşması sonucunu doğurur. Kurtlar sofrasının sinemasal karşılığı olan Hollywood, pek çok yıldızı bir gece içinde sonsuzluğa uğurlayıp ardına bile bakmazken, Garbo için “Timsah Gözyaşları” hiçbir zaman dinmez. Yalnızlığı tercih ederek karanlığa gömülen ve saklandığı dünyasından bir kez bile insanların arasına karışmayan Greta Garbo, inanması çok güç de olsa, ölümüne dek (neredeyse yarım yüzyıl boyunca) bu tavrını sürdürür. Buna karşın sinema tarihinin en tutkulu, en yaralı ve kimi zaman da en erotik aşığı olma onuru ona bahşedilmiştir.

Kara film: Bulanık aşk!

Aşkın, kadına çizilen rol dâhilinde yaşandığı popüler sinemada yaşanan kafa karışıklığına, erken dönemlerde en çok 2. Dünya Savaşı yıllarında rastladığımız söylenebilir. Bir tarafta Jane Russell’dan Lana Turner’a, cephedeki askerin hayallerini süsleyen arzu nesnesi pin-up kızları vardır. Başlangıçta özgür ruhlu; ama sonuçta erkeğinin yolunu gözleyen kadın, vatansever adamın ruhunu okşamaya devam eder. Ancak bir yandan savaşın uzaması, diğer taraftan ülke ekonomisine katkı sağlamak amacıyla evinden çıkan kadının güçlü hale gelmesi, erkeğin korkularını bir kez daha tetikleyecek ve 40’lı, 50’li yılların kadınını karanlık hale getirecektir.

İki savaş arasında boy gösteren Dışavurumcu sanatçılardan alınan referansla, bu yılların aşk serüvenleri bulanıklaşmaya başlar. “Malta Şahini” ve “Çifte Tazminat” gibi filmlerin kadınları için aşk, hedeflerine ulaşma doğrultusunda oynanan kirli bir oyundan ibarettir. Erkeğin bu duruma ilk tepkisi şaşkınlık olsa da, süreç içinde tarafların “masumiyet”i hepten kirlenir. Savaşların ve toplu kıyımların ortasında, yeryüzünde hiç kimsenin temiz ve iyi kalamayacağı düşüncesine paralel biçimde oynanan bu tuhaf oyun, sonu muhakkak cinayetle bitecek olayların fitilini ateşler. Film Noir (Kara Film), karanlık ve tekinsiz sokaklarda varoluşunu arayan, jaluzilerin ardında kişilik parçalanmasına uğrayan, sigara dumanının arasında kaybolmuş kadınlar ve adamlardan oluşan bir dünyayı vaat etmiştir.

1940’lı yıllarda, biçimsel olmasa da temel eğilimi bakımından bu akımdan kopan ve tüm zamanların en başarılı aşk filmlerinden olan “Casablanca” (Michael Curtiz, 1942) hayata ve aşka dair önemli şeylerin hala tükenmemiş olduğuna işaret eder. Film, Rüzgâr Gibi Geçti”nin (Victor Fleming, 1939) kampanyasındaki sahtecilikten ve sektörün yaramaz çocuğu Howard Hughes’un “The Outlaw”undaki (1943) cinsel çağrışımlardan uzakta bir masumiyet çığlığı gibidir. Umberto Eco’nun deyişiyle sinemadaki birçok türün bileşkesi olan “Casablanca”da, faşizmin gölgesindeki üç insanın sıradan sorunları, özgürlük arayan halkların mücadelesiyle kol kola girer. Filmdeki “erkek tavrı”, özellikle Humphrey Bogart’ın performansı sonucu ortaya yeni bir imge çıkarır: Bütün hoyrat ve umursamaz görünümünün ardında masum duygular barındıran, kırılgan adam.

Soğuk Savaş’tan 60’lara

“Casablanca”, içinden geçilen yıllarda tekil örneklerden biri olarak kalmış, erkeğin iktidar mücadelesi, Soğuk Savaş döneminde daha saldırgan bir hale bürünmüştür. 1930’ların Edward G. Robinson, James Cagney gibi isimlerle temsil olunan, psikopat eğilimler barındıran gangster tiplemesinin dönüşü, popüler sinemaya öncekinden daha maço bir erkeği armağan eder. “İnsanlık tarihinin en berbat on yıllarından biri” olan 50’li yıllar (Norman Mailer), şiddetin meşruiyetini ilan etmesi bakımından önemlidir. Bu süreci en iyi özetleyen filmlerde, ünlü Actors Studio’nun sinema ayağını temsil eden isimlerin imzası vardır. Elia Kazan ve Marlon Brando’nun öne çıktığı bir dizi yapımda Tennessee Williams’ın oyunlarından izler bulunduğunu söylemek de mümkündür. Bu yıllarda kimi zaman Soğuk Savaş’a isyan içeren; ancak öfkesini henüz sisteme yöneltemeyen “asi gençler”e (Brando, James Dean, Warren Beatty), kimi zaman dışarıdan gelen bir yabancının aile düzenindeki sahte muhafazakârlığı teşhir edişine tanık oluruz.

Karşı kültür hareketinin Vietnam’ın haksız işgaline tepkiyle başlayıp Afro Amerikalılara, Amerikan yerlilerine ırkçı yaklaşıma karşı başkaldırıya dönüştüğü, kadın hareketinin ve cinsel özgürlük taleplerinin yükseldiği 60’ların kahramanları, en çok da “The Graduate”de (Mike Nichols, 1967) görüleceği üzere genellikle karamsardırlar. Saf aşkı bulmanın ve onu muhafaza etmenin olanaksız olduğuna işaret eden kimi yapımlar, her şeye rağmen on yıllardır ikinci plana atılan kadınların; -Marilyn Monroe’nun açtığı yolda- Jane Fonda, Faye Dunaway gibi isimler aracılığıyla güçlü bir temsiliyete kavuşmasını müjdelemesi bakımından önemlidir. Ancak bu uzun sürmeyecektir.

Yeni Sağ aşk!

“İdeolojilerin çarpışma noktası” olarak tanımlanan 70’lerdeki aşk, 2. Dünya Savaşı yıllarına benzer biçimde aşkın sınırlarını flulaştırır. Bu dönemi belirleyen en temel unsur, önceki on yılın barışçı taleplerine karşı şiddetin kaçınılmaz olduğu savıdır. Arthur Penn, Sam Peckinpah gibi yönetmenler kadının cinsel özgürlük başta olmak üzere kimi arayışlarına kuşkuyla yanıt verirler. “Straw Dogs”un şiddetle çevrelenmiş taşrasında (Peckinpah, 1972) erkek (Dustin Hoffmann), güvenilir âşık olduğunu kanıtlaması için zorlu bir sınava tâbi tutulur, silahını kuşanmak durumunda kalır. Maçoluğun teşviki olarak da okunabilecek benzer filmler, 80’lerin Reagan’ına ve “Yeni Sağ” ideolojiye kapı aralayacaktır.

Popüler sinemada aşkın inişli çıkışlı serüveninde kritik bir eşik anlamına gelen 1980’lerde genellikle Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger’in bayraktarlığını yaptığı üstün beyaz adamın karşısında Sharon Stone, Kim Basinger gibi cinselliğiyle öne çıkan kadın bulunmaktadır. Kara Film’in modern versiyonu sayılabilecek Neo Noir filmlerde söz konusu cinsellik, muhafazakâr erkeği bir kez daha zor duruma sokar (“Body Heat”, “Temel İçgüdü” vs). 80’lerin sembollerinden olan “Kramer Kramer’e Karşı” veya “Sıradan İnsanlar” gibi yapımlarda güçlü kadına hayat hakkı tanınmaz. Dönemin sonlarına doğru İngiliz ekolünden doğan romantik komedi filmleri (“Dört Nikah Bir Cenaze”, “Notting Hill”) fazla uzun ömürlü olmazken, geçmişin Katharine Hepburn, Joan Crawford ya da Bette Davis’li kadın merkezli filmlerinin yerinde yeller esmektedir. İzlerini günümüze kadar taşıyan Yeni Sağ modeli aşk, erkeğin özne olması konusunda ısrarını sürdürmektedir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Şubat 2025’te yayımlanmıştır.

Tuncer Çetinkaya
Tuncer Çetinkaya
Tuncer Çetinkaya – Sinema eleştirmeni, çizer ve dergi yönetmeni. 1973 yılında Ankara’da doğdu. Gazi Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi’nde resim eğitimi aldı. İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayınlandı. İllüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi sergiye imza attı. 2007 yılında, “Altın Portakal gibi kökleri yarım yüzyıla uzanan bir çınarın gölgesinde, ülkemizin sinema kültürüne ‘küçük’ bir katkı koymak” hedefiyle yola çıkan Modern Zamanlar adlı sinema dergisinin kurucuları arasında yer aldı. BirGün, Yurt, Cumhuriyet (Akdeniz) gibi gazetelerde ve çeşitli bloglarda sinema yazıları yazdı. Televizyon için programlar hazırladı. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Güzel Sanatlar Lisesi’nde Resim ve Sanat Tarihi dersi veriyor. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi… Başlıca eserleri: “Veysel Atayman’ın Kaleminden Sinemamızın Komediyle İmtihanı”, “Sarayın Dalkavuğu Değil Halkın Soytarısı: İlyas Salman”, “Mizah, Muhalefet ve Demokrasi Ekseninde Komedinin Öyküsü”, “Yedinci Sanatın Şövalyesi: Rekin Teksoy”, “Altın Portakal’ın Öyküsü” ve Veysel Atayman'la birlikte yazdıkları "Popüler Sinema'nın Mitolojisi" serisi…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Popüler sinemada aşkın 1001 yüzü

Sinema tarihi boyunca aşk, erkek egemen bir anlatının gölgesinde mi kaldı? Kadın karakterler zamanla nasıl değişti? Screwball komedilerden kara filme, 60’ların asi ruhundan 80’lerin muhafazakâr aşklarına… Beyazperdede aşkın dönüşümü hangi toplumsal dinamiklerle şekillendi? Tuncer Çetinkaya yazdı.

130 yıla yayılan sinema, sektörleşme serüveninden sanata evrilme sürecine erkek egemen bir anlatı olmuştur. Melodramdan epik serüvenlere, western’den komediye pek çok türde işlenen “aşk” da bu gerçeğe uygun biçimde erkek bakışının beyazperdeye yansımasının bir sonucu olarak çıkar karşımıza.

Daha ilk yıllarda, zihinsel ve sınır tanımayan bir çatışmanın dışavurum alanında cepheye sürülür kadın; “masumiyet”ten sınır tanımayan fantezilere, erotizme… Bir yanda püriten ahlâkın ve bekâretin yılmaz savunucuları Mary Pickford ya da Lillian Gish, diğer tarafta ilk vamp örneği olan Theda Bara vardır. Öncüller masum, korunmaya muhtaç ve partnerinin daha güçlü kalmasını sağlayan birer saf âşıkken, Bara veya Gloria Swanson’un imajları, erkek dünyasında “kitsch” görünme pahasına, “güçlü ve yeri geldiğinde âşığını mahvedebilen kadın”ı öne çıkarır.

Caz Çağı ve Bunalım’da aşk

Caz Çağı’nın Büyük Bunalım duvarına çarparak tuzla buz olduğu bir dünya fonunda aşk, en çok Frank Capra filmlerinde yaşanmıştır. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan zamanda” ortaya çıkan gönül maceralarının ilki ve muhtemelen en tanınmışı olan “Bir Gecede Oldu”yu ele alalım. Screwball Comedy’nin iki kahramanı Claudette Colbert ve Clark Gable, depresyondan geçen Amerika fonunda, aralarındaki sınıfsal engelleri (“Eriha Surları”) birer birer aşarken, sonradan sayısız filme kaynaklık edecek bir formülü hayata geçirirler; gazeteci adam, şımarık burjuva kızına hayatı öğretir! William Wyler, Howard Hawks, John Ford gibi yönetmenler, filmlerinde 30’ların ruhuna uygun güçlü kadın portrelerine yer verirken, erkeğe aşka ulaşmak için zahmetli bir yol sunarlar. Çizginin dışına taşanlar ise -adeta o dönemde İngiltere’de yükselen kadın hareketine selam yollayan- “Jezebel”in dışında (Wyler, 1938) “Sullivan’ın Gezileri”dir (Preston Sturges, 1941). İlkinde ırkçı Güney’in ahlaki kodları, Bette Davis’in kırmızı elbisesinde mahkûm edilir; diğerinde Hollywood sistemine başkaldıran bir yönetmen (Joel McCrea), arayışlarının sonunda kendisini Veronika Lake’in kollarında bulur.

Çizgiden taşan âşık: West

Aynı dönemin en bağımsız kadın figürü ise kuşkusuz Mae West’tir. 20’lerin ortasında, kamuoyunun dikkatini çeken “Sex” adlı oyunla parlayan West, önce tiyatro sonra da sinemada cinsel obje sınırlarını aşarak bağımsız, başına buyruk bir kadın tipi yaratmayı başarır. 1928’de kaleme alıp sahnelediği “Diamond Lil”den uyarlanan “She Done Him Wrong”da (Lowell Sherman, 1933), kariyerinin başlangıcındaki ele avuca sığmayan Cary Grant’e zor anlar yaşatır. Müstehcen tavırları, çift anlam taşıyan cinsel imalı sözleri (“Cebindeki silah mı, yoksa beni gördüğüne mi heyecanlandın?”), dönemin sansür yasalarını hayli esneten liberal görüşleriyle gözaltına dahi alınan, filmlerinin gösterimine kısıtlama getirilen oyuncunun 30’ların Hollywood’unda en ayrıksı kadın oyuncu olduğunun altını çizelim.

Bu yıllarda halkaya eklenen bir başka önemli halkanın da; kimisine göre “Alev Alev Yanan Buz”, kimisine göreyse “Yalnızlığın Ebedi Simgesi” olan Greta Gustaffson Garbo’dur.

Ağlayan, gülen ve konuşan âşık: Garbo

Oyunculuğu Eski Kıta’da hatırı sayılır izler bırakan; başta İsveç sinemasının kilometre taşları arasında gösterilebilecek “Arne’nin Hazineleri” ya da ünlü Alman sokak filmlerinin doruğu “Neşesiz Sokak” olmak üzere bir dizi başyapıtta rol alan oyuncu, 1927 yapımı “Flesh and the Devil” ile Hollywood’da da ünlenmeye başlar. İmgesinin başlıca yaratıcısı Mauritz Stiller’in yaşadığı çöküşten etkilenmeyen Garbo, kısa sürede çoğunluğu tarihten ya da edebi uyarlamalardan süzülen “Mata Hari”, “Queen Christina”, “Camille”, “Anna Christie” gibi filmlerle melodramın başlıca kraliçelerinden biri olacaktır. Yönetmen Clarence Brown, bir söyleşisinde oyuncuyu şu sözlerle anlatır: “Onda, sinemada başka kimselerde olmayan, yakın çekim yapmadan görülmesi olanaksız bir şey vardı. Birisine âşık, diğerine kıskanç bakması gerektiğinde yüz ifadesini değiştirmesine hiç gerek yoktu. İfadesinin değiştiğini gözlerinden okuyabilirdiniz ve onun dışında kimse başaramazdı bunu…”

Greta Garbo’nun sinema tarihine armağan ettiği en önemli imge, hiç kuşkusuz ki anlatılamazlık, betimlenememezliktir. Başka bir deyişle, milyonları ona bağlayan aşk, üzerine sarındığı büyük bir gizem duygusuyla, her türlü tarifi olanaksız bırakmıştır. Döneminin şöhretli yıldızları, gerçek hayatta da perdede canlandırdıkları karakterlere bürünüp, o imajı yaşamlarının merkezine oturtadursunlar; Garbo, çıkar ilişkilerinin ve bayağılığın damgasını vurduğu bir dünyaya ortak olmayı en baştan reddetmiştir. Film galalarında boy göstermeye itiraz etmekle başlayan bu tavrı, zaman içinde yapımcıları çileden çıkaracak boyutlara ulaşır. Gülmesi ya da konuşması, devasa afişlerle olay haline dönüştürülen bir yıldızın bu soğuk ve mesafeli tutumu, işleri yürütmenin yolunun reklamdan geçtiği bir ortamda kabul edilebilir değildir. Sonuçta Stiller’in erken ölümü ve en iyi anlaştığı (kimilerine göre sevgilisi) John Gilbert’in sesli sinemaya ayak uyduramaması, sanatın doruğunda olmasına karşın, her şeyden adım adım uzaklaşması sonucunu doğurur. Kurtlar sofrasının sinemasal karşılığı olan Hollywood, pek çok yıldızı bir gece içinde sonsuzluğa uğurlayıp ardına bile bakmazken, Garbo için “Timsah Gözyaşları” hiçbir zaman dinmez. Yalnızlığı tercih ederek karanlığa gömülen ve saklandığı dünyasından bir kez bile insanların arasına karışmayan Greta Garbo, inanması çok güç de olsa, ölümüne dek (neredeyse yarım yüzyıl boyunca) bu tavrını sürdürür. Buna karşın sinema tarihinin en tutkulu, en yaralı ve kimi zaman da en erotik aşığı olma onuru ona bahşedilmiştir.

Kara film: Bulanık aşk!

Aşkın, kadına çizilen rol dâhilinde yaşandığı popüler sinemada yaşanan kafa karışıklığına, erken dönemlerde en çok 2. Dünya Savaşı yıllarında rastladığımız söylenebilir. Bir tarafta Jane Russell’dan Lana Turner’a, cephedeki askerin hayallerini süsleyen arzu nesnesi pin-up kızları vardır. Başlangıçta özgür ruhlu; ama sonuçta erkeğinin yolunu gözleyen kadın, vatansever adamın ruhunu okşamaya devam eder. Ancak bir yandan savaşın uzaması, diğer taraftan ülke ekonomisine katkı sağlamak amacıyla evinden çıkan kadının güçlü hale gelmesi, erkeğin korkularını bir kez daha tetikleyecek ve 40’lı, 50’li yılların kadınını karanlık hale getirecektir.

İki savaş arasında boy gösteren Dışavurumcu sanatçılardan alınan referansla, bu yılların aşk serüvenleri bulanıklaşmaya başlar. “Malta Şahini” ve “Çifte Tazminat” gibi filmlerin kadınları için aşk, hedeflerine ulaşma doğrultusunda oynanan kirli bir oyundan ibarettir. Erkeğin bu duruma ilk tepkisi şaşkınlık olsa da, süreç içinde tarafların “masumiyet”i hepten kirlenir. Savaşların ve toplu kıyımların ortasında, yeryüzünde hiç kimsenin temiz ve iyi kalamayacağı düşüncesine paralel biçimde oynanan bu tuhaf oyun, sonu muhakkak cinayetle bitecek olayların fitilini ateşler. Film Noir (Kara Film), karanlık ve tekinsiz sokaklarda varoluşunu arayan, jaluzilerin ardında kişilik parçalanmasına uğrayan, sigara dumanının arasında kaybolmuş kadınlar ve adamlardan oluşan bir dünyayı vaat etmiştir.

1940’lı yıllarda, biçimsel olmasa da temel eğilimi bakımından bu akımdan kopan ve tüm zamanların en başarılı aşk filmlerinden olan “Casablanca” (Michael Curtiz, 1942) hayata ve aşka dair önemli şeylerin hala tükenmemiş olduğuna işaret eder. Film, Rüzgâr Gibi Geçti”nin (Victor Fleming, 1939) kampanyasındaki sahtecilikten ve sektörün yaramaz çocuğu Howard Hughes’un “The Outlaw”undaki (1943) cinsel çağrışımlardan uzakta bir masumiyet çığlığı gibidir. Umberto Eco’nun deyişiyle sinemadaki birçok türün bileşkesi olan “Casablanca”da, faşizmin gölgesindeki üç insanın sıradan sorunları, özgürlük arayan halkların mücadelesiyle kol kola girer. Filmdeki “erkek tavrı”, özellikle Humphrey Bogart’ın performansı sonucu ortaya yeni bir imge çıkarır: Bütün hoyrat ve umursamaz görünümünün ardında masum duygular barındıran, kırılgan adam.

Soğuk Savaş’tan 60’lara

“Casablanca”, içinden geçilen yıllarda tekil örneklerden biri olarak kalmış, erkeğin iktidar mücadelesi, Soğuk Savaş döneminde daha saldırgan bir hale bürünmüştür. 1930’ların Edward G. Robinson, James Cagney gibi isimlerle temsil olunan, psikopat eğilimler barındıran gangster tiplemesinin dönüşü, popüler sinemaya öncekinden daha maço bir erkeği armağan eder. “İnsanlık tarihinin en berbat on yıllarından biri” olan 50’li yıllar (Norman Mailer), şiddetin meşruiyetini ilan etmesi bakımından önemlidir. Bu süreci en iyi özetleyen filmlerde, ünlü Actors Studio’nun sinema ayağını temsil eden isimlerin imzası vardır. Elia Kazan ve Marlon Brando’nun öne çıktığı bir dizi yapımda Tennessee Williams’ın oyunlarından izler bulunduğunu söylemek de mümkündür. Bu yıllarda kimi zaman Soğuk Savaş’a isyan içeren; ancak öfkesini henüz sisteme yöneltemeyen “asi gençler”e (Brando, James Dean, Warren Beatty), kimi zaman dışarıdan gelen bir yabancının aile düzenindeki sahte muhafazakârlığı teşhir edişine tanık oluruz.

Karşı kültür hareketinin Vietnam’ın haksız işgaline tepkiyle başlayıp Afro Amerikalılara, Amerikan yerlilerine ırkçı yaklaşıma karşı başkaldırıya dönüştüğü, kadın hareketinin ve cinsel özgürlük taleplerinin yükseldiği 60’ların kahramanları, en çok da “The Graduate”de (Mike Nichols, 1967) görüleceği üzere genellikle karamsardırlar. Saf aşkı bulmanın ve onu muhafaza etmenin olanaksız olduğuna işaret eden kimi yapımlar, her şeye rağmen on yıllardır ikinci plana atılan kadınların; -Marilyn Monroe’nun açtığı yolda- Jane Fonda, Faye Dunaway gibi isimler aracılığıyla güçlü bir temsiliyete kavuşmasını müjdelemesi bakımından önemlidir. Ancak bu uzun sürmeyecektir.

Yeni Sağ aşk!

“İdeolojilerin çarpışma noktası” olarak tanımlanan 70’lerdeki aşk, 2. Dünya Savaşı yıllarına benzer biçimde aşkın sınırlarını flulaştırır. Bu dönemi belirleyen en temel unsur, önceki on yılın barışçı taleplerine karşı şiddetin kaçınılmaz olduğu savıdır. Arthur Penn, Sam Peckinpah gibi yönetmenler kadının cinsel özgürlük başta olmak üzere kimi arayışlarına kuşkuyla yanıt verirler. “Straw Dogs”un şiddetle çevrelenmiş taşrasında (Peckinpah, 1972) erkek (Dustin Hoffmann), güvenilir âşık olduğunu kanıtlaması için zorlu bir sınava tâbi tutulur, silahını kuşanmak durumunda kalır. Maçoluğun teşviki olarak da okunabilecek benzer filmler, 80’lerin Reagan’ına ve “Yeni Sağ” ideolojiye kapı aralayacaktır.

Popüler sinemada aşkın inişli çıkışlı serüveninde kritik bir eşik anlamına gelen 1980’lerde genellikle Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger’in bayraktarlığını yaptığı üstün beyaz adamın karşısında Sharon Stone, Kim Basinger gibi cinselliğiyle öne çıkan kadın bulunmaktadır. Kara Film’in modern versiyonu sayılabilecek Neo Noir filmlerde söz konusu cinsellik, muhafazakâr erkeği bir kez daha zor duruma sokar (“Body Heat”, “Temel İçgüdü” vs). 80’lerin sembollerinden olan “Kramer Kramer’e Karşı” veya “Sıradan İnsanlar” gibi yapımlarda güçlü kadına hayat hakkı tanınmaz. Dönemin sonlarına doğru İngiliz ekolünden doğan romantik komedi filmleri (“Dört Nikah Bir Cenaze”, “Notting Hill”) fazla uzun ömürlü olmazken, geçmişin Katharine Hepburn, Joan Crawford ya da Bette Davis’li kadın merkezli filmlerinin yerinde yeller esmektedir. İzlerini günümüze kadar taşıyan Yeni Sağ modeli aşk, erkeğin özne olması konusunda ısrarını sürdürmektedir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Şubat 2025’te yayımlanmıştır.

Tuncer Çetinkaya
Tuncer Çetinkaya
Tuncer Çetinkaya – Sinema eleştirmeni, çizer ve dergi yönetmeni. 1973 yılında Ankara’da doğdu. Gazi Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi’nde resim eğitimi aldı. İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayınlandı. İllüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi sergiye imza attı. 2007 yılında, “Altın Portakal gibi kökleri yarım yüzyıla uzanan bir çınarın gölgesinde, ülkemizin sinema kültürüne ‘küçük’ bir katkı koymak” hedefiyle yola çıkan Modern Zamanlar adlı sinema dergisinin kurucuları arasında yer aldı. BirGün, Yurt, Cumhuriyet (Akdeniz) gibi gazetelerde ve çeşitli bloglarda sinema yazıları yazdı. Televizyon için programlar hazırladı. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Güzel Sanatlar Lisesi’nde Resim ve Sanat Tarihi dersi veriyor. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi… Başlıca eserleri: “Veysel Atayman’ın Kaleminden Sinemamızın Komediyle İmtihanı”, “Sarayın Dalkavuğu Değil Halkın Soytarısı: İlyas Salman”, “Mizah, Muhalefet ve Demokrasi Ekseninde Komedinin Öyküsü”, “Yedinci Sanatın Şövalyesi: Rekin Teksoy”, “Altın Portakal’ın Öyküsü” ve Veysel Atayman'la birlikte yazdıkları "Popüler Sinema'nın Mitolojisi" serisi…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x