Sanat tesadüfleri sever. İnanmıyorsanız romantik komedilere bakın. Polisiye edebiyat ve sinemada da tesadüf boldur. Ancak aşk hikâyeleri rastlantılara büyülü anlamlar yüklerken, polisiyelerde kolluk güçleri tesadüflere pek inanmaz. Daha az bilinense, tesadüflerin bilimin de konusu olduğudur.
The Atlantic yazarı Julie Beck, yaklaşık bir asırdır bu konuda yürütülen çalışmalara bakarak tesadüflerle yaşamımız arasındaki bağları anlamaya çalışıyor.
Yazısından öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“Yedinci sınıfın sonlarına doğru okul bandosuyla Cedar Point eğlence parkına gitmiştik. Hız trenine binmek için beklerken merdivenlerde bir tomar para bulduk. Saydığımızda, yanlış hatırlamıyorsam tam 134 dolar vardı. Ne yapacağımızı düşünürken bizden büyük birkaç çocuk parayı elimizden kapıp kendilerinin olduğunu iddia etti. Değildi. Önümüzde parayı sayıp sevinçle birbirlerine beşlik çaktılar. Onları durdurmayacağımızı biliyorlardı. Haklıydılar.
Bir yıldan biraz fazla zaman sonra Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki bir yaz programına katıldım. Bir akşam ortak alanda otururken bir çocuğun arkadaşlarına, önceki yıl Cedar Point’te yüklü miktarda para kaybettiğini anlattığını duydum. Ayrıntıları sordum. Mayısta gitmişti ve evet, tam 134 dolar kaybetmişti.
Bir tesadüfü tesadüf yapan yalnızca gerçekleşme ihtimalinin düşük olması değildir. Bizi onlara çeken de nadirliklerinden fazlasıdır. Sanki zamanın olağan akışında bir anlığına bir dalgalanma meydana gelmiş gibi hissederiz.
Asıl soru şu: Neden bazı tesadüfleri fark ederken diğerlerini görmezden geliriz?
Bir olayı ne zaman “tesadüf” sayarız?
Matematikçiler Persi Diaconis ve Frederick Mosteller, 1989 tarihli “Tesadüfleri İnceleme Yöntemleri” makalelerinde tesadüfü önce “nadir bir olay” olarak tanımlamayı düşündüler. Ancak bunun bilimsel inceleme için fazlasıyla geniş olduğuna karar verdiler. Sonunda şu tanımda uzlaştılar:
“Tesadüf, anlamlı biçimde ilişkili olduğu düşünülen ancak görünürde nedensel bir bağlantısı bulunmayan olayların şaşırtıcı biçimde bir araya gelmesidir.”
İstatistiksel açıdan bu olaylar rastlantısaldır ve sürekli meydana geldikleri için o kadar da şaşırtıcı olmamaları gerekir. İstatistikçi David Hand’in The Improbability Principle (Olasılıksızlık İlkesi) adlı kitabında belirttiği gibi, son derece düşük olasılıklı olaylar aslında sıradandır.
Üstelik neyi tesadüf sayacağımız konusunda oldukça esnek davranırız. Sizinle aynı gün doğmuş biriyle tanışmanız tesadüftür. Ama annenizle ya da en yakın arkadaşınızla aynı doğum gününe sahip biriyle karşılaşmanız da öyle.
İmkânsız görünen şeyler aslında ne kadar sık gerçekleşiyor?
Dünyada milyarlarca insan yaşıyor. Diaconis ve Mosteller’in sözünü ettiği “Gerçekten Büyük Sayılar Yasası”na göre, yeterince büyük bir örneklemde ne kadar olağanüstü görünürse görünsün bir olayın gerçekleşme ihtimali yükselir.
Yeterince insan piyango bileti alırsa biri kazanacaktır. Kazanan açısından bu mucizevi görünebilir ama birinin kazanması gerçekte şaşırtıcı değildir.
Kendi hayatımızda bile tesadüfler için sayısız fırsat vardır. Tanıdığınız insanları ve bulunduğunuz yerleri düşünün. Bir gün beklenmedik bir yerde tanıdığınız biriyle karşılaşmanız çok da düşük bir olasılık değildir. Yine de gerçekleştiğinde şaşırırız. Çünkü aynı şeyin gerçekleşebileceği halde gerçekleşmediği bütün anları hesaba katmayız.
Matematikçilerin ünlü “doğum günü problemi” bunu gösterir: Bir odada iki kişinin aynı doğum gününe sahip olma ihtimalinin yüzde 50’yi aşması için yalnızca 23 kişi yeterlidir.
Psikolog Ruma Falk’ın araştırmaları da insanların kendi başlarına gelen tesadüfleri başkalarınınkinden daha şaşırtıcı bulduğunu gösteriyor. David Spiegelhalter bunu şöyle özetliyor: “Tesadüf, bakanın gözündedir.
Tesadüf haritası
David Spiegelhalter, insanların yaşadıkları tesadüfleri gönderebildiği bir internet sitesinde yaklaşık 5 bin hikâye topladı. Ortaya bazı ortak türler çıktı: Yeni tanışılan biriyle beklenmedik bir bağlantı keşfetmek, olayların aynı anda gerçekleşmesi, benzer olayların tekrarlanması, umulmadık bir yerde tanıdığa rastlamak, aynı isim, tarih, sayı, nesne ya da müzikle tekrar tekrar karşılaşmak…
Spiegelhalter, benim 134 dolar hikâyemi “tanıştığınız biriyle beklenmedik bir bağlantı bulmak” kategorisine koyuyor. Ama ona göre asıl ilginç olan başka: Parayı kaybeden kişinin konuşmasını duyabilecek kadar yakınında olduğum için tesadüfü fark ettim.
Yani şaşırtıcı olan yalnızca bu olayların gerçekleşmesi değil, bizim onları fark etmemiz.
Bazı insanlar neden daha fazla tesadüf yaşıyor?
Araştırmalar bazı insanların tesadüfleri fark etmeye daha yatkın olduğunu gösteriyor. Psikiyatrist Bernard Beitman’a göre kendilerini dindar ya da manevi olarak tanımlayanlar, dış dünyadaki olayları kendileriyle ilişkilendirmeye yatkın kişiler ve güçlü biçimde anlam arayanlar daha fazla tesadüf bildiriyor. Yoğun üzüntü, öfke ya da kaygı dönemlerinde de tesadüflere karşı duyarlılığımız artabiliyor.
Rastlantısallık, İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung için de yeterli bir açıklama değildi. Jung, neden-sonuç ilişkisiyle açıklanamayan ancak kişi için anlam taşıyan olaylar için “senkronisite” kavramını geliştirdi.
Ancak Jung senkronisiteyi duyu dışı algı, telepati ve hayaletler gibi paranormal olgularla da ilişkilendirdi.
Tesadüfler için rastlantıdan daha derin bir açıklama aramanın temel sorunu burada beliriyor: Arayış kolaylıkla bilimin alanından paranormal alana kayabiliyor.
Tesadüf zihinde mi doğar, dış dünyada mı?
Beitman tesadüfleri üç gruba ayırıyor: Çevre-çevre, zihin-çevre ve zihin-zihin etkileşimleri.
Çevre-çevre tesadüfleri en kolay gözlemlenebilenler. Benim 134 dolar bulup bir yıl sonra parayı kaybeden kişiyle tanışmam bu türden.
Daha çarpıcı bir örnek Violet Jessop. White Star Line’da çalışan Jessop, şirketin üç büyük deniz kazasından da sağ çıktı. 1911’de Olympic’in çarpışmasında gemideydi. 1912’de Titanic battığında oradaydı. Dört yıl sonra Britannic battığında yine gemideydi ve yine kurtuldu.
“Zihin-çevre” tesadüfleri ise bir arkadaşınızı düşünürken telefonun çalması ve arayanın o kişi olması gibi önseziyi andıran deneyimlerdir. Ancak arkadaşınızı düşündüğünüzü telefon çalmadan önce kaydetmediyseniz bunu bilimsel olarak sınamak zordur.
Bu kategorinin daha sıradan bir örneği, yeni öğrendiğiniz bir kelimeyi birdenbire her yerde görmeye başlamaktır. Stanford Üniversitesi’nden dilbilimci Arnold Zwicky buna “sıklık yanılsaması” adını veriyor. Bir şeyi fark ettiğinizde beyniniz sonraki karşılaşmaları seçmeye hazır hale geliyor. Dünya değişmiyor; dikkatiniz değişiyor.
“Zihin-zihin” kategorisi ise daha spekülatif. Beitman, uzaktaki başka birinin acısını eşzamanlı olarak hissetmeyi anlatmak için “simulpati” (simulpathity) terimini kullanıyor.
1973’te San Francisco’da hiçbir görünür neden yokken boğulma hissi yaşadığını anlatıyor. Ertesi gün babasının Delaware’de öldüğünü öğrendi. Ölüm saati bu deneyimi yaşadığı ana denk geliyordu; babası da boğazına dolan kan nedeniyle boğularak ölmüştü. Beitman, bu deneyimin ardından benzer olayları araştırmaya başladığını söylüyor.
Tesadüf nerede biter, inanç nerede başlar?
İşte burada bilimin alanından inancın alanına giriyoruz.
Tesadüfleri ilginç kılan da iki alanın sınırında bulunmalarıdır. İnsanlar şaşırtıcı ve birbirleriyle bağlantılı görünen olaylar yaşar. Ardından bunlara ya bir anlam verir ya da vermez.
Londra Queen Mary Üniversitesi’nden deneysel psikolog Magda Osman’a göre tesadüfleri fark etmek, dünyayı anlamlandırmak için tasarlanmış genel bilişsel sistemin bir parçası.
İnsan zihni örüntü arar. Bu sayede dünyayı anlayabilir ve bir ölçüde kontrol edebiliriz. Düğmeye her bastığınızda odanın karşısındaki lamba yanıyorsa, ikisi arasında neden-sonuç ilişkisi bulunduğunu öğrenirsiniz.
Ama mevcut inançlarımız hangi örüntüleri anlamlı bulacağımızı da etkiler. Duyu dışı algıya inanan biri için, bir arkadaşını düşündüğü anda o kişinin araması rastlantı olmayabilir. İlahi müdahaleye inanan biri için yıllardır görmediği eski sevgilisiyle karşılaşmak Tanrı’dan gelen bir işaret olabilir.
Yeterince benzer tesadüf yaşandığında belirsizlik inanca bile dönüşebilir: “Uyumsuz çorap giydiğim günlerde toplantılarım iyi geçiyor.
Zihnimiz neden rastlantılarda örüntü arıyor?
Dört haftalıkken ayrılarak farklı aileler tarafından evlat edinilen tek yumurta ikizlerinin hikâyesini düşünün. Yıllar sonra yeniden buluştuklarında yaşamlarındaki benzerlikler şaşırtıcıydı. İki aile de çocuklara James adını vermişti. İkisi de Betty adlı kadınlarla evlenmiş, Linda adlı kadınlardan boşanmıştı. Birinin oğlunun adı James Alan, diğerininki James Allan’dı. İkisinin de Larry adlı evlatlık kardeşi ve Toy adlı köpeği vardı. Gerilim tipi baş ağrılarından yakınıyor, hatta Florida’da birbirlerinden yalnızca birkaç sokak uzakta tatil yapıyorlardı.
Buradan genetiğin insan yaşamını neredeyse bütünüyle belirlediği sonucuna varmak cazip gelebilir. Oysa bu benzerliklerin tümünü genetikle açıklamak mümkün değildir.
Yine de örüntülerden sonuç çıkarmak yararlı bir yetenektir. Dil öğrenen çocuk da böyle yapar. “Köpek” kelimesini her duyduğunda karşısında bir köpek bulunmaz. Ama kelime yeterince kez köpekle birlikte kullanılırsa anlamını öğrenir.
Yaşımız ilerlediğinde de bu örüntü bulma yeteneğimizi koruruz. Tesadüfleri fark etme eğilimimizin temelinde de aynı mekanizma vardır.
Bernard Beitman’ın dediği gibi,“Tesadüfler gözümüzün önünde gizlenen gizemi fark etmemizi sağlar.”
Böyle bir gizemin var olmadığını kesin olarak kanıtlamak mümkün olmayabilir. Fakat varlığını kanıtlamak da başka bir meseledir. Tesadüfleri açıklama yelpazesinin neresinde durduğunuz, belki gerçekliğin kendisinden çok sizin dünyaya nasıl baktığınız hakkında bilgi verir.
Bilim tesadüfü açıklayabiliyorsa geriye hâlâ bir gizem kalıyor mu?
Parapsikolojik olayları destekleyen ikna edici bilimsel kanıtların bulunmaması, insanların yaşadıkları deneyimlere anlam verme ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. İnsan, resmi bir araştırma yürütmese de başına gelen şeyi açıklamak istiyor. Düzen fikri, rastlantıdan çok daha çekici olabiliyor.
Tesadüfleri nasıl ve neden fark ettiğimizi psikoloji, neden bu kadar sık meydana geldiklerini ise olasılık kuramı açıklayabilir.
Fakat belirli bir tesadüfün neden tam o anda, tam o kişinin başına geldiğini açıklamak çok daha zordur. Bunun için sayısız kararın, koşulun ve olayın oluşturduğu karmaşık zinciri çözmek gerekir. Üstelik bunu başarabilsek bile elde ettiğimiz açıklama başka bir tesadüfü açıklamayacaktır.
Carl Gustav Jung da bu problemle uğraştı. Ona göre bu eşsiz ya da nadir olayları açıklamak için aynı ölçüde bireysel açıklamalara başvurmak zorunda kalmak, sonunda “kaotik bir tuhaflıklar koleksiyonu” yaratıyordu.
Bunun rahatsız edici bulunması beklenebilir. Sonuçta insan zihni şeyleri düzene sokmak ister.
Ama ben tesadüfleri, başka hiçbir yere yerleştiremediğimiz tuhaflıklarla dolu bir nadire kabinesi gibi düşünmeyi seviyorum.
Belki bu, kendimizi en rahat hissettiğimiz açıklama değil.
Ama elimizdeki şey tam da bu olabilir:
Kaotik bir nadirlikler koleksiyonu.”
Bu yazı ilk kez 6 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.




