1960’lar, dünyanın eski dengelerinin çatırdadığı, yenilerinin ise henüz tam biçimlenmediği bir geçiş dönemiydi. Soğuk Savaş’ın iki kutbu arasındaki gerilim tırmanıyor, Vietnam’da savaş büyüyor, nükleer tehdit uluslararası siyasetin görünmez ama sürekli hissedilen bir gölgesi olarak varlığını koruyordu. Afrika ve Asya’da sömürge imparatorlukları çözülmeye devam ediyor, yeni bağımsız devletler küresel sisteme katılarak güç dengelerini değiştiriyordu. Aynı anda Londra’dan yükselen pop müzik, gençlik kültürü ve toplumsal hareketlilik, Atlantik’in her iki tarafında derin bir kültürel dönüşümün habercisiydi.
İşte böyle bir atmosferde, 1966 Dünya Kupası’na İngiltere ev sahipliği yapacak ve böylece kupa ilk kez İkinci Dünya Savaşı’ndan doğrudan etkilenmiş, savaşın yıkımını yaşamış bir ülkede düzenlenecekti. Futbolun doğduğu ülke, bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğun merkeziyken, artık sömürgelerini büyük ölçüde kaybetmiş, küresel hâkimiyet iddiası sönümlenmiş bir güç olarak, tarihin değişen akışı içinde kendi konumunu yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Futbol bu anlamda faydalı olabilirdi.
Yeni aktörleri görmezden gelen Dünya Kupası
Dünya hızla değişiyor, yeni devletler ortaya çıkıyor, uluslararası sistem çeşitleniyordu; ancak FIFA bu dönüşüme ayak uydurmakta zorlanıyordu. Dünya Kupası organizasyonu hâlâ büyük ölçüde Avrupa merkezli bir anlayışla şekilleniyor, sadece Güney Amerikalı takımların katılımıyla “küresel” bir görünüm kazanıyordu. Oysa 1960’larla birlikte özellikle Afrika ve Asya’da çok sayıda bağımsız ülke tarih sahnesine çıkmıştı. Buna rağmen FIFA’nın uyguladığı eleme sistemi, bu yeni aktörleri görmezden gelmekte ısrar ediyordu.
Sistem Avrupa ve Güney Amerika’yı açık biçimde kayırıyor, diğer kıtalar için ise sembolik ve son derece sınırlı kontenjanlar öngörüyordu. 1966 Dünya Kupası için belirlenen dağılım da bu yaklaşımın tipik bir örneğiydi. Turnuvaya katılacak 16 takımın, ev sahibi İngiltere ve son şampiyon Brezilya dışında kalan 14’ünden 9’u Avrupa elemelerinden gelecekti. Amerika kıtalarına 4 bilet ayrılmıştı. Geriye kalan tek yer için ise Asya, Afrika ve Okyanusya takımları mücadele etmek zorundaydı.
Afrika ülkelerinin 1966 Dünya Kupası’nı boykot kararı
Bu karar 1964’te alındı ve özellikle 1934’te Mısır’ın katılımından bu yana Dünya Kupası’na takım gönderememiş olan Afrika ülkeleri açısından bardağı taşıran son damla oldu. Bağımsızlıklarını yeni kazanmış devletler, uluslararası alanda eşit temsil talep ederken, FIFA’nın kontenjan politikası onları ikinci planda tutmaya devam ediyordu. Dünya siyasetinde sömürge sonrası bir dönem başlasa da futbolun en büyük organizasyonu hâlâ eski güç dengelerinin mantığıyla hareket ediyordu.
1957’de kurulan Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF), bu durumu değiştirmek için çaba gösterdi. CAF, bir yandan kıtada futbolun kurumsallaşması ve gelişmesi için çalışırken, diğer yandan sömürge sonrası dönemde siyasi haritası yeniden çizilen Afrika’da yükselen milliyetçi söylemlerin uluslararası alana taşınmasında önemli bir araç işlevi görüyordu. Afrika futbolu, sömürge karşıtı ve yeni yükselen milliyetçilik çerçevesinde giderek daha fazla politize oluyor; FIFA’nın süregelen Avrupa merkezci yapısı açık biçimde eleştiriliyordu. Yeni bağımsızlığını kazanmış Afrika ülkeleri, futbol aracılığıyla hem varlıklarını görünür kılmak hem de uluslararası arenada kendilerini kanıtlamak istiyordu.
Ne var ki, CAF’ın sürdürdüğü, kurumun başkan yardımcısı ve aynı zamanda FIFA İcra Kurulu üyesi Ganalı Ohene Djan’ın öncülük ettiği girişimler sonuçsuz kaldı. “Biz sizden bir şey dilenmiyoruz” diyordu Djan, “Futbolumuzun kaydettiği büyük ilerlemeyi de göz önünde bulundurarak son derece adil ve modern bir talepte bulunuyoruz.” Ancak karar değişmedi ve Afrika’daki tepkiler daha da büyüdü. Gana Devlet Başkanı Kwame Nkrumah’ın başı çektiği Pan-Afrikanizm anlayışı doğrultusunda ve yine Kwame Nkrumah’ın doğrudan desteklemesiyle, Afrika ülkeleri 1966 Dünya Kupası elemelerini boykot etme kararı aldı.
Kuzey Kore kupada kimleri temsil etti?
Birçok Asya ülkesi de Afrikalılarla dayanışma içinde hareket ederek elemelerden çekildi. Böylece Asya, Afrika ve Okyanusya’dan 1966 Dünya Kupası’na katılacak tek takımı belirleyecek eleme sürecinde geriye yalnızca dört ülke kalmıştı: Kuzey Kore, Güney Kore, (Afrika grubundan çıkarılıp Asya grubuna dahil edilen) Güney Afrika ve Avustralya. Ancak daha elemeler başlamadan FIFA, Güney Afrika’yı ülkedeki apartheid rejimi nedeniyle ihraç etti.
Kalan üç takımın Japonya’da mini bir turnuva oynaması ve kazananın İngiltere’deki finallere gitmesi kararlaştırıldı. Ne var ki, Kuzey Kore ile karşılaşmak istemeyen Güney Kore de turnuvadan çekildi. Bunun üzerine maçlar Kamboçya’ya alındı ve oynanan iki karşılaşmada Avustralya’yı rahat bir şekilde mağlup eden Kuzey Kore, finallere katılma hakkını kazandı.
Soğuk Savaş’ın hem dünyayı hem de Kore Yarımadası’nı ikiye böldüğü bir dönemde, yarımadanın kuzeyinde Stalinist bir rejim altında büyük ölçüde dış dünyaya kapalı yaşayan Kuzey Kore’nin Dünya Kupası’na katılması başlı başına sembolik bir anlam taşıyordu. 1966 Dünya Kupası’nda Avrupa ve Amerika kıtaları dışındaki dünyayı tek başına Kuzey Kore temsil edecekti, ve bu da hem FIFA’nın kıtalar arası eşitsizliğini hem de küresel siyasetin futbol sahasına nasıl yansıdığını çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu.
Diplomatik kriz nasıl aşıldı?
Bu durum İngiliz organizatörler için ciddi bir krize dönüştü. Kore Savaşı’nda 1953’te bir ateşkes ilan edilmişti, ancak ortada hâlâ bir barış anlaşması yoktu. Binden fazla İngiliz askerinin hayatını kaybettiği bu savaşın hatırası henüz çok tazeydi. Dahası, İngiltere resmî olarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni tanımıyordu. Bu nedenle takım turnuvaya geldiğinde ülkenin resmî adının kullanılması, bayrağının göndere çekilmesi ve milli marşının çalınması diplomatik açıdan sorun yaratacaktı. Üstelik Kuzey Koreli futbolcuların İngiltere’de dünya sahnesine çıkması ve bunu potansiyel bir propaganda aracına dönüştürmesi ihtimali, Londra’nın en yakın müttefiki olan ABD’yi de rahatsız edebilirdi.
İngiliz yetkililer başlangıçta Kuzey Kore kafilesine vize vermeyerek meseleyi çözmeyi düşündüler. Ancak FIFA’dan, böyle bir adım atılması hâlinde turnuvanın İngiltere’den alınabileceği yönünde açık bir uyarı geldi. Bunun üzerine FIFA’nın İngiliz başkanı Stanley Rous devreye girdi. Rous, diplomatik temaslarda bulunarak arabuluculuk yaptı; turnuvadan dört ay önce Kuzey Kore’den bir heyeti İngiltere’de ağırladı ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı ile Kuzey Koreliler arasında gayriresmî bir müzakere kanalı oluşturdu. Sonuçta bir uzlaşıya varıldı: Kuzey Kore takımı turnuvaya bu isimle katılacak ve bayrağı göndere çekilecekti; ancak milli marşlar yalnızca açılış ve final maçlarında çalınacak, diğer karşılaşmalarda (dolayısıyla finale kalmadığı müddetçe Kuzey Kore’nin tüm maçlarında) bu uygulama olmayacaktı.
Kuzey Kore, bu turnuvadan beklediğinin de ötesinde bir kazanım elde etti. Grup aşamasında İtalya’yı 1-0 mağlup ederek dünya futbol kamuoyunda büyük bir sansasyon yaratan takım, yalnızca sportif bir başarıya değil, aynı zamanda Soğuk Savaş şartlarında jeopolitik sembolizmi olan bir zafere de imza atmış oldu. Çeyrek finalde dönemin yükselen yıldızı Portekiz karşısında maçın ilk 22 dakikasında 3-0 öne geçmeleri ise şaşkınlığı daha da artırdı. Bu skor maç sırasında İngilizler için ciddi bir endişe yarattı. Zira Kuzey Kore’nin Portekiz’i elemesi hâlinde yarı finalde İngiltere ile karşılaşma ihtimali doğacaktı; bu da Soğuk Savaş bağlamında diplomatik gerilimleri yeniden alevlendirebilirdi. Dahası, Kuzey Kore’nin finale yükselmesi gibi bir ihtimal, İngiltere açısından hem siyasi hem de sembolik düzeyde büyük bir prestij kaybı anlamına gelebilir, Wembley’de Kuzey Kore milli marşının çalınması ihtimali bile başlı başına bir tartışma konusu hâline gelebilirdi. Ancak Portekiz, Eusébio’nun etkileyici performansıyla geri dönmeyi başardı ve sahadan 5-3 galip ayrılarak Kuzey Kore’nin peri masalına son verdi.
Soğuk Savaş’ın katı ideolojik sınırları tribünlere nasıl yansıdı?
Diğer bir Doğu Bloğu temsilcisi olan Sovyetler Birliği de turnuvada güçlü ve disiplinli futboluyla dikkat çekti. Çeyrek finalde Macaristan’ı eleyerek yarı finale yükselen Sovyetler Birliği, organizasyon ve taktik bütünlük açısından övgü topladı. Ancak yarı finalde Batı Almanya karşısında tutunamayarak elendi. Yine de hem Kuzey Kore’nin yarattığı sürpriz hem de Sovyetler Birliği’nin istikrarlı performansı, Doğu Bloku futbolunun uluslararası düzeyde ne denli rekabetçi olabileceğini gösterdi.
Tüm bu gelişmeler, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın katı ideolojik sınırlarının tribünlerde ve gündelik hayatta her zaman aynı sertlikle karşılık bulmadığını da ortaya koydu. Kuzey Kore takımı, turnuva boyunca kaldığı Middlesbrough’da yerel halkın yoğun ilgisi ve sevgisiyle karşılandı; oyuncular şehirle güçlü bir bağ kurdu. Benzer şekilde Sovyetler Birliği kafilesi de Sunderland’da sıcak bir şekilde karşılandı ve destek gördü. Futbol, böylece yalnızca bir rekabet alanı değil, siyasi kamplaşmaların ötesine geçebilen, insanlar arasında beklenmedik yakınlıklar ve ortak deneyimler üretebilen bir zemin olarak öne çıktı.
Kuzey Kore’yi turnuvadan eleyen Portekiz ise FIFA’nın sömürgecilik sonrası dünyaya ayak uydurmakta zorlandığı bir dönemde, sahada sömürgeciliğin mirasını taşıyan bir takım olarak dikkat çekiyordu. Portekiz kadrosunda yer alan dört oyuncu, o dönemde hâlâ Portekiz’in sömürgesi olan ve bağımsızlığını 1975’te kazanacak Mozambik’te doğmuştu. Bu oyunculardan “Kara Panter” lakaplı Eusébio, attığı 9 golle turnuvanın gol kralı olurken, Portekiz takımı yarı finale kadar yükseldi ve burada İngiltere’ye yenildi. 1966 Dünya Kupası’nda bağımsız Afrika ülkeleri yoktu, ama bağımsız olmayan Afrika’dan oyuncular vardı.
Avrupa-Latin Amerika çekişmesinin krize dönüştüğü an
Güney Amerika’dan takımlar 1966’da hayal kırıklığı yarattılar. İlk turda Portekiz ve Macaristan’a yenilen son şampiyon Brezilya, turnuvadan erken ayrıldı. Brezilya’da 1964’teki darbeyle iktidara gelen General Castelo Branco rejimi futbola karşı ilgisizdi ve Brezilya takımı, önceki kupalarda sahip olduğu imkânlardan artık yoksundu. Sonrasında, çeyrek finalde Uruguay, Batı Almanya’ya; Arjantin ise İngiltere’ye yenilince, yarı final tamamen Avrupa takımları arasında oynandı.
İngiltere ile Arjantin arasındaki çeyrek final karşılaşması, Avrupa-Latin Amerika çekişmesinin krize dönüştüğü bir an olarak kayıtlara geçti. Maç sırasında Arjantin kaptanı Antonio Rattín, sert müdahaleler ve hakem kararlarına tepkisi nedeniyle oyundan atıldı; İngiliz seyirciler ve basın bu durumu büyük bir provokasyon olarak gördü. Bir taraftan Arjantinli futbolcular zaten gergindi. Turnuvanın başlamasından sadece birkaç gün önce, takım İtalya’daki kamptayken, Arjantin’de darbe olmuş ve General Juan Carlos Onganía liderliğindeki cunta iktidara geçmişti. Sporcular, ailelerinden haber alamıyorlardı ve kendi gelecekleri belirsizdi.
Diğer taraftan Arjantinli futbolcular, turnuva boyunca hakem kararlarının hep aleyhlerine olduğunu ve İngilizlerin de kendilerine karşı ayrımcılık yaptığını iddia ediyorlardı. FIFA’nın çeyrek finalde İngiltere-Arjantin maçına Batı Alman, Batı Almanya-Uruguay maçına ise İngiliz hakem ataması; Wembley’de oynanacak çeyrek final maçından önce Arjantinlilerin stadyumda antrenman yapmalarına izin verilmemesi (aynı yerde akşam tazı yarışı yapılacağı gerekçesiyle) gibi uygulamalar, Arjantin’in itirazlarını haklı gösterecek konular olarak kayıtlara geçti.
Sonuçta İngiltere, Arjantin’i ve yarı finalde Portekiz’i yenerek finale yükseldi.
Futbol tarihinin en büyük “gol mü değil mi?” tartışmalarından biri
1966 Dünya Kupası, finalde Batı Almanya’yı uzatma dakikalarında 4-2 mağlup eden İngiltere’nin zaferiyle sonuçlandı. Ancak bu maç, yalnızca skoruyla değil, hâlâ süren bir tartışmayla da hatırlanıyor. Uzatmaların 101. dakikasında İngiliz oyuncu Geoff Hurst’ün skoru 3-2’ye getiren şutunda topun çizgiyi geçip geçmediği sorusu, futbol tarihinin en büyük “gol mü değil mi?” tartışmalarından biri olarak varlığını koruyor.
Pozisyonda karar veren yan hakem, Sovyetler Birliği’nden Tevfik Behramov’du. İngiliz basını onu uzun süre “Rus hakem” olarak anmış olsa da Behramov aslında Azerbaycanlıydı. Onun gol kararı vererek orta sahaya doğru koşması, futbol tarihinin en ikonik görüntülerinden biri hâline geldi. İngiltere, uzun süredir hak ettiğine inandığı kupayı nihayet kazanırken, 1966 finali hem bu tartışmalı golle hem de İngiltere kaptanı Bobby Moore’un kupayı Kraliçe II. Elizabeth’in elinden alıp havaya kaldırdığı anla hafızalara kazındı.
Batı Almanya’nın temkinli duruşu
Finalin bir başka sembolik boyutu daha vardı. İngiltere’nin mağlup ettiği Batı Almanya, çok da uzak sayılmayacak bir geçmişte Londra’yı bombalamış ve iki dünya savaşında İngiltere’nin karşısında yer almış Almanya’nın devamıydı. Savaşın hatırası, kimi zaman bazı İngiliz gazetelerinin manşetlerinde ima edilse de, maç öncesinde, sırasında ve sonrasında ciddi bir olumsuzluk yaşanmadı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Batı Alman futbolcuların bilinçli biçimde en küçük bir provokasyondan dahi kaçınmalarıydı.
Futbolcular savaşı görmemişlerse de (takımın en yaşlı oyuncusu kaleci Hans Tilkowski savaş başladığında dört yaşındaydı; en genç oyuncu Franz Beckenbauer ise Avrupa’da savaş bittikten dört ay sonra doğmuştu) takımın teknik direktörü Helmut Schön, savaşı bizzat yaşamış, memleketi Dresden’in yerle bir edilişine tanıklık etmiş bir isimdi. Oyuncularına turnuva boyunca hakeme itiraz etmemelerini, centilmence davranmalarını ve sportmenliğin kazanmaktan daha önemli olduğunu telkin etti. Gerçekten de Batı Alman takımı sahada son derece disiplinli ve ölçülü bir görüntü sergiledi.

Bu tutumun arkasında yalnızca geçmiş savaşın yükü değil, bölünmüş Almanya gerçeği de vardı. Doğu Almanya’nın gözleri Batı Almanya’nın üzerindeydi. Doğu Alman basınında, “Batı Almanya finali kazanırsa her türden faşist ve agresif milliyetçiler 1945’ten beri saklandıkları dolaplardan çıkar” yönündeki sert uyarılar yer alıyordu. Hem İkinci Dünya Savaşı’nın mirasının ağırlığı, hem de Soğuk Savaş’ın ve iki Almanya arasındaki ideolojik rekabetin gölgesi altında Batı Almanlar yalnızca bir futbol maçı oynamadıklarının farkındaydı. Bu nedenle hem siyasi hem de tarihsel hassasiyetlerin bilinciyle son derece temkinli davrandılar.

Değişen dünyanın gerisinde kalan FIFA
FIFA, 1966’da Afrika ülkelerini dışlayarak dünyanın değişen yapısını yansıtmakta başarısız olurken, Kuzey Kore’nin beklenmedik başarısı ve bu takımla birlikte Sovyetler Birliği’ne de yerel halkın gösterdiği sıcak ilgi, Soğuk Savaş’ın gölgesinde nadir bir umut ışığı sundu. Buna karşın Avrupa ile Güney Amerika arasındaki gerilimler turnuvada kendini hissettiriyor ve aynı kupada barışçılık ile çatışma arasındaki ikilem açıkça gözler önüne seriliyordu. İngiltere ile Batı Almanya arasındaki görece barışçıl final ise, İkinci Dünya Savaşı’nın ağır hesaplaşmalarının sporda tamamen geride kaldığını simgelediği gibi, kupayı da futbolun doğduğu topraklara, “güneşin artık üzerinde battığı” imparatorluğa getirdi.
Peki, Hurst’un finaldeki tartışmalı golünde top çizgiyi gerçekten geçmiş miydi? 1996’da Oxford Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nin yaptığı bir çalışmada topun 6 cm. kadar çizgi üzerinde olduğu, dolayısıyla gol olmadığı gösterildi. 2016’da ise Sky Sports’un yaptığı dijital simülasyondan topun çizgiyi geçtiği ve gol olduğu sonucu çıktı. Muhtemelen bu sorunun gerçek cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 27 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



