1978 Arjantin: Kirli savaşın temiz kalamamış kupası

Kupa’nın Anlattığı Dünya yazı dizisinde 1978’e gidiyoruz. Cuntanın gölgesi nasıl futbolun üzerine düştü? Final oynayan Hollanda takımının başına maç öncesi neler geldi? Kale direklerindeki siyah şeritlerde gizlenen mesaj neydi? Dr. Altay Atlı yazdı.

Arjantin’de futbol, 1940’lardan itibaren, özellikle Devlet Başkanı Juan Perón’un politikalarıyla büyük bir gelişim göstermişti. Perón için futbol, Arjantin’in uluslararası arenada olumlu bir imaj yaratmasının en etkili yollarından biriydi. Bu doğrultuda özellikle tesisleşmeye büyük yatırımlar yapıldı. Ülkede daha fazla çocuk futbol oynamaya başlarken, Arjantin takımları giderek daha büyük başarılar kazanmaya başladılar. Perón, sosyal mobilite ve milliyetçilik temelli politikalarını önemli ölçüde futbol üzerinden kurguluyordu.

Futbolda uluslararası ölçekte elde edilen başarılar, Peronist politikaların temel unsurlarından biri haline gelmişti. Bu başarılar üzerinden güçlendirilen ulusal gurur ve birlik duygusu, söz konusu politikaların itici gücünü oluşturuyordu. Güney Amerika’nın milli takımlarını karşı karşıya getiren Copa América’da, 1941’deki turnuvadan 1959’a kadar Arjantin katıldığı dokuz turnuvada yedi şampiyonluk, bir ikincilik ve bir üçüncülük kazandı. Sonraki dönemde Perón’un daha fazla önem verdiği kulüpler seviyesi, bir ölçüde milli takımın önüne geçti. 1960’tan başlayan Copa Libertadores’te 1964’ten itibaren Arjantin kulüpleri belirgin bir üstünlük kurdular ve 1978’e kadar düzenlenen on beş turnuvanın on ikisini Estudiantes de La Plata, Racing Club ve Independiente gibi Arjantin ekipleri kazandı. Ancak Arjantin futbolu için tabloda hâlâ önemli bir eksik vardı: Dünya Kupası.

Arjantin’in Güney Amerika’daki rakipleri Brezilya, Uruguay ve Şili, Dünya Kupası’na başarıyla ev sahipliği yapmış; hatta Brezilya ile Uruguay kupayı birden fazla kez müzelerine götürmüştü. Arjantin’in ise ne ev sahipliği ne de şampiyonluğu vardı. Bu durum, Peronist vizyon açısından kabul edilemezdi.

Dünya Kupası’na ev sahipliğine doğru 12 zorlu yıl ve Kirli Savaş

1966’da düzenlenen FIFA Kongresi’nde 1978 Dünya Kupası ev sahipliğinin Arjantin’e verilmesi, bu tabloyu değiştirmek için zemini hazırladı. Güney Amerika’da zaten güçlü bir konumda olan Arjantin futbolu, kusursuz bir organizasyon, takımlarının sahadaki güçlü performansı ve olası bir şampiyonluğu ile artık kendisini tüm dünyaya kanıtlama hedefindeydi.

Ne var ki, ev sahipliğinin kazanılması ile kupanın düzenlenmesi arasındaki 12 yıl, Arjantin için zorlu geçecekti. Bu süre içinde ülkeyi sekiz farklı lider yönetti ve arada iki kez askerî darbe yaşandı. 1976’ya gelindiğinde ülkeyi Juan Perón’un üçüncü eşi Isabel Perón yönetiyordu. Arjantin ekonomisi, yüksek enflasyon, artan işsizlik ve hızla büyüyen bütçe açıklarıyla karşı karşıyaydı. Sanayi üretimi daralırken, işçi grevleri ve sendikal hareketler ülke genelinde yaygınlaşmıştı. Aynı dönemde sol ve sağ görüşlü silahlı gruplar arasındaki çatışmalar ve suikastlar günlük hayatın bir parçası haline gelmiş, siyasi şiddet giderek tırmanmıştı. Devletin paramiliter yapılar üzerinden yürüttüğü baskı politikaları da bu şiddet ortamını daha da derinleştiriyordu.

Bu kaotik ortam, 24 Mart 1976’da ordunun ABD destekli bir darbe gerçekleştirmesiyle sonuçlandı. General Jorge Rafael Videla liderliğindeki askerî cunta, yönetime el koyarak Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci (Proceso de Reorganización Nacional) adını verdiği bir dönem başlattı. Bu dönem, bir yandan ekonomik istikrarı yeniden sağlamayı hedeflerken, diğer yandan muhalefeti sistematik biçimde bastıran sert bir dikta rejimini beraberinde getirdi. On binlerce kişinin gözaltına alındığı, kaybedildiği ya da sürgüne gitmek zorunda kaldığı bu süreç, Arjantin tarihine “Kirli Savaş” olarak geçecekti.

Bu baskı ortamına karşı en sembolik ve güçlü sivil tepkilerden biri ise Nisan 1977’de ortaya çıktı. Azucena Villaflor öncülüğünde 13 kadın, Plaza de Mayo’da başkanlık sarayı Casa Rosada’nın önünde toplanarak kaybolan çocuklarının akıbetini sormaya başladı. Kısa sürede Plaza de Mayo Anneleri (Madres de Plaza de Mayo) olarak anılacak olan bu hareket, askerî rejimin politikalarına karşı hem Arjantin içinde hem de uluslararası kamuoyunda en görünür direniş sembollerinden biri haline geldi.

Cunta yönetiminde Dünya Kupası

General Videla ve cunta rejimi için Haziran 1978’de düzenlenecek olan Dünya Kupası ise önemli bir fırsat sunuyordu. Tüm dünyada televizyonlarda renkli olarak izlenebilecek olan bu kupa ile birlikte Arjantin’in artık güvenli bir yer olduğu, eskisi gibi bombalama, suikast, adam kaçırma gibi olayların kalmadığı; onun yerine artık ekonomik istikrar ve kalkınma sürecine girildiği gösterilebilirdi.

Bu arada zaman daralıyor ve kupa yaklaşıyordu, ancak Arjantin hazırlıklarda çok geri kalmıştı. Bir ara FIFA bazı maçların Uruguay’ın Montevideo ve Brezilya’nın Porto Alegre kentinde oynanmasını, hatta turnuvanın tamamen Arjantin’den alınıp İspanya’ya verilmesini düşündüyse de, ulusal bütçenin yüzde 10’una karşılık gelen yaklaşık 700 milyon dolarlık bir kaynağı acilen stadyum inşası ve diğer tesisler için ayıran Arjantin cunta rejimi ev sahipliğini korumayı başardı.

1978 Dünya Kupası, 1 Haziran’da Buenos Aires’teki Estadio Monumental’de oynanan ve golsüz eşitlikle sonuçlanan Batı Almanya–Polonya maçıyla başladı. Bu sırada stadyumun yalnızca yaklaşık 3 kilometre ötesinde (bugün Google Maps’te arabayla yaklaşık 8 dakika olarak görülen mesafede) yer alan Deniz Kuvvetleri Mekanik Yüksekokulu (Escuela Superior de Mecánica de la Armada – ESMA) ise cunta rejiminin “Kirli Savaş”ının merkezlerinden biri olarak yüzlerce siyasi tutuklunun alıkonulduğu, sorgulandığı ve işkence gördüğü bir yerdi ve bu işlevini Dünya Kupası sırasında da sürdürüyordu.

Dünya Kupası’na akredite olan iki binin üzerinde yabancı gazeteci, cuntanın propagandasını sorgulamak için çaba gösterdiyse de etkileri sınırlı kaldı. Uluslararası kamuoyunda özellikle Plaza de Mayo Anneleri ile dayanışma gösteren kesimler vardı; ancak genel olarak Arjantin içerisinde halk, yılların getirdiği ekonomik sıkıntılar ve şiddet sarmalından çıkışın bir yolu olarak futbolu görüyordu ve bu alanda özellikle de milli takımın başarısına odaklanıyordu. Bu arada FIFA, turnuvaya katılan futbolcuların Plaza de Mayo Anneleri ile görüşmesini yasakladı; burada bilinen tek istisna, sakatlığı nedeniyle turnuva ortasında takımından ayrılan Hollandalı Wim Rijsbergen oldu.

İşkenceciden gerillaya tüm Arjantin halkını birleştiren ulusal kahramanlar

Arjantin halkı için Dünya Kupası ve milli takımın başarısı büyük önem taşıyordu ve gerek cunta gerekse muhalifler buna saygı gösteriyorlardı. Hatta farklı örgütler cuntaya darbe vurmak amacıyla dahi olsa Dünya Kupası’nı hedef alan eylemlerde bulunmadılar. Örneğin sol görüşlü gerilla grubu Los Montoneros, Dünya Kupası’nın oynandığı stadyumların 600 metre çevresinde eylem yapmayacaklarını; sporculara, takım yetkililerine ve taraftarlara hiçbir şekilde zarar vermeyeceklerini resmen beyan ettiler. Rhys Richards’ın Kale direğinde Kan: Diktatörlüğün Dünya Kupası (Blood on the Crossbar: The Dictatorship’s World Cup) adlı kitabında aktardığı gibi: “(Dünya Kupası sırasında) gerillalar ve generaller, sol kesim ve sağ kesim, işkence gören ve işkenceci, hepsi aynı istikamete, bir televizyon cihazına ya da sahaya baktılar ve aynı ulusal kahramanları idolleştirdiler.”

O ulusal kahramanlar da sahada başarılı sonuçlar alıyorlardı. Arjantin, grup maçında İtalya’ya yenilse de bu gruptan ikinci olarak çıktı ve o dönemdeki formatta yine gruplar şeklinde oynanan ikinci turda da Brezilya, Polonya ve Peru ile eşleşti. Bu grubun birincisi doğrudan finale yükselecekti. Arjantinliler, Polonya’yı yenip, Brezilya ile 0-0 berabere kaldıktan sonra son maçı beklemeye başladılar. O dönemde grupların son maçları aynı saatte başlamıyordu. Aynı gün önce Brezilya, Polonya ile oynadı ve 3-1 kazandı. Buna göre bu maçın bitiminden yaklaşık bir saat sonra başlayacak karşılaşmada Arjantin’in Peru’dan en az dört farklı bir galibiyet alması gerekecekti.

Kritik maç öncesi soyunma odasına giren General ve hala yanıtsız sorular

Peru, yabana atılacak bir takım değildi. İlk turda turnuvanın sürpriz ekibi İskoçya’yı mağlup etmiş, daha sonra finale kadar yürüyecek olan Hollanda’dan da bir beraberlik koparmıştı. Bu noktada devreye General Videla girdi. Maçtan önce Peruluların soyunma odasına yanında ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile birlikte giren soyunma odasına Videla, maçın kendileri için öneminden bahsederek başarılar diledi.

Bu arada Videla’nın Peru Devlet Başkanı Francisco Morales Bermúdez ile görüştüğü; Peru’daki siyasi tutukluların Arjantin’e getirilmesi, Arjantin Merkez Bankası’nda dondurulmuş olan Peru’ya ait bazı finansal varlıkların serbest bırakılması ve Peru’ya daha fazla tahıl yardımı yapılması gibi bazı sözlerin verildiği de söyleniyordu. Tam olarak bu görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği ve gerçekleştiyse ne konuşulduğu hâlâ bilinmiyor. Ancak ortada öyle bir durum vardı ki, o gün maç öncesinde ve devre arasında, sonradan Perulu futbolcu José Velásquez’in ifade edeceği gibi “bir şeyler oldu” ve maç 6-0 Arjantin’in galibiyetiyle sonuçlandı.

1978 Dünya Kupası öncesinde Avrupa’da, Arjantin’deki askerî rejime karşı çeşitli protestolar gündeme gelmiş ve bu bağlamda Paris en güçlü tepkilerin merkezlerinden biri haline gelmişti. Turnuvanın bir diktatörlük altında düzenlenmesine karşı çıkan insan hakları savunucuları ve sol görüşlü aktivistler, kapsamlı bir boykot kampanyası başlatmışlardı. Her ne kadar bu çabalar somut bir boykotla sonuçlanmasa da (ki boykot olmamasının en önemli nedenlerinden biri Arjantin halkı nezdinde bunun bir karşılığının, Dünya Kupası’nın düzenlenmesine yönelik belirgin bir karşıtlığın bulunmamasıydı) protestolar turnuva boyunca Avrupa’nın farklı merkezlerinde devam etti. Bu merkezlerden biri de Hollanda’ydı ve Hollanda milli takımı, 1974’te olduğu gibi 1978’de de finale yükselmişti.

Arjantin ile final oynayan Hollanda milli takımı ve başlarına gelenler

Hollanda, ilk turda sadece turnuvaya ilk kez katılan İran’ı yenebilmişse de ikinci turda gerçek performansını sergilemeye başladı. Bu turda Batı Almanya’dan bir beraberlik alan, İtalya ve Avusturya’yı ise mağlup eden Hollandalılar, finalde ev sahibi Arjantin’in rakibi oldular.

Final maçı 25 Haziran’da Estadio Monumental’de oynandı. Maçtan önce Hollanda takımını stadyuma getiren otobüsün yolda “kaybolması”, yanlışlıkla bir köye girmesi ve bu köyde fiziksel şiddete maruz kalması; maçtan önce Hollandalı futbolcu René van de Kerkhof’un o güne kadar sorun olmayan kolundaki alçının Arjantin kaptanının talebiyle zorla çıkartılması gibi müdahalelerin Hollanda’nın performansına etkisi olmuş mudur, tahmin etmek güç.

Maçın hakemi normalde İsrail’den Abraham Klein olacakken, Arjantin Futbol Federasyonu’nun girişimiyle görevin İtalyan hakem Sergio Gonella’ya verilmesi, Gonella’nın ortamdan ne kadar etkilendiği ve takdir haklarını ne ölçüde ev sahibi lehine kullandığı da tartışılabilir. Hatta Hollanda kaptanı Ruud Krol’un sonraki yıllarda bir kitap için verdiği mülakatta kullandığı “Tabii ki hakemin bizim yanımızda olmadığını biliyorduk; bu kesin. Bunu sahadaki herkes biliyordu. Hatta devre arasında şöyle konuştuk: Bu lanet hakem, o da Arjantin’e mi çalışıyor?” sözleri de tartışma konusu edilebilir. Ancak değişmeyecek tek bir gerçek var ki, o da final maçını 1-1’lik eşitlikten sonra uzatmalarda 3-1 Arjantin kazandı.

Arjantin futbolunun başarısında gölge düşüren askerî diktatörlük

Dünya Kupası daha önce de diktatörlükle yönetilen ülkelerde düzenlenmişti, ancak hiçbirinde diktatörün kendisi bu kadar işin içinde olmamıştı. Final maçından sonra da Arjantin kaptanı Daniel Passarella’ya kupayı FIFA Başkanı João Havelange’ın vermesi gerekirken, ortaya yine General Videla çıktı ve kupayı kaptana o verdi. Bugün de kupa törenine ait fotoğraflar incelendiğinde Havelange’ı tespit etmek güç, ama Videla her yerde.

Passarella, kupanın gol kralı Mario Kempes ve diğer Arjantinliler iyi bir takımdı. Teknik direktör César Luis Menotti iyi bir hocaydı, hatta o kadar iyiydi ki açıkça ifade etmekten çekinmediği sol görüşlerine rağmen cunta tarafından görevden alınmamış, alınamamıştı. Arjantinliler bu kupayı kazanabilecek güçteydiler ve kazandılar. Videla ise kendi projesi için hiçbir şeyi şansa bırakmak istemiyordu. Kirli Savaş’ın içerisinde zaman zaman kirli yöntemlerle şekillendirilen 1978 Dünya Kupası, aslında kupayı zaten kazanabilecek olan Arjantinli futbolcuların başarısına gölge düşürerek esas olarak onlara zarar verdi. Bugün Arjantin’in dünya futbolundaki yükselişinin başlangıcı, bu sebeplerden dolayı hâlâ 1978 ve Mario Kempes’ten çok, 1986 ve Diego Armando Maradona ile anılıyor.

Arjantin’in 1983’e kadar süren “Kirli Savaşı” sırasında yaklaşık 30 bin kişi kayboldu ya da katledildi. İlerleyen yıllarda göreve gelen Arjantin hükümetleri tarafından Jorge Rafael Videla defalarca yargılandı, farklı hapis cezaları aldı ve sonunda 2010’da ömür boyu hapse mahkûm edildi. Videla, 2013 yılında cezaevinde öldü.

Kale direklerindeki siyah şeritlerin anlamı

Bu arada 1978’den sonraki tüm bu yıllar boyunca milyonlarca futbolsever, Arjantin’de düzenlenen bu Dünya Kupası’nın gollerini ve özet görüntülerini belki de defalarca izledi. Ancak bu görüntülerde göz önünde olmasına rağmen pek kimsenin dikkatini çekmeyen bir detay vardı. Estadio Monumental’de oynanan maçlarda (final karşılaşması dahil) kale direklerinin zeminle birleştiği noktada, beyaz direk üzerinde siyah şeritler bulunuyordu.

Oysa o dönemde böyle bir uygulama yoktu. Bu durumun sebebi kupadan yaklaşık 40 yıl sonra İngiliz gazeteci David Forrest’in araştırmasıyla ortaya çıktı. Söz konusu şeritler, maçlardan önce stadyum görevlileri tarafından cunta rejimine tepki göstermek ve hayatını kaybedenleri anmak amacıyla çizilmişti.

Böylece, tüm dünya tarafından renkli yayınlarla izlenen ve kayıt altına alınan bu Dünya Kupası’nda futbol, siyasi kirlenmeye karşı sessiz ama kalıcı bir direnişi tarihe kazımış oldu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

1978 Arjantin: Kirli savaşın temiz kalamamış kupası

Kupa’nın Anlattığı Dünya yazı dizisinde 1978’e gidiyoruz. Cuntanın gölgesi nasıl futbolun üzerine düştü? Final oynayan Hollanda takımının başına maç öncesi neler geldi? Kale direklerindeki siyah şeritlerde gizlenen mesaj neydi? Dr. Altay Atlı yazdı.

Arjantin’de futbol, 1940’lardan itibaren, özellikle Devlet Başkanı Juan Perón’un politikalarıyla büyük bir gelişim göstermişti. Perón için futbol, Arjantin’in uluslararası arenada olumlu bir imaj yaratmasının en etkili yollarından biriydi. Bu doğrultuda özellikle tesisleşmeye büyük yatırımlar yapıldı. Ülkede daha fazla çocuk futbol oynamaya başlarken, Arjantin takımları giderek daha büyük başarılar kazanmaya başladılar. Perón, sosyal mobilite ve milliyetçilik temelli politikalarını önemli ölçüde futbol üzerinden kurguluyordu.

Futbolda uluslararası ölçekte elde edilen başarılar, Peronist politikaların temel unsurlarından biri haline gelmişti. Bu başarılar üzerinden güçlendirilen ulusal gurur ve birlik duygusu, söz konusu politikaların itici gücünü oluşturuyordu. Güney Amerika’nın milli takımlarını karşı karşıya getiren Copa América’da, 1941’deki turnuvadan 1959’a kadar Arjantin katıldığı dokuz turnuvada yedi şampiyonluk, bir ikincilik ve bir üçüncülük kazandı. Sonraki dönemde Perón’un daha fazla önem verdiği kulüpler seviyesi, bir ölçüde milli takımın önüne geçti. 1960’tan başlayan Copa Libertadores’te 1964’ten itibaren Arjantin kulüpleri belirgin bir üstünlük kurdular ve 1978’e kadar düzenlenen on beş turnuvanın on ikisini Estudiantes de La Plata, Racing Club ve Independiente gibi Arjantin ekipleri kazandı. Ancak Arjantin futbolu için tabloda hâlâ önemli bir eksik vardı: Dünya Kupası.

Arjantin’in Güney Amerika’daki rakipleri Brezilya, Uruguay ve Şili, Dünya Kupası’na başarıyla ev sahipliği yapmış; hatta Brezilya ile Uruguay kupayı birden fazla kez müzelerine götürmüştü. Arjantin’in ise ne ev sahipliği ne de şampiyonluğu vardı. Bu durum, Peronist vizyon açısından kabul edilemezdi.

Dünya Kupası’na ev sahipliğine doğru 12 zorlu yıl ve Kirli Savaş

1966’da düzenlenen FIFA Kongresi’nde 1978 Dünya Kupası ev sahipliğinin Arjantin’e verilmesi, bu tabloyu değiştirmek için zemini hazırladı. Güney Amerika’da zaten güçlü bir konumda olan Arjantin futbolu, kusursuz bir organizasyon, takımlarının sahadaki güçlü performansı ve olası bir şampiyonluğu ile artık kendisini tüm dünyaya kanıtlama hedefindeydi.

Ne var ki, ev sahipliğinin kazanılması ile kupanın düzenlenmesi arasındaki 12 yıl, Arjantin için zorlu geçecekti. Bu süre içinde ülkeyi sekiz farklı lider yönetti ve arada iki kez askerî darbe yaşandı. 1976’ya gelindiğinde ülkeyi Juan Perón’un üçüncü eşi Isabel Perón yönetiyordu. Arjantin ekonomisi, yüksek enflasyon, artan işsizlik ve hızla büyüyen bütçe açıklarıyla karşı karşıyaydı. Sanayi üretimi daralırken, işçi grevleri ve sendikal hareketler ülke genelinde yaygınlaşmıştı. Aynı dönemde sol ve sağ görüşlü silahlı gruplar arasındaki çatışmalar ve suikastlar günlük hayatın bir parçası haline gelmiş, siyasi şiddet giderek tırmanmıştı. Devletin paramiliter yapılar üzerinden yürüttüğü baskı politikaları da bu şiddet ortamını daha da derinleştiriyordu.

Bu kaotik ortam, 24 Mart 1976’da ordunun ABD destekli bir darbe gerçekleştirmesiyle sonuçlandı. General Jorge Rafael Videla liderliğindeki askerî cunta, yönetime el koyarak Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci (Proceso de Reorganización Nacional) adını verdiği bir dönem başlattı. Bu dönem, bir yandan ekonomik istikrarı yeniden sağlamayı hedeflerken, diğer yandan muhalefeti sistematik biçimde bastıran sert bir dikta rejimini beraberinde getirdi. On binlerce kişinin gözaltına alındığı, kaybedildiği ya da sürgüne gitmek zorunda kaldığı bu süreç, Arjantin tarihine “Kirli Savaş” olarak geçecekti.

Bu baskı ortamına karşı en sembolik ve güçlü sivil tepkilerden biri ise Nisan 1977’de ortaya çıktı. Azucena Villaflor öncülüğünde 13 kadın, Plaza de Mayo’da başkanlık sarayı Casa Rosada’nın önünde toplanarak kaybolan çocuklarının akıbetini sormaya başladı. Kısa sürede Plaza de Mayo Anneleri (Madres de Plaza de Mayo) olarak anılacak olan bu hareket, askerî rejimin politikalarına karşı hem Arjantin içinde hem de uluslararası kamuoyunda en görünür direniş sembollerinden biri haline geldi.

Cunta yönetiminde Dünya Kupası

General Videla ve cunta rejimi için Haziran 1978’de düzenlenecek olan Dünya Kupası ise önemli bir fırsat sunuyordu. Tüm dünyada televizyonlarda renkli olarak izlenebilecek olan bu kupa ile birlikte Arjantin’in artık güvenli bir yer olduğu, eskisi gibi bombalama, suikast, adam kaçırma gibi olayların kalmadığı; onun yerine artık ekonomik istikrar ve kalkınma sürecine girildiği gösterilebilirdi.

Bu arada zaman daralıyor ve kupa yaklaşıyordu, ancak Arjantin hazırlıklarda çok geri kalmıştı. Bir ara FIFA bazı maçların Uruguay’ın Montevideo ve Brezilya’nın Porto Alegre kentinde oynanmasını, hatta turnuvanın tamamen Arjantin’den alınıp İspanya’ya verilmesini düşündüyse de, ulusal bütçenin yüzde 10’una karşılık gelen yaklaşık 700 milyon dolarlık bir kaynağı acilen stadyum inşası ve diğer tesisler için ayıran Arjantin cunta rejimi ev sahipliğini korumayı başardı.

1978 Dünya Kupası, 1 Haziran’da Buenos Aires’teki Estadio Monumental’de oynanan ve golsüz eşitlikle sonuçlanan Batı Almanya–Polonya maçıyla başladı. Bu sırada stadyumun yalnızca yaklaşık 3 kilometre ötesinde (bugün Google Maps’te arabayla yaklaşık 8 dakika olarak görülen mesafede) yer alan Deniz Kuvvetleri Mekanik Yüksekokulu (Escuela Superior de Mecánica de la Armada – ESMA) ise cunta rejiminin “Kirli Savaş”ının merkezlerinden biri olarak yüzlerce siyasi tutuklunun alıkonulduğu, sorgulandığı ve işkence gördüğü bir yerdi ve bu işlevini Dünya Kupası sırasında da sürdürüyordu.

Dünya Kupası’na akredite olan iki binin üzerinde yabancı gazeteci, cuntanın propagandasını sorgulamak için çaba gösterdiyse de etkileri sınırlı kaldı. Uluslararası kamuoyunda özellikle Plaza de Mayo Anneleri ile dayanışma gösteren kesimler vardı; ancak genel olarak Arjantin içerisinde halk, yılların getirdiği ekonomik sıkıntılar ve şiddet sarmalından çıkışın bir yolu olarak futbolu görüyordu ve bu alanda özellikle de milli takımın başarısına odaklanıyordu. Bu arada FIFA, turnuvaya katılan futbolcuların Plaza de Mayo Anneleri ile görüşmesini yasakladı; burada bilinen tek istisna, sakatlığı nedeniyle turnuva ortasında takımından ayrılan Hollandalı Wim Rijsbergen oldu.

İşkenceciden gerillaya tüm Arjantin halkını birleştiren ulusal kahramanlar

Arjantin halkı için Dünya Kupası ve milli takımın başarısı büyük önem taşıyordu ve gerek cunta gerekse muhalifler buna saygı gösteriyorlardı. Hatta farklı örgütler cuntaya darbe vurmak amacıyla dahi olsa Dünya Kupası’nı hedef alan eylemlerde bulunmadılar. Örneğin sol görüşlü gerilla grubu Los Montoneros, Dünya Kupası’nın oynandığı stadyumların 600 metre çevresinde eylem yapmayacaklarını; sporculara, takım yetkililerine ve taraftarlara hiçbir şekilde zarar vermeyeceklerini resmen beyan ettiler. Rhys Richards’ın Kale direğinde Kan: Diktatörlüğün Dünya Kupası (Blood on the Crossbar: The Dictatorship’s World Cup) adlı kitabında aktardığı gibi: “(Dünya Kupası sırasında) gerillalar ve generaller, sol kesim ve sağ kesim, işkence gören ve işkenceci, hepsi aynı istikamete, bir televizyon cihazına ya da sahaya baktılar ve aynı ulusal kahramanları idolleştirdiler.”

O ulusal kahramanlar da sahada başarılı sonuçlar alıyorlardı. Arjantin, grup maçında İtalya’ya yenilse de bu gruptan ikinci olarak çıktı ve o dönemdeki formatta yine gruplar şeklinde oynanan ikinci turda da Brezilya, Polonya ve Peru ile eşleşti. Bu grubun birincisi doğrudan finale yükselecekti. Arjantinliler, Polonya’yı yenip, Brezilya ile 0-0 berabere kaldıktan sonra son maçı beklemeye başladılar. O dönemde grupların son maçları aynı saatte başlamıyordu. Aynı gün önce Brezilya, Polonya ile oynadı ve 3-1 kazandı. Buna göre bu maçın bitiminden yaklaşık bir saat sonra başlayacak karşılaşmada Arjantin’in Peru’dan en az dört farklı bir galibiyet alması gerekecekti.

Kritik maç öncesi soyunma odasına giren General ve hala yanıtsız sorular

Peru, yabana atılacak bir takım değildi. İlk turda turnuvanın sürpriz ekibi İskoçya’yı mağlup etmiş, daha sonra finale kadar yürüyecek olan Hollanda’dan da bir beraberlik koparmıştı. Bu noktada devreye General Videla girdi. Maçtan önce Peruluların soyunma odasına yanında ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile birlikte giren soyunma odasına Videla, maçın kendileri için öneminden bahsederek başarılar diledi.

Bu arada Videla’nın Peru Devlet Başkanı Francisco Morales Bermúdez ile görüştüğü; Peru’daki siyasi tutukluların Arjantin’e getirilmesi, Arjantin Merkez Bankası’nda dondurulmuş olan Peru’ya ait bazı finansal varlıkların serbest bırakılması ve Peru’ya daha fazla tahıl yardımı yapılması gibi bazı sözlerin verildiği de söyleniyordu. Tam olarak bu görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği ve gerçekleştiyse ne konuşulduğu hâlâ bilinmiyor. Ancak ortada öyle bir durum vardı ki, o gün maç öncesinde ve devre arasında, sonradan Perulu futbolcu José Velásquez’in ifade edeceği gibi “bir şeyler oldu” ve maç 6-0 Arjantin’in galibiyetiyle sonuçlandı.

1978 Dünya Kupası öncesinde Avrupa’da, Arjantin’deki askerî rejime karşı çeşitli protestolar gündeme gelmiş ve bu bağlamda Paris en güçlü tepkilerin merkezlerinden biri haline gelmişti. Turnuvanın bir diktatörlük altında düzenlenmesine karşı çıkan insan hakları savunucuları ve sol görüşlü aktivistler, kapsamlı bir boykot kampanyası başlatmışlardı. Her ne kadar bu çabalar somut bir boykotla sonuçlanmasa da (ki boykot olmamasının en önemli nedenlerinden biri Arjantin halkı nezdinde bunun bir karşılığının, Dünya Kupası’nın düzenlenmesine yönelik belirgin bir karşıtlığın bulunmamasıydı) protestolar turnuva boyunca Avrupa’nın farklı merkezlerinde devam etti. Bu merkezlerden biri de Hollanda’ydı ve Hollanda milli takımı, 1974’te olduğu gibi 1978’de de finale yükselmişti.

Arjantin ile final oynayan Hollanda milli takımı ve başlarına gelenler

Hollanda, ilk turda sadece turnuvaya ilk kez katılan İran’ı yenebilmişse de ikinci turda gerçek performansını sergilemeye başladı. Bu turda Batı Almanya’dan bir beraberlik alan, İtalya ve Avusturya’yı ise mağlup eden Hollandalılar, finalde ev sahibi Arjantin’in rakibi oldular.

Final maçı 25 Haziran’da Estadio Monumental’de oynandı. Maçtan önce Hollanda takımını stadyuma getiren otobüsün yolda “kaybolması”, yanlışlıkla bir köye girmesi ve bu köyde fiziksel şiddete maruz kalması; maçtan önce Hollandalı futbolcu René van de Kerkhof’un o güne kadar sorun olmayan kolundaki alçının Arjantin kaptanının talebiyle zorla çıkartılması gibi müdahalelerin Hollanda’nın performansına etkisi olmuş mudur, tahmin etmek güç.

Maçın hakemi normalde İsrail’den Abraham Klein olacakken, Arjantin Futbol Federasyonu’nun girişimiyle görevin İtalyan hakem Sergio Gonella’ya verilmesi, Gonella’nın ortamdan ne kadar etkilendiği ve takdir haklarını ne ölçüde ev sahibi lehine kullandığı da tartışılabilir. Hatta Hollanda kaptanı Ruud Krol’un sonraki yıllarda bir kitap için verdiği mülakatta kullandığı “Tabii ki hakemin bizim yanımızda olmadığını biliyorduk; bu kesin. Bunu sahadaki herkes biliyordu. Hatta devre arasında şöyle konuştuk: Bu lanet hakem, o da Arjantin’e mi çalışıyor?” sözleri de tartışma konusu edilebilir. Ancak değişmeyecek tek bir gerçek var ki, o da final maçını 1-1’lik eşitlikten sonra uzatmalarda 3-1 Arjantin kazandı.

Arjantin futbolunun başarısında gölge düşüren askerî diktatörlük

Dünya Kupası daha önce de diktatörlükle yönetilen ülkelerde düzenlenmişti, ancak hiçbirinde diktatörün kendisi bu kadar işin içinde olmamıştı. Final maçından sonra da Arjantin kaptanı Daniel Passarella’ya kupayı FIFA Başkanı João Havelange’ın vermesi gerekirken, ortaya yine General Videla çıktı ve kupayı kaptana o verdi. Bugün de kupa törenine ait fotoğraflar incelendiğinde Havelange’ı tespit etmek güç, ama Videla her yerde.

Passarella, kupanın gol kralı Mario Kempes ve diğer Arjantinliler iyi bir takımdı. Teknik direktör César Luis Menotti iyi bir hocaydı, hatta o kadar iyiydi ki açıkça ifade etmekten çekinmediği sol görüşlerine rağmen cunta tarafından görevden alınmamış, alınamamıştı. Arjantinliler bu kupayı kazanabilecek güçteydiler ve kazandılar. Videla ise kendi projesi için hiçbir şeyi şansa bırakmak istemiyordu. Kirli Savaş’ın içerisinde zaman zaman kirli yöntemlerle şekillendirilen 1978 Dünya Kupası, aslında kupayı zaten kazanabilecek olan Arjantinli futbolcuların başarısına gölge düşürerek esas olarak onlara zarar verdi. Bugün Arjantin’in dünya futbolundaki yükselişinin başlangıcı, bu sebeplerden dolayı hâlâ 1978 ve Mario Kempes’ten çok, 1986 ve Diego Armando Maradona ile anılıyor.

Arjantin’in 1983’e kadar süren “Kirli Savaşı” sırasında yaklaşık 30 bin kişi kayboldu ya da katledildi. İlerleyen yıllarda göreve gelen Arjantin hükümetleri tarafından Jorge Rafael Videla defalarca yargılandı, farklı hapis cezaları aldı ve sonunda 2010’da ömür boyu hapse mahkûm edildi. Videla, 2013 yılında cezaevinde öldü.

Kale direklerindeki siyah şeritlerin anlamı

Bu arada 1978’den sonraki tüm bu yıllar boyunca milyonlarca futbolsever, Arjantin’de düzenlenen bu Dünya Kupası’nın gollerini ve özet görüntülerini belki de defalarca izledi. Ancak bu görüntülerde göz önünde olmasına rağmen pek kimsenin dikkatini çekmeyen bir detay vardı. Estadio Monumental’de oynanan maçlarda (final karşılaşması dahil) kale direklerinin zeminle birleştiği noktada, beyaz direk üzerinde siyah şeritler bulunuyordu.

Oysa o dönemde böyle bir uygulama yoktu. Bu durumun sebebi kupadan yaklaşık 40 yıl sonra İngiliz gazeteci David Forrest’in araştırmasıyla ortaya çıktı. Söz konusu şeritler, maçlardan önce stadyum görevlileri tarafından cunta rejimine tepki göstermek ve hayatını kaybedenleri anmak amacıyla çizilmişti.

Böylece, tüm dünya tarafından renkli yayınlarla izlenen ve kayıt altına alınan bu Dünya Kupası’nda futbol, siyasi kirlenmeye karşı sessiz ama kalıcı bir direnişi tarihe kazımış oldu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Mart 2026’da yayımlanmıştır.

Altay Atlı
Altay Atlı
Dr. Altay Atlı - Küresel ekonomik ilişkiler ve uluslararası piyasalar üzerine danışmanlık hizmetleri veren Atlı Global firmasının kurucu direktörü ve Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman. Aynı zamanda Koç Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları yüksek lisans programında dersler veriyor. İstanbul Özel Alman Lisesi mezunu olan Atlı, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı, Avustralya’nın Melbourne kentindeki Deakin University’de Uluslararası İşletme üzerine master yaptı ve doktorasını da yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. Atlı, bir dönem Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda (DEİK) araştırma koordinatörü olarak görev yaptı ve hâlen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Çin Çalışma Grubu uzman üyesi. Eski bir hentbol kalecisi olan Atlı, Türkiye Hentbol Federasyonu’nda da yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x