Podcast’ler bize ne anlatıyor?

Önemli olaylarda herkesin başına toplandığı, savaş ilanlarının yapıldığı, yalnızca propaganda savaşlarının değil, eğlenmenin de ana platformu olan radyonun iletişiminin merkezinde olduğu günlerinden bugüne kadar uzanan süreçte, ses endüstrisi ve tüketim biçimleri eski yoğunluğunda olmasa bile çeşitli yollarla hayatımızda yer buldu. Bazı ses teknolojilerini bugün hatırlayan bile yok ama hayatımızda yeniden yer tutmaya başlayanlardan biri hiç şüphesiz ki podcast formatı.

Sohbet ederken arkada ses olsun diye hâlâ müzik istasyonlarının açıldığı, evden çıkarken “içeride biri var sanılsın” diye radyonun açık bırakıldığı, yani aslında ses kültürünün var olduğu bir dünyada yaşamamıza rağmen, 2000’lerde ilk tanıtıldığında podcast’lerin bu kadar yaygınlaşabileceğini ve insanların hayatına bu denli entegre olabileceğini düşünenlerin sayısı yine de çok değildi. Zira podcast’ler, geçmişte kalmış bir iletişim biçiminin yeni teknolojilerle gündeme getirilmeye çalışılması olarak algılanıyordu.

Görüntülü iletişime bu kadar alışmışken, hatta renkli ışıklar saçan, sürekli hareket eden fotoğrafları neredeyse hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline getirmişken, podcast’lerin “tutabileceğini” düşünenlerin sayısı fazla değildi. Ben de daha 1,5 yıl önce Stockholm’de bir podcast atölyesindeyken bile podcast’lerin bu kadar hızla yayılacağını tahmin etmiyordum. Bazıları içinse, podcast’ler, “uzun zamandır beklenen” bir formattı ve onlar haklı çıktı. Zira o güne kadar insanları zaman ve mekândan bağımsız kılarak diledikleri içeriği diledikleri zaman tüketebilecekleri sesli bir format yoktu.

Peki, podcast insanların hayatlarının içerisine nasıl bu kadar girebildi? Neden bu kadar sevildi?

Bu sorunun ilk yanıtı, podcast’lerin zaman ve mekân sınırlarını ortadan kaldırarak bir özgürlük vadetmesinde. Radyoların dinleyicilerine “Bizim x programımızı dinlemek istersen saat x’de sitemizi açman gerekir” dayatmasına karşın podcast yayınlarının indirilerek kullanıcılarının istediği yerde ve istediği zaman ulaşılabilirlik sağlanması, podcast’in sağladığı özgürlük alanlarından biri. Bireylerin spor yaparken, ev işleriyle uğraşırken, ulaşım araçlarını kullanırken ve hatta çocuklarını uyuturken dahi bu formatı tüketmeleri bizlere çok şey anlatıyor.

Podcast’in bununla da yetinmeyip, üretim aşamasında sıfıra yakın maliyetlerle yapılabilmesi, tüketicinin sadece o pozisyonda kalmayıp eğer isterse üretici konumuna da geçebilmesinin önünü açıyor. Yani podcast’ler, yalnızca özgürlük değil, yayıncılığı ayrıcalıklı grupların elinden alıp herkese eşit fırsatlar sunarak adalet de vaat ediyor.

Podcast’ler, yalnızca özgürlük değil, yayıncılığı ayrıcalıklı grupların elinden alıp herkese eşit fırsatlar da sunarak adalet de vaat ediyor. Sadece bir eğlence ya da zaman geçirmek için tüketilen bir format olmayan podcastl’er, kapsayıcı ve demokratik bir yaşam için de fırsatlar sunuyor.

Sadece bir eğlence ya da zaman geçirmek için tüketilen bir format olmayan podcast’ler, kapsayıcı ve demokratik bir yaşam için de fırsatlar sunuyor. Yayıncılığın büyük medya şirketleri ya da hükümetlerin kontrolünde olduğu yerlerde, podcast özellikle ana akımda yer almayan, alamayan gazetecilerin, seslerini duyurmakta zorlanan görüşlerin, göz ardı edilmeye çalışılan dezavantajlı grupların kendilerini anlatabileceği platformlar oluyorlar. Onlara, seslerini duyurma konusunda aracı oluyor, alan açıyor ve kolayca erişilebilir bir hale getiriyor. Zira, podcast’i diğer yayınlardan ayıran en önemli özelliği radyoya ya da diğer mecralara nazaran herhangi bir denetim mekanizmasına tabi olmaması ve sansürlenmemesi.

Gerçi burada akıldan çıkartılmaması gereken bir nokta da var, elbette ki özellikle otoriter yönetimlerin sansür ve kontrol altına alma isteği, sesin çıktığı ve görüntünün dağıldığı her yeri hedefliyor. Bugüne kadar Spotify, iTunes ve Google Podcasts gibi yerler sansüre uğramamış olsa da, bu durumun ileride hükümetler ya da medya şirketleri tarafından değiştirilmeye çalışılması, doğrudan ya da dolaylı bir biçimde kısıtlamalarla karşılaşılması her zaman bir ihtimal olarak aklımızda kalmalı.

Bununla birlikte elbette yayıncılarının da podcast’lerin sağladığı sınırsız özgürlüğü, özgürlükleri kısıtlamak için, örneğin nefret suçları platformları olarak kullanmaya çalışması mümkün, fakat burada da uygulanması gereken ilke, özgürlüğün ancak sorumlulukla bir arada olabileceği bilinciyle hareket edilmesi.

Podcast’lerin evrimi nereye doğru?

Hızla hayatımıza giren ve hayatlarımızı değiştiren podcast’lerin de kendi evrim süreçleri içinde olduğunu söylemek mümkün. 15 yıl öncesinin podcast’leriyle günümüzün podcast’leri aynı değil. Örneğin artık podcast’lerin süreleri kısalmaya başladı.

Yaşadığımız akışkan hızlı tüketim çağı ve üzerimize sürekli boca edilen bilgiler dikkat süremizin her geçen gün daha da kısalmasına yol açarken, podcast’ler de “microcast” olarak adlandırılan ve 5 dakikayı geçmeyecek kısa yayınlarla tüketicilere sunulmaya çalışılıyor. Büyük şirketlerin birbiriyle rekabet ederken esas aldıkları şeyin “tüketicinin dikkati ve zamanı” olduğu, Netflix’in en büyük rakibi olarak HBO ya da Disney+ değil de çok oyuncuyla oynanan, dünya çapında turnuvaları düzenlenen hararetli ve hareketli bilgisayar oyunu PUBG’yi gördüğü bir çağdayız. Böyle bir çağda, insanların dikkatlerinin tamamını bir metne ya da videoya vererek etrafında yaşanan her şeyi göz ardı etmesi oldukça zor. Bu durum da, her şeyde olduğu gibi podcast’in de kendisini tüketiciye göre konumlandırarak farklı tüketim formlarıyla karşımıza çıkmasına neden oluyor.

Tüketim formları çeşitlense de yine de podcast’in Türkiye’de birkaç yıldan önce büyük kitlelere ulaşması bence mümkün görünmüyor. Zira çoğu podcast’in salt sohbet formunda ilerlemesi ve farklı prodüksiyonların hayata geçirilememesi, dinleyiciyi etkileme konusunda pek başarılı sayılmaz.

Tüketim formları çeşitlense de yine de podcastin Türkiye’de birkaç yıldan önce büyük kitlelere ulaşması bence mümkün görünmüyor. Zira çoğu podcastin salt sohbet formunda ilerlemesi ve farklı prodüksiyonların hayata geçirilememesi dinleyiciyi etkileme konusunda pek başarılı sayılmaz.

Eğer Türkiye’deki yayınların kalitesini dünyadaki podcast’ler ile karşılaştırırsak, almamız gereken daha çok yol olduğu söylenebilir. Dinleyicilerin karakteristik ihtiyaçlarına göre geliştirilmiş içerik vermedikçe ve herkese hitap etmeye çalışılmaya devam edildikçe, bu süre daha da uzayabilir.

Podcast’in açmazı

Yukarıda belirttiğim gibi podcast, alanı demokratikleştirip herkese eşit şekilde üretim imkanı sağlasa da, bunu yapmasını sağlayan maliyetsizlik gibi özellikleri karşımıza kalitesiz ve özensiz olarak üretilmiş yapımların çıkmasına da yol açabiliyor.

İnsanların kulaklarının içerisindeyiz ve onlara sesleniyoruz, bunun farkında olmadığımızı düşünüyorum. Dolayısıyla kötü montajlar, kötü ekipmanlar ve kötü bir programla insanların kulağına girdiğimizde dinlenilebilirlik oldukça düşüyor. Doğru, uzman olan ya da olmayan herkesin ulaşabildiği ve kolaylıkla yaratabildiği bir formattan çok kaliteli yayınlar beklemek gerçekçi değil elbette fakat yapılan podcast yayınlarının kavramsal olarak toplum nezdinde neyi karşıladığının iyi bir okumasının yapılması gerekli ve önemli. Zira ‘sürdürülebilirlik’ dediğimiz şey sadece podcast yayınlarından değil, toplumsal olarak da dinleyicilerden aldığımız sürdürülebilir bir dinleme deneyiminden geçer.

Sesli kitap cazibesi

Türkiye’de podcast ile birlikte ortaya çıkan başka bir form ise sesli kitaplar. Hem zaman kazandırması hem de ürüne daha iyi odaklanılabilmesi açısından podcast ile birlikte yükselişe geçen sesli kitaplar, kullanıcılara güzel bir deneyim sunuyor. Özellikle sorunlu toplu ulaşım ağlarının bulunduğu metropollerde yaşayan bireyler, bir yerden bir yere giderken toplu taşımada israf etmek durumunda kaldıkları zamanlarda kalabalık yüzünden bir video izlemek ya da bir şey okumak için gerekli konsantrasyonu bulamayıp, sesle kolayca tüketilen içerikleri tercih ediyorlar.

Bu noktada podcast ve sesli kitapları “okuma alışkanlıkları azaltıyor” diye eleştirmenin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü aslında olan şey, aynı bilgiyi farklı bir formda, o anki şartlara uygun bir şekilde tüketmeyi istemek. İspanya’daki Pompeu Üniversitesi’nden Emma Rodero bu durumu şöyle açıklıyor: “Dinlemek, yazılı bir sayfaya bakmaktan daha aktif bir şeydir. Çünkü beyin bilgiyi, sesin çalma hızında almak zorundadır.” Yani podcast ve sesli kitap tarzı sesli tüketim kültürü, anlama becerimizi güçlendiren etkenlerden de biri aslında.

Podcast ve sesli kitapları “okuma alışkanlıkları azaltıyor” diye eleştirmenin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü aslında olan şey, aynı bilgiyi farklı bir formda, o anki şartlara uygun bir şekilde tüketmeyi istemek.

Podcast’ten distopya çıkar mı?

Bir diğer tartışılması gereken önemli şey, belki de podcast’in 15 yıl öncesine göre hızla ticarileşmesi ve amatör ruhunu kaybederek bir distopya oluşma ihtimalinin varlığı.

2013 yılında haftada 19 milyon ABD’li podcast dinlerken, bugün bu sayı 62 milyona ulaştı. 54 milyondan fazla bölümü bulunan 800 binden fazla aktif podcast programı var. Sadece geçtiğimiz 2019 yılında piyasaya sürülmüş olan 200.000’e yakın yeni podcast var.

Dünya çapında podcast’in büyüklüğünü ve etki alanını fark eden bazı şirketler hosting platformlarını satın aldı ve sahadaki yerini sağlamlaştırdı. Netflix ve Marvel gibi büyük şirketlerin yakın zamanda podcast üretimine girmesi, podcast’e dünyada ana akımlaştırmaya doğru giden yolda bir eşiği daha atlattı. Haber formatında yapılan podcast’lerin yavaş yavaş hayatımıza girmesi, formatın artık sadece eğlenmek için değil, bilgi almak için de kullanılan bir platforma doğru evrildiğini bizlere gösteriyor.

Yayın ve eğitim koordinatörlüğünü yürüttüğüm Medyapod’da geçtiğimiz sezon yayınladığımız Özet Geç isimli günlük haber bülteni programımız için gelen “Gün içerisinde o kadar çok bilgi akışı ve dezenformasyon ile karşı karşıya kalıyorum ki yaptığım işte konsantrasyonumu dağıtmadan bunları takip etmem imkansız. Ancak günün sonunda akşam eve dönerken Özet Geç’i dinlediğimde hem o gün ne olduğunu öğreniyorum hem de kafam çok rahat bir şekilde bilgi almış oluyorum” yönündeki feedbackler, haber takibi olarak da platformun bir gelecek vadettiğini işaret ediyor.

Bugün ve yarın

Podcast, dünyanın bugünü. Öyle ki BBC’nin hazırladığı 13 Minutes to the Moon podcast serisinin jeneriğini, dünyanın en iyi kompozitörlerinden Hans Zimmer hazırlıyor. Milyonlarca dolarlık bir reklam pazarının olduğu, markaların podcast’lere hiç şüphe duymadan reklam verdiği bir kültürde yaşıyoruz artık. Türkiye de ise yayıncılığının geleceği. Bu kültürün inşa aşamasında yapmamız gerekenler nitelikli, kaliteli ve farklı formatlarla insanların zamanlarından çalarken onlara “Çaldı ama değdi” hissini verebilmekten geçiyor.

Twitter: @ilkanakgul

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Ocak 2020’de yayımlanmıştır.

İlkan Akgül

İlkan Akgül-Podcast eğitmeni. Medyapod ağında yayınlanan ShortCAST isimli programı yapıyor, platformun eğitim koordinatörlüğünü yürütüyor. Uzun yıllar reklam sektöründe çalışan Akgül halen çeşitli mecralara içerik üretmeye devam ediyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend