“Ablacım, kardeşim, kızım” arasında kimiz?

Kadınlara nasıl hitap etmeli? Kadınlar neden kendilerine ‘siz’ denilmesinde ısrarcı olmalı? Kadınlara hitap edilirken kullanılan sözcüklerin arkasındaki anlam ne? Dr. Nergis Dama yazdı.

Kadınların karşılaştığı eşitsizliklerden söz edilirken, iş yaşamında maruz kaldığı farklı uygulamalar öncelikli olarak örnek verilir. Toplumsal hayatta birçok adaletsiz uygulamaya, aşağılamaya, hor görülmeye maruz kalmasına rağmen kadınların istihdam süreci, eşitsizliğin ete kemiğe büründüğü bir alan olarak görülür.

Kadınların erkeklere göre daha vasıfsız işlere yönlendirilmeleri, mesleklerin erkek-kadın mesleği olarak tasnif edilmesi, ücret farklılığı, terfi ve ödüllendirmelerde erkeklerin tercih edilmesi, cinsiyetten kaynaklı eşitsizliklerin değişmeyen örnekleridir. Ailede kararların erkeğin önceliklerine göre verilmesi, evlilik durumunda ikamet edilecek şehrin seçiminde erkeğin işinin belirleyici olması, apartman yöneticisi erkek olurken çocukların okul sorumluluğunun kadına yüklenmesi, akrabalık ilişkilerinin kadın tarafından yönetilmesi gibi kadın ve erkek arasındaki rol paylaşımı, iş yaşamındaki kadar konu edilmez. Çünkü kalıp yargı, kadının zaten bu işlerle meşgul olması ve hali hazırda bu işlerin onun sorumluluğunda olarak görülmesidir.

Toplumsal hayattaki bu eşitsizlik göze batmazken, iş yaşamında bu durum farklılaşmaktadır. Çünkü kadınlar formel bir sistemde kayıtlı çalışan olarak yer alarak erkeklerin iktidar alanı olan çalışma hayatına sızmıştır.

“Çalışan Erkek” Yok, Ama “Çalışan Kadın” Var

Kadının iş yaşamında varlığı başlı başına bir meydan okuma. Bu ifade kesinlikle mübalağa taşımıyor, çünkü tanımlamalara veya isimlendirmelere baktığımızda çalışmanın cinsiyete göre ayrıştığını görebiliyoruz.

Hiçbir erkek için “çalışan erkek” tanımlaması yapılmazken, kadınlar için “çalışan kadın” nitelemesi kanıksanmış durumda. Bu şekilde kadının çalıştığına dair yapılan vurgu, aslında normalin dışında bir duruma işaret ediyor. Yani bir kadının çalışması, özel olarak belirtilmesi, dikkat çekilmesi ve fark edilmesi gereken normal olmayan bir durum. Çalışma hayatına “çalışan kadın” tanımlamasıyla giren bir kadının iş hayatında erkeklerle aynı davranış tarzıyla karşılaşmasını beklemek, rasyonel olmayacaktır.

Ancak bu reddedişi kadınlar olarak kanıksamak ve kabul etmek de bizleri sürekli eşitsizlik sarmalında tutacak ne yazık ki. Kendimizi tanımlarken, zaman zaman benim de yaptığım gibi, “kadın doktor, kadın mühendis, kadın siyasetçi, kadın akademisyen” tabirleri, bu mesleklerin asıl sahiplerinin erkekler olduğu, kadınların ise hasbelkader bu meslekte bulunduğunun pekiştirilmesine hizmet edecek.

Tanımlamadaki bu eşitsizlikle işe başlayan kadınların çalışma hayatında “eşit var olma” mücadelesinin de zorlu geçeceğini ve geçtiğini sürekli tecrübe ediyoruz. “Çalışan kadın” vurgusu, kadınların çalışma hayatında tali bir pozisyonda olduğunun ilanı. Bu ilan tabii ki yeterli olmuyor bazıları için, çünkü kadınların çalışmaları başkaları tarafından verilen bir lütuf. Bu ifadeler çok iddialı görünebilir, ancak kullanılan dilin kadının çalışma hayatındaki “ikincil” pozisyonunu sürekli ve yeniden üreterek güçlendirmesi, abartı değil, bir durum tespiti.

Bir şekilde çalışma hayatında yer alan kadınların iş yaşamındaki süreci, “çalışan” olarak değil “çalışan kadın” olarak devam ettirmesi bekleniyor. Cinsiyete yönelik bitmeyen vurgu, bu isteğin yansıması. Kendi tecrübemizden faydalanarak yaşanan cinsiyet üzerinden kimlik baskısının birçok örneğini verebiliriz.

Öncelikle “sen” ve “siz” hitabından başlayalım. Hiyerarşik ilişkide amir durumda olan kişinin mesafesini ayarlarken doğrudan cinsiyetin belirleyici olduğunu görüyoruz. Sizinle konuşulurken emir kipiyle “sen” olan yaklaşım, erkek çalışana duyulan saygının etkisiyle “siz” hitabına dönüşüyor. Bu durumun tam tersi ise samimiyet üzerinden inşa ediliyor. Erkek amir sosyalleştiği, “akşama maç yapalım” dediği erkek çalışanı gözetirken, kadın çalışan için bu durum söz konusu bile değil. Zira profesyonel değil, “abi, üstat” la şekillenen bir yakınlığın yön verdiği bir iş hayatı içinde bulunuyoruz.

Abla, kardeş ve kız dışında bir kimlik inşası

Ancak bu hitapların arasında “abla, kardeşim ve kızım” ile başlayan, erkeği doğrudan hiyerarşik ilişkide en üst noktaya taşıyan bir iletişim tarzı var.

Diyelim ki, bir saha araştırması yapmışsınız ve sonuçları sunuyorsunuz. Başarılı bir iş çıkarmışsanız veya çok hoşa gitmeyen bulgular varsa, tehlike çanları çalıyor demektir. Nedir bu tehlike çanları peki?

Birincisi, amir pozisyonundaki kişi kendi iktidar alanını korumak için mutlaka rol dağıtımını yeniden yapmalı. Bunun için de en kolayı pozisyonların belirlenmesi. Bunun için de çok kullanışlı bir tabir var: “Bak kardeşim” veya “Şöyle ki kızım” diye başlayan çok profesyonel (!) bir hitap. Böyle bir hitap, sonraki cümlelerin iktidarını, sizin söylediklerinizden çok daha önemli olduğunu, sizin sözünüzün birazdan erkek amir tarafından ifade edileceklerinin yanında hiçbir anlamı olmadığının ilan edilmesi. Artık roller dağıtılmış ve siz bir “çalışan” olarak değil ailenin “kardeşi, ablası veya kızı” olarak yeriniz belirtilerek durmanız gereken yer konusunda uyarılmışsınızdır. Yaptığınız işin niteliği, çalışan kimliğiniz, eşit ilişki kurma çabanız ve mesleki yeterliğinizin bir anlamı kalmamıştır.

Bu hitap tarzının samimiyetin bir göstergesi olduğu, iş ortamının aile ortamına benzediği, bu yaklaşımın koruma sağladığı gibi gerekçeler ise, eşitsizliğin kurdeleli bir hediye paketinde sunumu.

İşyerinde samimi olmaya değil, profesyonelliğe ve iş ahlâkına ihtiyacımız var. Bunun başlangıç noktası da birbirine hitap şekli. “Siz” odağından çıkarak “sen” e dönüş kadınlara hitap biçiminde çok hızlı ilerliyor. “Kardeşim, kızım” la başlayan bir konuşmada zaten ister istemez baştan bir hiyerarşik ilişki kurulur ve kadın bu ilişkide yönlendirilen, emredilen ve basamağın ikinci kısmında kalması gereken özne oluyor. Bir de tabii yaşınızın genç bulunması, bu hiyerarşik ilişkide “kızım” ve “kardeşim” hitaplarını daha da güçlendiriyor.

“Kardeşim, kızım ve abla” ifadelerinin kullanılmasının güvenlik boyutu da var tabii. Bu tanımlamalarla kadın çalışana erkek çalışandan cinsiyetinden dolayı bir tehlike gelmeyeceği garanti ediliyor. Çünkü buna göre işyerinde çalışan değil “kadın çalışan” kimliğine göre davranışlar belirlenmektedir. Oysa iş ortamında her birey “çalışan” olarak var, kadın veya erkek olarak değil. Fakat işyeri kadınlar için “olması gereken” asıl yer olarak görülmediği için, tehlikeli bir ortamda bulunmaları ve bu tehlikeye karşı hitaplarla korunması gerekiyor bu yaklaşıma göre. Çok masum olarak görülen bu hitap şekli, kadınların işyerinde, çalışma hayatında varlığının ancak ve ancak belirlenen yerlerde olması şartıyla olabileceği algısının yansıması.

Mesleki iletişimini yalnızca iş üzerinden kurma çabası olan kadınların erkeklerin iş hayatındaki iktidarı için bir tehlike oluşturduğunu da görmezden gelemeyiz. Bu tehlikenin bertaraf edilebilmesi, samimiyet, koruma ve güvenilir ilişki kurma kamuflajında kadının asıl olması gereken yerin hatırlatılmasıyla mümkün.

“Abla, kardeşim, kızım” ifadelerini evde, aile hayatımızda duyduğumuza göre iş yerinde bu kimliklerle varlığımızı kabul ediyorlar. Buna karşı duran, kendi ismini inşa eden kadınların, hırslı, uyumsuz, feminist ve hatta geçimsiz olmakla suçlanmasına çoğumuz aşinayız.

Ancak bundan vazgeçmek yerine, kendi isimlerimizi inşa etmek için kimsenin ablası, kızı ve kardeşi olmadığımızı ısrarla vurgulamak zorundayız. Aksi takdirde, bu hitaplar bir zaman sonra “o bizim mahallenin kızı, bizim kızımız, bizim kardeşimiz” güzellemeleriyle haksızlığa uğramayı, hakkınızın teslim edilmediğinde anlayışlı olmanızı, haklarınızdan ve taleplerinizden vazgeçmenizi, yani her durumda görmezden gelinmeyi meşrulaştıracaktır.

Oysa bu tanımlamalarla kadınlar, tıpkı babasının kızının hakkını gözetmesi, abisinin onun yorulmasını istememesi, kardeşinin ona yardımcı olmasını bekliyordu. Tam da bu samimi ilişkiden dolayı aslında bu hitapların tehlikeli değil güvenli (!) olduğunu düşünüyordu.

Türkiye’de kadınların kayıtlı bir şekilde çalışma hayatına dahil olması çok eskiye dayanmıyor ne yazık ki. Ancak bu geç kalmaktan dolayı yaşanan eşitsizliklerle mücadele, aile kimliklerimizin ön planda tutulmasıyla değil, “çalışan” kimliğimizle mümkün olabilir.

Bu kimliğin inşası öncelikli olarak hitapla başlıyor. Nasıl hitap edilirse, o hitaba uygun davranışla karşılaşılacak. Son olarak “başörtülü kadın çalışan” şeklinde ayrı bir kategori var ki, zaten ilk görüşte “bacı” konumuna yerleştiriliyorsunuz. Bu kategorideki kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler ise iki ateş arasında kalmış gibi. Çift taraflı saldırının analiz edilmesi için ayrı bir değerlendirmeyi hak eden bir konu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2022’de yayımlanmıştır.

Nergis Dama
Nergis Dama
Dr. Nergis Dama - 2008 yılında Kocaeli Üniversitesi Matematik Bölümü’nden lisans, 2012 yılında ekonomi dalında yüksek lisans derecesini aldı. 2016’da Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Politika Anabilim Dalı’nda “Türkiye’de Sosyal Yardımların Sosyal Refah Üzerindeki Etkisi” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesi olan Dr. Nergis Dama sosyoekonomik eşitsizlikler, refah politikaları, istihdam ve gelir eşitsizliği konularında çalışmalarını sürdürüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

“Ablacım, kardeşim, kızım” arasında kimiz?

Kadınlara nasıl hitap etmeli? Kadınlar neden kendilerine ‘siz’ denilmesinde ısrarcı olmalı? Kadınlara hitap edilirken kullanılan sözcüklerin arkasındaki anlam ne? Dr. Nergis Dama yazdı.

Kadınların karşılaştığı eşitsizliklerden söz edilirken, iş yaşamında maruz kaldığı farklı uygulamalar öncelikli olarak örnek verilir. Toplumsal hayatta birçok adaletsiz uygulamaya, aşağılamaya, hor görülmeye maruz kalmasına rağmen kadınların istihdam süreci, eşitsizliğin ete kemiğe büründüğü bir alan olarak görülür.

Kadınların erkeklere göre daha vasıfsız işlere yönlendirilmeleri, mesleklerin erkek-kadın mesleği olarak tasnif edilmesi, ücret farklılığı, terfi ve ödüllendirmelerde erkeklerin tercih edilmesi, cinsiyetten kaynaklı eşitsizliklerin değişmeyen örnekleridir. Ailede kararların erkeğin önceliklerine göre verilmesi, evlilik durumunda ikamet edilecek şehrin seçiminde erkeğin işinin belirleyici olması, apartman yöneticisi erkek olurken çocukların okul sorumluluğunun kadına yüklenmesi, akrabalık ilişkilerinin kadın tarafından yönetilmesi gibi kadın ve erkek arasındaki rol paylaşımı, iş yaşamındaki kadar konu edilmez. Çünkü kalıp yargı, kadının zaten bu işlerle meşgul olması ve hali hazırda bu işlerin onun sorumluluğunda olarak görülmesidir.

Toplumsal hayattaki bu eşitsizlik göze batmazken, iş yaşamında bu durum farklılaşmaktadır. Çünkü kadınlar formel bir sistemde kayıtlı çalışan olarak yer alarak erkeklerin iktidar alanı olan çalışma hayatına sızmıştır.

“Çalışan Erkek” Yok, Ama “Çalışan Kadın” Var

Kadının iş yaşamında varlığı başlı başına bir meydan okuma. Bu ifade kesinlikle mübalağa taşımıyor, çünkü tanımlamalara veya isimlendirmelere baktığımızda çalışmanın cinsiyete göre ayrıştığını görebiliyoruz.

Hiçbir erkek için “çalışan erkek” tanımlaması yapılmazken, kadınlar için “çalışan kadın” nitelemesi kanıksanmış durumda. Bu şekilde kadının çalıştığına dair yapılan vurgu, aslında normalin dışında bir duruma işaret ediyor. Yani bir kadının çalışması, özel olarak belirtilmesi, dikkat çekilmesi ve fark edilmesi gereken normal olmayan bir durum. Çalışma hayatına “çalışan kadın” tanımlamasıyla giren bir kadının iş hayatında erkeklerle aynı davranış tarzıyla karşılaşmasını beklemek, rasyonel olmayacaktır.

Ancak bu reddedişi kadınlar olarak kanıksamak ve kabul etmek de bizleri sürekli eşitsizlik sarmalında tutacak ne yazık ki. Kendimizi tanımlarken, zaman zaman benim de yaptığım gibi, “kadın doktor, kadın mühendis, kadın siyasetçi, kadın akademisyen” tabirleri, bu mesleklerin asıl sahiplerinin erkekler olduğu, kadınların ise hasbelkader bu meslekte bulunduğunun pekiştirilmesine hizmet edecek.

Tanımlamadaki bu eşitsizlikle işe başlayan kadınların çalışma hayatında “eşit var olma” mücadelesinin de zorlu geçeceğini ve geçtiğini sürekli tecrübe ediyoruz. “Çalışan kadın” vurgusu, kadınların çalışma hayatında tali bir pozisyonda olduğunun ilanı. Bu ilan tabii ki yeterli olmuyor bazıları için, çünkü kadınların çalışmaları başkaları tarafından verilen bir lütuf. Bu ifadeler çok iddialı görünebilir, ancak kullanılan dilin kadının çalışma hayatındaki “ikincil” pozisyonunu sürekli ve yeniden üreterek güçlendirmesi, abartı değil, bir durum tespiti.

Bir şekilde çalışma hayatında yer alan kadınların iş yaşamındaki süreci, “çalışan” olarak değil “çalışan kadın” olarak devam ettirmesi bekleniyor. Cinsiyete yönelik bitmeyen vurgu, bu isteğin yansıması. Kendi tecrübemizden faydalanarak yaşanan cinsiyet üzerinden kimlik baskısının birçok örneğini verebiliriz.

Öncelikle “sen” ve “siz” hitabından başlayalım. Hiyerarşik ilişkide amir durumda olan kişinin mesafesini ayarlarken doğrudan cinsiyetin belirleyici olduğunu görüyoruz. Sizinle konuşulurken emir kipiyle “sen” olan yaklaşım, erkek çalışana duyulan saygının etkisiyle “siz” hitabına dönüşüyor. Bu durumun tam tersi ise samimiyet üzerinden inşa ediliyor. Erkek amir sosyalleştiği, “akşama maç yapalım” dediği erkek çalışanı gözetirken, kadın çalışan için bu durum söz konusu bile değil. Zira profesyonel değil, “abi, üstat” la şekillenen bir yakınlığın yön verdiği bir iş hayatı içinde bulunuyoruz.

Abla, kardeş ve kız dışında bir kimlik inşası

Ancak bu hitapların arasında “abla, kardeşim ve kızım” ile başlayan, erkeği doğrudan hiyerarşik ilişkide en üst noktaya taşıyan bir iletişim tarzı var.

Diyelim ki, bir saha araştırması yapmışsınız ve sonuçları sunuyorsunuz. Başarılı bir iş çıkarmışsanız veya çok hoşa gitmeyen bulgular varsa, tehlike çanları çalıyor demektir. Nedir bu tehlike çanları peki?

Birincisi, amir pozisyonundaki kişi kendi iktidar alanını korumak için mutlaka rol dağıtımını yeniden yapmalı. Bunun için de en kolayı pozisyonların belirlenmesi. Bunun için de çok kullanışlı bir tabir var: “Bak kardeşim” veya “Şöyle ki kızım” diye başlayan çok profesyonel (!) bir hitap. Böyle bir hitap, sonraki cümlelerin iktidarını, sizin söylediklerinizden çok daha önemli olduğunu, sizin sözünüzün birazdan erkek amir tarafından ifade edileceklerinin yanında hiçbir anlamı olmadığının ilan edilmesi. Artık roller dağıtılmış ve siz bir “çalışan” olarak değil ailenin “kardeşi, ablası veya kızı” olarak yeriniz belirtilerek durmanız gereken yer konusunda uyarılmışsınızdır. Yaptığınız işin niteliği, çalışan kimliğiniz, eşit ilişki kurma çabanız ve mesleki yeterliğinizin bir anlamı kalmamıştır.

Bu hitap tarzının samimiyetin bir göstergesi olduğu, iş ortamının aile ortamına benzediği, bu yaklaşımın koruma sağladığı gibi gerekçeler ise, eşitsizliğin kurdeleli bir hediye paketinde sunumu.

İşyerinde samimi olmaya değil, profesyonelliğe ve iş ahlâkına ihtiyacımız var. Bunun başlangıç noktası da birbirine hitap şekli. “Siz” odağından çıkarak “sen” e dönüş kadınlara hitap biçiminde çok hızlı ilerliyor. “Kardeşim, kızım” la başlayan bir konuşmada zaten ister istemez baştan bir hiyerarşik ilişki kurulur ve kadın bu ilişkide yönlendirilen, emredilen ve basamağın ikinci kısmında kalması gereken özne oluyor. Bir de tabii yaşınızın genç bulunması, bu hiyerarşik ilişkide “kızım” ve “kardeşim” hitaplarını daha da güçlendiriyor.

“Kardeşim, kızım ve abla” ifadelerinin kullanılmasının güvenlik boyutu da var tabii. Bu tanımlamalarla kadın çalışana erkek çalışandan cinsiyetinden dolayı bir tehlike gelmeyeceği garanti ediliyor. Çünkü buna göre işyerinde çalışan değil “kadın çalışan” kimliğine göre davranışlar belirlenmektedir. Oysa iş ortamında her birey “çalışan” olarak var, kadın veya erkek olarak değil. Fakat işyeri kadınlar için “olması gereken” asıl yer olarak görülmediği için, tehlikeli bir ortamda bulunmaları ve bu tehlikeye karşı hitaplarla korunması gerekiyor bu yaklaşıma göre. Çok masum olarak görülen bu hitap şekli, kadınların işyerinde, çalışma hayatında varlığının ancak ve ancak belirlenen yerlerde olması şartıyla olabileceği algısının yansıması.

Mesleki iletişimini yalnızca iş üzerinden kurma çabası olan kadınların erkeklerin iş hayatındaki iktidarı için bir tehlike oluşturduğunu da görmezden gelemeyiz. Bu tehlikenin bertaraf edilebilmesi, samimiyet, koruma ve güvenilir ilişki kurma kamuflajında kadının asıl olması gereken yerin hatırlatılmasıyla mümkün.

“Abla, kardeşim, kızım” ifadelerini evde, aile hayatımızda duyduğumuza göre iş yerinde bu kimliklerle varlığımızı kabul ediyorlar. Buna karşı duran, kendi ismini inşa eden kadınların, hırslı, uyumsuz, feminist ve hatta geçimsiz olmakla suçlanmasına çoğumuz aşinayız.

Ancak bundan vazgeçmek yerine, kendi isimlerimizi inşa etmek için kimsenin ablası, kızı ve kardeşi olmadığımızı ısrarla vurgulamak zorundayız. Aksi takdirde, bu hitaplar bir zaman sonra “o bizim mahallenin kızı, bizim kızımız, bizim kardeşimiz” güzellemeleriyle haksızlığa uğramayı, hakkınızın teslim edilmediğinde anlayışlı olmanızı, haklarınızdan ve taleplerinizden vazgeçmenizi, yani her durumda görmezden gelinmeyi meşrulaştıracaktır.

Oysa bu tanımlamalarla kadınlar, tıpkı babasının kızının hakkını gözetmesi, abisinin onun yorulmasını istememesi, kardeşinin ona yardımcı olmasını bekliyordu. Tam da bu samimi ilişkiden dolayı aslında bu hitapların tehlikeli değil güvenli (!) olduğunu düşünüyordu.

Türkiye’de kadınların kayıtlı bir şekilde çalışma hayatına dahil olması çok eskiye dayanmıyor ne yazık ki. Ancak bu geç kalmaktan dolayı yaşanan eşitsizliklerle mücadele, aile kimliklerimizin ön planda tutulmasıyla değil, “çalışan” kimliğimizle mümkün olabilir.

Bu kimliğin inşası öncelikli olarak hitapla başlıyor. Nasıl hitap edilirse, o hitaba uygun davranışla karşılaşılacak. Son olarak “başörtülü kadın çalışan” şeklinde ayrı bir kategori var ki, zaten ilk görüşte “bacı” konumuna yerleştiriliyorsunuz. Bu kategorideki kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler ise iki ateş arasında kalmış gibi. Çift taraflı saldırının analiz edilmesi için ayrı bir değerlendirmeyi hak eden bir konu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2022’de yayımlanmıştır.

Nergis Dama
Nergis Dama
Dr. Nergis Dama - 2008 yılında Kocaeli Üniversitesi Matematik Bölümü’nden lisans, 2012 yılında ekonomi dalında yüksek lisans derecesini aldı. 2016’da Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Politika Anabilim Dalı’nda “Türkiye’de Sosyal Yardımların Sosyal Refah Üzerindeki Etkisi” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesi olan Dr. Nergis Dama sosyoekonomik eşitsizlikler, refah politikaları, istihdam ve gelir eşitsizliği konularında çalışmalarını sürdürüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

1
0
Would love your thoughts, please comment.x