11 Şubat 2020

Toplum

Yorum yap

Yazdır

“Bekçilik”te aslında ne tartışılmalı?

Bekçilik meselesi bir süredir gündemde. Ancak konu üzerine yapılan tartışmalar, üzerine düşünülmesi gerekenleri ortaya koyan bir bilgi alışverişinden ziyade “Bekçi baba”cılarla “seyyar panoptikon”cular arasında yaşanan bir atışmaya dönüştü. Oysa bekçilik tartışması, aslında epeyce büyük bir yasa uygulayıcılığı, kolluk, hukuk, adalet sistemi ve bu sistemi işletenlerin gündelik pratiklerine dair hayli zorlu bir sorunun küçük bir parçasını oluşturuyor.

Nitelikli demokrasilerde, gündelik hayattaki yasa uygulayıcılığı, zannedilenin ve bu alanı yönetenlerin algıladığının tam aksine “kim olsa yapar” bir iş değildir. Zira kolluk görevlileri yasayı sahada hayata geçirecek güç demektir ve bu anlamıyla birer emir-eri veya nefer değillerdir. Sahada yasaları hayata geçirmek de kağıt üzerindeki yazılı kuralların ete kemiğe büründürülmesi ve kitabî olanın gerçeklikle yüz yüze kalmasıdır.

Demokratik toplum yasalarla-yasaklar arasındaki mesafenin en uzun olduğu toplumdur. Gerçek siyasal özgürlükler yasalarla tanımlanamayacağı gibi yasaklarla da sınırlandırılamaz; yasa ve yasak arasındaki bu belirsiz alan neredeyse kutsallık derecesinde bir öneme sahiptir. Kolluk dediğimiz kişiler bu alanın yegâne hakimi ve belirleyicisidir. (Bekçilerin eski dönemlerdeki bir adının da ‘yasakçı’ olduğunu hatırlamak gerekir!) Tam da bu nedenle demokratik sistemler için daha fazla güvenlik her zaman daha iyi olmayabilir.

Bekçilik tartışmalarında ne atlanıyor?

Yasal olarak zor kullanma gücü ve yetkisine sahip her kurum ve kişi, adı, ünvanı, üniformasının rengi ne olursa olsun kolluktur. Tıpkı bunun gibi zor kullanmanın da azı, birazı, kısmeni söz konu değildir, olamaz. Zor kullanmak illa müdahil olmak, aktif bir rol üstlenmek, şiddet uygulamak demek de değildir; engellemek, pasif bir rolle baskı hissettirmek, gereksiz durdurma ve arama yapmak ve bir sokağı trafiğe kapamak, kısacası her türlü polislik uygulaması bir zor kullanımıdır ve yapılan iş, kolluk faaliyetidir.

Dolayısıyla işin doğası gereği, “yardımcı kolluk” veya “polise yardımcı kolluk” olamaz.

Oysa bekçilik geçmişten bugüne bir tür “yardımcı kolluk” olarak konumlandırılmıştır ve böylece tam yeri bilerek ya da bilmeyerek muğlak bırakılmıştır. Bu da bekçilikle ilgili yaşanan tartışmaların ana nedenidir.

Demokratik rejimlerde, herhangi bir kolluk kimliğine sahip olmayan hiç kimse kendisine yapılan saldırıya karşı meşru müdafa dışında zora ve şiddete başvuramaz. Buradan bakıldığında bekçilik uygulaması tersine bir gidişle, toplum-destekli polislikten çok “polis-destekli toplumculuk yapmak gibi gözüküyor.

Öte yandan yeni yasa teklifiyle 1914’te çıkarılan ve 1966’da yeniden düzenlenen Çarşı ve Mahalle Bekçileri kanununda yapılmak istenen değişiklikle getirilen ve bekçilere verilmek istenen silah kullanma, durdurma-arama, zor kullanma gibi polis yetkileri ister istemez kafa karışıklığı doğuruyor.

Cevaplanması gereken birinci soru şu: Bu kişiler bütünüyle polis yetkilerine sahip olacaklarsa -ki işin doğası gereği başka türlüsü mümkün değildir!- neden polis değiller? Bu kişilerin adı neden, toplum destekli polis, mahalle polisi veya yerel polis değildir? Polisle aynı işi yapmalarına rağmen daha düşük ücret aldıkları ya da eğitim süreleri çok daha kısa olduğu için mi? Polisten daha korunaksız bir kadro olsun ve bu sayede halihazırda oldukça zor olan gece sokakta insan çalıştırmak daha kolay olsun diye mi? Zor gücü kullanımı hem varmış hem de yokmuş gibi olsun diye mi? Bekçilik uygulaması bunun gibi pek çok soru açığa çıkarıyor ve burada hukukun, her şeyin açık, net ve şüpheye yer bırakmayacak güçte gerekçelere sahip olması gereklilikleri karşılanamıyor.

Bekçiliğin alternatifleri neler?

Bekçilik kurumunu yeniden tanımlamaktaki maksat, nostaljik mahalle kültürüne geri dönmekse, hatırlanması gereken noktalardan biri, dünyanın hemen her demokratik ülkesinde toplumun polise yardımcı olmasının önünü açan formel ya da yarı-formel uygulamaların var olduğudur. Ne var ki demokratik ülkelerdeki uygulamalarda yapılan şey, vatandaşların belirli oluşumlar ya da dernekvari birlikteliklerle yaşadıkları şehre, semte ve mahalleye kayıtsız kalmayarak herhangi bir güvenlik sorunu ya da riski gördüklerinde ilgili birimlere haber vermeleri ve devamında gerekli iş birliğini göstermeleri, aktif sorumluluk almaları ile sınırlıdır.

Demokratik rejimlerde, herhangi bir kolluk kimliğine sahip olmayan hiç kimse kendisine yapılan saldırıya karşı meşru müdafa dışında zora ve şiddete başvuramaz. Buradan bakıldığında bekçilik uygulaması tersine bir gidişle, toplum-destekli polislikten çok “polis-destekli toplumculuk yapmak gibi gözüküyor.

Kolluk açısından yasaların uygulanması ve suçla mücadele edilebilmesi için toplumun desteğini almak her zaman kritik bir önemdedir. Bu amaçla, bizde de 2004-2006 yıllarında toplum destekli polis birimleri kurularak yerel düzeyde halka daha yakın ve güçlü bir iş birliği mekanizması oluşturuldu. 2009’da bu birimler 81 ile yaygınlaştırıldı.

Daha çok, anglo-sakson polisliğin ürettiği bir model olan toplum destekli polisliğe dair getirilen önemli eleştiriler de söz konusudur. Bunların başında, bu uygulamanın polisi hukukun üstünlüğü ve demokratik ilkelere daha bağlı hale getirmek yerine bir tür hatalarını ve eksiklerini meşrulaştırma mekanizması ya da işlevi gördüğü yönündedir. Bu sayede polis, pek çok yanlış uygulaması için de destek görebilmektedir, kötü yaptığı işleri de demokratikleştirebilmektedir.

Bizde bu eleştirilere veya tartışmalara pek rastlanmaksızın zaman içerisinde toplum destekli polislik uygulaması işlevini kaybederek “polislik” ya da “kriminal” dışı alanlarda bir tür halkla ilişkiler çalışmasına dönüştü. Kurum içinden getirilen eleştiriler daha çok polisin asıl işini bırakıp çocuklara futbol oynattığı ya da geziler düzenlediğine dairdir. Bekçilik düzenlemesinin halihazırla var olan toplum destekli polislik uygulamasıyla ilgisi, ilişkisi ve sahada ne tür bir iş birliği ya da işbölümü sağlayacağı da net değildir.

Başka bir muğlaklık daha

Bekçiliğin, bir diğer problemi, toplum ile kolluk arasında bir ara bölgede konumlandırılmış olmasıdır. Zira bekçilerin kişisel ya da iki kişilik ekipler halinde üzerlerine adeta “zimmetlenen” cadde ve mahallelerden hâlâ sorumlu olan bir polis merkezi ve ilçe emniyet müdürlüğü de bulunmaktadır. Halka en yakın hizmet veren kolluğun, hiyerarşinin en altında ve bir anlamda işin en az değer gören kısmını oluşturması ve “dış kapının dış mandalı” konumunda oluşu da ayrı bir sorundur.

Yasaların uygulanması son derece ciddi bir iştir ve bekçilik kurumunun toplumsal bellekteki karşılığının hukukun saygınlığını hayata geçirmek için yeterli ağırlığa olup olmadığı oldukça tartışmalıdır. Yasa uygulayıcıları uyguladıkları yasaların gerektirdiği saygınlığı karşılayamadıklarında bedeli hiçbir zaman bireysel olmayıp her durumda hukuk hakimiyetini de zayıflatır. Halkta ya yeterli saygınlığı uyandıramayacak kolluk görevlilerini zamanla dışarıdanlaştırır, polisliği kendine rağmen yapılan bir iş olarak algılar ve alttan alta sürekli bir çatışma ilişkisi kurar veya karikatürize bir karakter olarak tarihçilerin pek sevdiği edebiyata ve foklore bolca malzeme sağlar hale getirir. Her koşulda, olan hukukun ve adalet fikrinin demokratik olarak sahiplenilmesine olur.

Gece çalışan bekçiler nasıl kontrol edilecek?

Yeni teklife göre yalnızca gece çalışmaları öngörülen bu kişilerin kontrol ve denetimlerinin yeterli ölçüde yapılıp yapılamayacağı da ayrı bir soru işaretidir.

Polislik hizmetinin geceleri genellikle nöbetçi amirlik uygulamasıyla sürdürüldüğü ve denetim gücünün en düşük seviyesinde olduğu göz önüne alındığında, görev yeri karanlık sokaklar olan bekçilerin sahip oldukları son derece kritik yetkileri “bir başlarına” kullanırken gerekli özerkliği sağlayacak donanım ve denetim mekanizmalarının nasıl sağlanacağı haklı bir soru daha doğurmaktadır.

Hem çok düşük bir takdir yetkisi verilip hem başıboş kalma ihtimali oldukça yüksek hem de hukukun gerektirdiği asgari bilgi ve donanıma yeterince sahip olamamanın yaratacağı sakıncalar ise zamanla kendini gösterecektir.

Yasaya itaat mi kişiye itaat mi?

Özet olarak bekçilik tartışması, mutlak suretle polislik ve kollukla, bunların da hukuk ve devletle olan ilişkisi üzerinden yapılmalıdır.

Çoğu zaman zannedilenin aksine, hayatın doğal içindeki polislikte takdir kullanımı her an gerekebilir ve bu anlamda güçlü bireysellik gerektiren bir iştir. Dolayısıyla bu kişilerin kim oldukları, hangi yetkilerle donatıldıkları ve nasıl yetiştirildikleri oldukça kritiktir.

Sokakta çalışmanın en temel özelliği, yalnızlık, tehlikeyle karşı karşıya olma ve insanların acılarına ve sorunlarına yakın olmadır. Bu nedenle bu iş katı bir emir komuta ile yapılamayacak kadar hayatın kendi kurallarına tabidir.

Hayatın doğal akışı içinde ortaya çıkan tek tek olaylarda yasaların pratiğe nasıl uygulanacağı en ince ayrıntısına kadar yasa ve yönetmeliklerle belirlenmediğinden kolluk görevlilerinin kim oldukları, donanımları, yetenekleri ve deneyimleri, yasaların kime nasıl uygulanacağını -ya da uygulanmayacağını!- belirler. Emri yasalardan değil, amirlerinden alan bir görevli için sıradan insanların da yasalara ya da hukuka değil, bizatihi kendisine itaat etmesi beklentisi oldukça yüksektir. İtaatin yasalara ya da hukuka değil de kişilere olması keyfiliğin en bariz görünümüdür. Bu nedenledir ki demokratik toplumlarda polis dışındaki her türlü kolluk gücü, zorunlu olmadıkça olmaması gereken, arızi ve kaçınılmaz olarak sorunlu yapılardır. Katı kurallarla sınırlı tutulmalıdır.

Polislik bir güvenlik kurumu mu?

Polis, temel olarak bir güvenlik kurumu da değildir. Aslına bakılırsa polis, felsefeci Agamben’in harikulade ifadesiyle, “bir devletin kendisiyle olan ilişkisidir”. Devletin kendini nasıl algıladığı, en iyi polislerin haline ve tavrına bakılarak anlaşılabilir. Polisliği, hukuk ve adalet fikrinden önce güvenlik ve düzenle, zor kullanma gücüyle ilişkilendiren bir devlet kaçınılmaz bir güvenlik devletidir ve bu tür yerlerde polislikle güvenlik aynileşerek polis devletinin sokaktaki gerekçesi haline gelir.

Bekçilik ise tıpkı askeri polislik gibi takdir yetkisi yok denecek kadar sınırlandırılmış olan, bir tür “emir-kulu” polisliğidir ve bu durum kaçınılmaz olarak yasaları hukuktan ve adaletten bağımsız -ya da ilişkisiz- bir zor aracı kılmaya, dolayısıyla keyfi uygulamalara kapı aralamaya fazlasıyla yatkındır.

Onca mobeseye ve teknoloji yatırımına rağmen sokakların güvenliği için yeniden yaya gezen güvenlik görevlilerine ihtiyaç duyulması, “insansız güvenlik” politikalarının iflas ettiğinin de bir göstergesidir.

Bekçilik konusu, bir süredir kendi kendisine karşı güvensizleşmiş devlet sisteminin “eski güzel günlere” duyduğu özlemin ve kolluk alanındaki sayısız yanlışın kaçınılmaz bir tezahürüdür. Hukuk güvencesinin ve adalet düşüncesinin giderek zayıflamasının yarattığı boşluğu, gündelik hayatı daha güvenlikli kılarak doldurma çabasıdır.

Devletin güvenlik yönetimi açısından bakıldığında bekçiliğin ihyası, samanlıkta kaybedileni avluda aramak, hukuk kaybının yerini güvenlikle doldurmak gibidir fakat biliyoruz ki kaybedilen güveni telafi etmek için başvurulan her güvenlik çözümü güvenlik kadar güvensizlik de doğurur. Onca mobeseye ve teknoloji yatırımına rağmen sokakların güvenliği için yeniden yaya gezen güvenlik görevlilerine ihtiyaç duyulması, “insansız güvenlik” politikalarının iflas ettiğinin de bir göstergesidir.

Bu nedenle, bekçilik meselesi bekçi baba ya da seyyar panoptikon1 gibi iki uca savrulmadan orta yerden tartışılmalı, devletin güven ile güvenliği karıştıran kafa karışıklığından çıkması için yapıcı bir katkı vermeye çalışmalıdır. Mahalle baskısının zor gücüyle birleşme ihtimalinin yaratacağı mahzurlar tane tane anlatılmalı ve müdahalesiz bir kollayıp gözetmeyi içeren kolluk kavramının bu kez demokrasinin ihyası için tartışılmasını sağlamalıdır.

Twitter: @ahmeterkankoca

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Şubat 2020’de yayımlanmıştır.

  1. Panoptikon, tek bir kişinin kendini gizleyip ya da net olarak göstermeden sayısız insanın her hareketinin izlendiği hissini uyandırarak sürekli kontrol altında tutabilmesini sağlayan gözetim sistemi. Yunanca ‘panoptes’ kelimesinden gelen kavram, aynı anda her şeyin görülebilmesi anlamına gelir ve genellikle devletin aşırı denetimci işleyişini ifade etmek için kullanılır.

Erkan Koca

Erkan Koca, gerçek anlamda işleyen, hukukun ve kurumların güvencesinde nitelikli bir demokrasiye ulaşmak adına güvenlik ve yasa, siyaset ve hukuk, özgürlük ve güvenlik gibi netameli başlıklarda saha çalışmaları ve araştırmalar yapıyor. Polisliğin Kitabını Yazmak: Antropolojik Açıdan Polis Bürokrasisi ve Görünümleri ile Düzen ve Kargaşa Arasında: Polis Açısından Gezi Olayları adlarıyla yayımlanmış iki kitabın yanı sıra Demokrasiyi Korumak başlıklı bir başka kitabı daha bu yıl için yayıma hazırlıyor. Telif çalışmalarının dışında, Suçsuz Yere Polislik: Artvin’de Polis-Halk İlişkisi Üzerine Etnografik Bir İnceleme başlıklı bir saha çalışması ve Nereye Gitti Bu Entelektüeller, Küçük Yerler Büyük Meseleler, Sosyolojiye Çağrı, Güvenlik ve Toplum, Kitapları Nasıl Okumalı, Siyasal Antropoloji, Kültür Teorileri, Alan Çalışması gibi yayımlanmış çok sayıda çevirisi bulunuyor. Sosyal ve kültürel antropoloji alanında Ankara Üniversitesi’ndeki yüksek öğreniminin ardından çeşitli zamanlarda Birmingham, Lund, Oslo ve New York üniversitelerinde konuk araştırmacı olarak bulundu. Yakın zamanda, PODEM için Özge Genç ile birlikte Kriz Zamanlarında Güvenlik Kurumları ve Sivil Toplum İlişkisi raporunu kaleme aldı. Serbestiyet haber sitesine yazılar yazıyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend