Biyo-kaçakçılık ve biyo-korsanlık nedir, ne değildir?

Biyo-kaçakçılık ve biyo-korsanlık nasıl zarar veriyor? Bunlarla mücadele dünyada nasıl yapılıyor? Türkiye bu mücadelenin neresinde? Biyo-kaçakçılıktan korunmak için neler yapılmalı? Dr. Erdal Güler yazdı.

Türkiye ekolojik açıdan çok zengin bir ülke ancak ülkemizin ekolojisini tehlikeye atan önemli bir sorunumuz var: biyo-korsanlık ve biyo-korsanlığın birinci aşaması olan biyo-kaçakçılık.

Biyo-kaçakçılık, herhangi bir bitki veya hayvan türünün, yabancı veya yerli araştırmacılar tarafından gerekli izinler alınmadan toplanmasıdır.

Biyo-kaçakçıların amacı, herhangi bir ticari çıkar sağlamadan, elde ettiği ürünü koleksiyon amaçlı veya hobi amaçlı kullanmak ya da laboratuvar ortamında bilimsel amaçlı çalışmalar yapmak da olabilir ama gerekli izinlerin alınmamış olması, bu durumu biyo-kaçakçılık statüsüne sokar.

Biyo-korsanlık ise biyo-çeşitliliğin veya genetik kaynakların bir ülkeden başka bir ülkeye izinsiz taşınması kadar basit değil. Çünkü biyo-korsanlık ilaç, tarım, gıda, kozmetik gibi şirketlerin fikri mülkiyet hukuku vasıtasıyla yerli toplumların nesilden nesile aktardıkları biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilgilerden elden edilen ürünlerdeki faydaların adil ve eşit paylaşımı gerçekleşmeden mülkiyeti gasp etme süreci olarak tanımlanıyor.

Aynı zamanda biyokorsanlık, “kültürel ve geleneksel bilgi hırsızlığı”, “kültürel emperyalizm”, “biyosömürgecilik”, “ekolojik emperyalizm” ve “modern sömürgecilik” kavramları yerine de kullanılır.

Biyo-korsanlar elde ettikleri ürünlerle ne yapar?

Kapitalist çevre anlayışının yaygınlaşması ile biyolojik kaynaklara, teknolojik müdahaleler artmaya başladı ve genetik kaynakların önemi arttı. Biyolojik kaynaklar, gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketler için tıp, sanayi, tarım, kozmetik endüstrisinde sürekli yeni ürünleri sentezlemek ve piyasaya sürmek için yeni meta araçları olarak görülmeye başlandı. Aynı zamanda bu şirketler, geleneksel bilgiye dayalı ilaç piyasasının büyümesi ve ilaç şirketlerinin araştırma ve geliştirme maliyetlerini en aza indirmek amacıyla patent süreçlerinden ticari kârlar kazanıyorlar. Yerli topluluklara ait kaynaklardan elde edilen yararlı-şifalı bitkilerin dünya pazarında değerinin 4.3 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Çoğu eski medeniyet, dolayısıyla geleneksel bilgileri, biyolojik kaynakları üzerinde küresel şirketlerin tehditleriyle karşı karşıya. Biyolojik araştırma şirketleri bu tür bilgileri ve faydaları da başka şirketlere satabiliyor. Hindistan, Afrika, Latin Amerika ülkeleri olarak Peru, Panama, Brezilya gibi ülkeler mega-biyoçeşitliliği sahip ve biyokorsanlıkla sık sık karşılaşan ülkeler arasında yer alıyor.

Türkiye’den en çok neler kaçırılıyor?

Tarım ve Orman Bakanlığı, biyo-kaçakçılık vakası olaylarını sistemli şekilde takip ediyor. Bu kapsamda hangi türün hangi ülkelerdeki kişiler tarafından kaçırılmaya çalışıldığı da izleniyor.

Biyokorsanlık bağlamında Türkiye’de yasa dışı yollarla kaçırılmaya en çok kaçırılan türler arasında bitkilerde başta soğanlı türler geliyor: Bunlar arasında ters lale, ağlayan gelin (fritillaria), lale (tulipa), kardelen (galanthus), gölsoğanı (narciscus), nergiz (stenbergia), topalak, yersomonu türleri, arap sümbülü (muscari), süsen, kurtkulağı (ıris), zambak (lilium) türleri, dağ lalesi, manisa lalesi (anemone)

İkinci sırada ise tıbbi ve aromatik bitkiler geliyor hatta TBMM’de bu konu için Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. Kaçırılan faunistik türler arasında ise en başta kelebekler var. Sürüngenlerden Kafkas (Hopa) Engereği, Baran Engereği, Koca Engerek, kertenkele türleri, tıbbi sülükler ve çeşitli böcek türleri de kaçakçıların radarındaki türlerden…

Söz konusu biyo-korsanlığın boyutuna dair bir örnek vermek olayın boyutunu anlamamıza yardımcı olabilir. Ters lalenin anavatanı Van ve Hakkari bölgesi iken bu soğanlı bitki nesli tükenme noktasına geldi, Hollanda’nın ise Türkiye’den “getirttiği” soğanları çoğaltıp dünyaya ihraç etmeye başladığı bilinir.

Biyo-korsanlık olaylarını ise net olarak takip edecek sistem henüz maalesef geliştirilmedi ancak yurt dışında geleneksel bilgilerin patentlenmesinin önüne geçecek (negatif ve pozitif koruma yöntemleri) politikalara yönelik çalışmalar 2017 yılından beri devam ediyor. Bu kapsamda gerekli hukuki düzenlemeler sonucunda en çok patent veren ülkelerle yapılan anlaşmalar çerçevesinde kaynağın kökeni ülkemize ait ise patentler verilmeden önlenecek veya verilen patentlerden telif hakkı (fayda paylaşımı) alınacaktır.

Biyo-kaçakçı kavramı kullanılmalı

Biyo-kaçakçılıkla ilgili bu yazının çerçevesini düşünürken bir televizyon kanalında ülkemizdeki hayvan parçalarının veya zehirlerinin yurt dışına çıkarılırken havalimanında yakalanması ile ilgili bir habere denk geldim. Haber metinlerinde veya televizyon kanallarının hiçbirinde “biyo-kaçakçılık” kavramının kullanılmadığını gördüm. Sanki biyo-kaçakçılık herhangi bir kaçakçılık türü olarak ifade ediliyor, dolayısıyla bu yaklaşımdan vazgeçmeliyiz.

Biyo-kaçakçılığın sonucu ekonomik, kültürel, ekolojik, toplumsal gibi birçok tahribata neden olabiliyor. Bu bağlamda, “biyo-kaçakçılık” kavramının kamuoyunda yaygınlaştırılması ve toplumsal farkındalığın oluşması amacıyla daha fazla kamu spotlarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla Fikir Turu ekibine böyle bir konuyu dert edindikleri için öncellikle teşekkür etmek istiyorum.

Biyo-korsanlıkla mücadele yöntemleri nasıl olmalı?

Ülkemizde, biyo-korsanlık kavramına yönelik akademik çalışmalar sınırlı ama son zamanlarda bu alanı ilginin arttığını söyleyebilirim. Biyo-korsanlık sorununa karşı daha fazla disiplinler arası iş birliğine ihtiyaç olduğu ortada.

Özellikle ziraat, orman, biyoloji ve hukuk alanında biyo-korsanlık konusu incelemeye başlanmış olsa da bu sorunun daha bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmasına ve politika oluşturulmasına ihtiyaç var.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, geleneksel bilginin korunması amacıyla gelişmekte olan ülkelerin talep ve ihtiyaçlarını dikkate alarak bu konuda ortak politikalar geliştirilmeye çalışıyor.

Önerdikleri modeller ise “negatif koruma” ve “pozitif koruma” yöntemleri.

Negatif koruma ya da savunma, geleneksel bilgilerin başka bir ülke tarafından hukuki koruma sağlanmadan önce tedbir alınması anlamına geliyor.

Pozitif koruma ise geleneksel bilgiye sahip yerli halkın telif ücreti, fayda paylaşımı gibi fikri mülkiyetten elde edilenden pay alması ve haklarının desteklenmesi ifade ediyor.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü’nün savunma ya da negatif koruma için önerdiği önerdiği model “Geleneksel Bilgi Dijital Kütüphane” uygulaması. Bu kütüphane, verilerin elektronik ortamda toplanarak ilaç-tedavi yöntemlerinde katkı sağlayacak pratik bilgilerin sınıflandırılmasına dayanan bir Hint veri tabanı sistemi. Bu kütüphane veri tabanı sayesinde patent başvurularında geleneksel bilgiyle ilgili küresel patent ofislerince taraması yapılarak, bu sayede patent uzmanları tarafından kolayca ve yerinde karara verebilecek network oluşturuluyor.

Peru örneği neden önemli?

Pozitif koruma içinse Peru örnek gösterilebilir. Bu modelde, geleneksel bilgilerle elde edilen ürünlerin satışlarından en az %10 yerli halkların kalkınma fonuna aktarılıyor. Peru ayrıca Biyo-korsanlıkla Mücadele Komisyonu da oluşturdu. Bu komisyon, geleneksel bilgilerle ilgili yurtdışında yapılan patent başvurularını, verilen patentleri takip etmek, verilen patentlerle ilgili itirazda bulunmak ve iptal davası açmak gibi görevlere sahip.

Neem yaprakları ve Basmati pirinç için verilen mücadele

Biyo-korsanlık sorununun şekillenmesinde veya dünya kamuoyunda yaygınlaşmasında en popüler örneklerden biri Hindistan’ın Neem ağaçları için verdiği mücadeledir.

Neem, Hindistan kökenli tropik ağaç olarak (Azdirachta İndica) köylülerin uzun zamandır bildiği ve çok değerli özelliklere sahip doğal bir böcek kovucu, parazitler, solucanlar, mantarlar ve zararlı bakterilere karşı güvenle kullanılabilen bir ilaç. Bu ağacın yaprakları sayesinde böcek öldürücü ilaçlara başvurmak zorunda kalınmaz.

Neem yaprakları ile 1990’ların başında pestisitlerin araştırılmasında çözüm bulmak için doğaya dönüldü ve araştırmalar yapıldı. Batı’daki kimyasal ürünlere, pestisitlere karşı artan muhalefet nedeniyle Neem yapraklarını yönelik uluslararası ilgi arttı.

12 Aralık 1990’da ABD merkezli, çok uluslu kimya şirketi W.R. Grace ve ABD Tarım Bakanlığı, Avrupa Patent Ofisi’ne başvuru yaptı ve 1994’te Neem’in antiparazitik ve antifungal özelliklerini “icat” olarak 0436257 numarayla patentledi. ABD hükümetine ve ABD’deki çokuluslu W.R. Grace şirketine, Neem’in tohumlarından çıkarılan bir yağla ilgili patent verildi. Neem’in bu şekilde patentlenmesi çok açık şekilde bir biyo-korsanlık örneğidir.

Vandana Shiva gibi ünlü aktivistler, Neem patentini iptal ettirmek için çiftçilerin haklarını korumak, geleneksel bilginin ve biyoçeşitliliğin yabancı şirketlerce çalınmasına karşı çıkmak amacıyla Avrupa Patent Ofisi’ne (APO) başvurdu. Patent 2005 yılında iptal edildi.

8 Temmuz 1994’te Teksaslı bir şirket olan RiceTec, ABD Patent ve Ticari Marka Ofisi’ne, Hint pirinç fideleri ile başlayan ve yeni bitki çeşitleri elde ettiğini iddia ederek başvurdu. ABD’li şirket bildiğimiz Basmati pirincine “Texmati”, “Kasmati” ve “Jasmati” gibi isimler vererek, kendi ürünlerinin Hindistan ve Pakistan’ın geleneksel Basmati pirincinden “yeni” ve “üstün” olduğunu öne sürdü. Hindistan hükümeti ve sivil toplum örgütleri bu patente karşı mücadele etti ve bu olay da korsanlık olarak değerlendirilerek iptal işlemi için bilimsel kanıtlar eşliğinde ABD Patent ve Marka Ofisi’ne başvuru yapıldı. Hatta bu süreçte ABD ve Hindistan arasında diplomatik kriz de yaşandı. Sonuç olarak ABD Patent Ofisi, basmati ile ilgili patentlerin çoğunu reddetti.

Türkiye’de biyo-korsanlık vakaları üzerine

Biyo-kaçakçılıkla mücadelenin birinci basamağı, kişilerin canlı türlerini izinsiz toplarken veya sınır kapılarında bavul ve üst aramalarında yakalanmalarını sağlamak.

Bu kapsamda biyo-kaçakçılıkla mücadelede, Tarım ve Orman Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı eşgüdüm halinde olan iki kurum olarak jandarma, emniyet ve sahil güvenlik birimlerinde görev yapan kolluk kuvvetlerine eğitimler veriyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerine göre, 2007-2023 yılları arasında 86 biyo-kaçakçılık tespit edildi. Bunların dışında tespit edilemeyen biyo-kaçakçılık şüphesiz var.

Ülkemizde biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilgilerin yurt dışında izinsiz ticari ürünlere fikri mülkiyet verilmesi de söz konusu ve bu durum biyo-korsanlık tanımına giriyor. Ancak, Türkiye’nin yurt dışında herhangi bir şekilde geleneksel bilgilerin kullanımına dayalı patent iptal davaları henüz yok.

Ülkemizde negatif korumaya yönelik 2017 yılında ulusal düzeyde geleneksel bilginin kayıtlanması projesi başladı. Proje, Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğine dayalı geleneksel bilgileri kullanarak, ürünlerin patentinin yabancılar tarafından alınmasını önlemeyi hedefliyor. Bu kapsamda geleneksel bilginin önemi, işlevi hakkında kırsaldan başlayarak yerel yönetimlere, eğitim ve kamu kurumlarına kadar toplumsal farkındalığın oluşturulması ve korunmasına yönelik projelerin arttırılması gerekiyor.

Ülkemizde biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilginin yurt dışı patentlerine yani biyo-korsanlığa karşı telif ücreti alınmasına dayalı pozitif koruma gerçekleştirecek hukuki düzenlemelerin yetersiz kaldığı söylenebilir.

Yaptırımlar yeterli mi?

Bu kapsamda 2002 yılından bu yana birçok kez biyo-çeşitliliği korumak ve biyo-korsanlığı önlemek amacıyla Biyo-Çeşitlilik Yasa Tasarısı TBMM gündemine alındı ama hâlâ çerçeve bir yasal düzenlememiz henüz yok.

Ülkemizde biyo-kaçakçılıkla ilgili cezalarda 2872 Çevre Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu gibi birçok yasal düzenlemelere göre idari para cezaları veriliyor. Ancak bu yaptırımlar yetersiz kalıyor.

Mayıs 2024’te, ABD’li bir profesör valizinde bulunan 1.500 zehirli hayvan ve içerisinde sıvı bulunan 88 adet şişeyle yurt dışına çıkarken yakalandı ancak “Bunun suç olduğunu bilmiyordum” diyerek serbest kaldı ve hemen ülkesine döndü. Oysa, daha ağır cezalara ihtiyaç var.

Doğa Koruma ve Milli Parklar, biyo-kaçakçılıkla ilgili eğitim kurumlarına, muhtarlara, yerel yönetimlere yönelik bilgilendirme toplantıları gerçekleştiriyor. Bununla birlikte biyo-korsanlıkla mücadeleyi daha etkin yapabilmek için milli eğitimle yükseköğretim kurumlarında biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilginin fikri mülkiyet yoluyla korunmasına yönelik konuları içeren müfredat sistemine ihtiyacımız var.

Kamu politikaları belgelerinde görüleceğe üzere sanayileşme ve kentleşme ile geleneksel bilgi unutulmaya yüz tutmuş durumda. Kırsalda insanlar geleneksel tarım, hayvancılık ile geçimlerini sağlarken iş fırsatı az olan yerlerde de geleneksel el sanatlarını ön plana çıkarak geçim kaynağı sağlıyor. Dolayısıyla geleneksel bilginin nesilden nesile aktarılması için toplumsal duyarlılığın ve hukuki koruma yöntemlerinin birlikte geliştirilmesine önem verilmeli.

Çevreci örgütlerin önemi

Biyo-korsanlıkla mücadelede öncü ülkelerde, çiftçi ve insan hakları örgütleri gibi sivil toplum örgütleri önemli bir aktör olarak yer alıyor. Çevreci sivil toplum örgütleri, tarım alanlarının imara açılması, hidroelektrik santrallerin yapımı ve barajların yapımıyla biyo-çeşitliliğin tahribine karşı davacı oluyorlar.

Günümüzde bu tür örgütler, biyo-korsanlığa karşı uluslararası boyutta bir aktör olarak konumlanıyorlar. Hindistan, Peru gibi ülkelerde sivil toplum örgütleri, uluslararası mahkemelerde biyo-teknoloji, gıda ve ilaç şirketlerinin patentlerini sınırlandırmak amacıyla hükümet ile ortak hareket ediyor ve patent davalarını kazanıyorlar. Bu tip çevreci sivil toplum örgütlerinin amacı herhangi bir türü korumanın ötesinde, artık; adil dağılım, insan hakları, kadın hakları, yoksulluk gibi çok boyutlu bir çerçeveden hareket eden niteliğe dönüştüler.

Faydalı bazı eserler

Literatürde biyo-korsanlıkla ilgili çalışmaların bir kısmı, arazide hangi türün, ne kadar ve nerede kaçırıldığına odaklanıyor. Ele alınan başka bir konu da biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilgilerin fikri mülkiyetle ilişkisi üzerine.

Dolayısıyla kamu kurumları aktörlerinin yer aldığı, özel sektörün ilgili bileşenleri ve ilgili sivil toplum örgütleri ile yönetişim ilkesi çerçevesinde iş birlikleri artırılabilir. Bu kapsamda ülkemizdeki bilimsel araştırmalara yol gösterecek ve rehberlik edecek birkaç eserden bahsetmek istiyorum.

Yerli halkların ve çiftçilerin haklarını korumak için çevresel davalarda rol alan Vandana Shiva’nın eserleri biyo-korsanlık kavramına toplumsal, hukuksal, kültürel ve çevresel boyutta yaklaşabilmemiz için bize rehberlik edebilir. Bu nedenle bazı eserlerinin Türkçeye tercüme edilmesine rağmen daha fazla kaynaklarına ihtiyacımız var diyebilirim. Nitekim 1999 yılında Vandana Shiva tarafından kaleme alınan “Biopiracy: The Plunder of Nature and Knowledge” adlı çalışma, literatüre büyük bir katkı sağladı.

Uluslararası çevre hukukçusu Ikechi Mgbeoji’nin 2006’daki “Global Biopiracy: Patents, Plants, and Indigenous Knowledge” adlı eseri ve Daniel F. Robinson’un 2010 tarihli “Confronting Biopiracy Challenges, Cases and International Debates” adlı eseri, biyo korsanlık sorununu ekonomik, kültürel, hukuksal, toplumsal ve yönetsel açıdan inceleyerek gelişmekte olan ülkelerdeki yerli halkların veya çiftçilerin haklarını biyo-korsanlara karşı korumak için bir takım politika önerilerinde bulunuyorlar. Ülkemizdeki literatüre katkı sağlamak ve biyo-korsanlıkla ilgili bilimsel çalışma yapacak kişilere rehberlik edecek bu eserlerin tercüme edilmesi gerekliliğini “Fikir Turu” aracılığıyla hatırlatmak istiyorum.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

Erdal Güler
Erdal Güler
Erdal GÜLER, 1989 yılında Samsun’da doğdu. 2013 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden, 2015 yılında ise Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalından mezun oldu. Aynı yıl Ondokuz Mayıs Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Yönetimi ABD Doktora programına girdi ve 2022 yılında “Çevre Politikası ve Yönetimi Bakımından Türkiye’de Biyokorsanlık Sorunu” adlı doktora tezi ile mezun oldu. 2016 yılından beri Bartın Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Son dönemde yoğunlaştığı alan Dünya’da ve Türkiye’de biyokorsanlık politikalarının incelenmesidir. Çevre örgütleri, çevre politikaları ve yerel yönetimler ile ilgili ulusal ve uluslararası yayınları bulunuyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Biyo-kaçakçılık ve biyo-korsanlık nedir, ne değildir?

Biyo-kaçakçılık ve biyo-korsanlık nasıl zarar veriyor? Bunlarla mücadele dünyada nasıl yapılıyor? Türkiye bu mücadelenin neresinde? Biyo-kaçakçılıktan korunmak için neler yapılmalı? Dr. Erdal Güler yazdı.

Türkiye ekolojik açıdan çok zengin bir ülke ancak ülkemizin ekolojisini tehlikeye atan önemli bir sorunumuz var: biyo-korsanlık ve biyo-korsanlığın birinci aşaması olan biyo-kaçakçılık.

Biyo-kaçakçılık, herhangi bir bitki veya hayvan türünün, yabancı veya yerli araştırmacılar tarafından gerekli izinler alınmadan toplanmasıdır.

Biyo-kaçakçıların amacı, herhangi bir ticari çıkar sağlamadan, elde ettiği ürünü koleksiyon amaçlı veya hobi amaçlı kullanmak ya da laboratuvar ortamında bilimsel amaçlı çalışmalar yapmak da olabilir ama gerekli izinlerin alınmamış olması, bu durumu biyo-kaçakçılık statüsüne sokar.

Biyo-korsanlık ise biyo-çeşitliliğin veya genetik kaynakların bir ülkeden başka bir ülkeye izinsiz taşınması kadar basit değil. Çünkü biyo-korsanlık ilaç, tarım, gıda, kozmetik gibi şirketlerin fikri mülkiyet hukuku vasıtasıyla yerli toplumların nesilden nesile aktardıkları biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilgilerden elden edilen ürünlerdeki faydaların adil ve eşit paylaşımı gerçekleşmeden mülkiyeti gasp etme süreci olarak tanımlanıyor.

Aynı zamanda biyokorsanlık, “kültürel ve geleneksel bilgi hırsızlığı”, “kültürel emperyalizm”, “biyosömürgecilik”, “ekolojik emperyalizm” ve “modern sömürgecilik” kavramları yerine de kullanılır.

Biyo-korsanlar elde ettikleri ürünlerle ne yapar?

Kapitalist çevre anlayışının yaygınlaşması ile biyolojik kaynaklara, teknolojik müdahaleler artmaya başladı ve genetik kaynakların önemi arttı. Biyolojik kaynaklar, gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketler için tıp, sanayi, tarım, kozmetik endüstrisinde sürekli yeni ürünleri sentezlemek ve piyasaya sürmek için yeni meta araçları olarak görülmeye başlandı. Aynı zamanda bu şirketler, geleneksel bilgiye dayalı ilaç piyasasının büyümesi ve ilaç şirketlerinin araştırma ve geliştirme maliyetlerini en aza indirmek amacıyla patent süreçlerinden ticari kârlar kazanıyorlar. Yerli topluluklara ait kaynaklardan elde edilen yararlı-şifalı bitkilerin dünya pazarında değerinin 4.3 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Çoğu eski medeniyet, dolayısıyla geleneksel bilgileri, biyolojik kaynakları üzerinde küresel şirketlerin tehditleriyle karşı karşıya. Biyolojik araştırma şirketleri bu tür bilgileri ve faydaları da başka şirketlere satabiliyor. Hindistan, Afrika, Latin Amerika ülkeleri olarak Peru, Panama, Brezilya gibi ülkeler mega-biyoçeşitliliği sahip ve biyokorsanlıkla sık sık karşılaşan ülkeler arasında yer alıyor.

Türkiye’den en çok neler kaçırılıyor?

Tarım ve Orman Bakanlığı, biyo-kaçakçılık vakası olaylarını sistemli şekilde takip ediyor. Bu kapsamda hangi türün hangi ülkelerdeki kişiler tarafından kaçırılmaya çalışıldığı da izleniyor.

Biyokorsanlık bağlamında Türkiye’de yasa dışı yollarla kaçırılmaya en çok kaçırılan türler arasında bitkilerde başta soğanlı türler geliyor: Bunlar arasında ters lale, ağlayan gelin (fritillaria), lale (tulipa), kardelen (galanthus), gölsoğanı (narciscus), nergiz (stenbergia), topalak, yersomonu türleri, arap sümbülü (muscari), süsen, kurtkulağı (ıris), zambak (lilium) türleri, dağ lalesi, manisa lalesi (anemone)

İkinci sırada ise tıbbi ve aromatik bitkiler geliyor hatta TBMM’de bu konu için Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. Kaçırılan faunistik türler arasında ise en başta kelebekler var. Sürüngenlerden Kafkas (Hopa) Engereği, Baran Engereği, Koca Engerek, kertenkele türleri, tıbbi sülükler ve çeşitli böcek türleri de kaçakçıların radarındaki türlerden…

Söz konusu biyo-korsanlığın boyutuna dair bir örnek vermek olayın boyutunu anlamamıza yardımcı olabilir. Ters lalenin anavatanı Van ve Hakkari bölgesi iken bu soğanlı bitki nesli tükenme noktasına geldi, Hollanda’nın ise Türkiye’den “getirttiği” soğanları çoğaltıp dünyaya ihraç etmeye başladığı bilinir.

Biyo-korsanlık olaylarını ise net olarak takip edecek sistem henüz maalesef geliştirilmedi ancak yurt dışında geleneksel bilgilerin patentlenmesinin önüne geçecek (negatif ve pozitif koruma yöntemleri) politikalara yönelik çalışmalar 2017 yılından beri devam ediyor. Bu kapsamda gerekli hukuki düzenlemeler sonucunda en çok patent veren ülkelerle yapılan anlaşmalar çerçevesinde kaynağın kökeni ülkemize ait ise patentler verilmeden önlenecek veya verilen patentlerden telif hakkı (fayda paylaşımı) alınacaktır.

Biyo-kaçakçı kavramı kullanılmalı

Biyo-kaçakçılıkla ilgili bu yazının çerçevesini düşünürken bir televizyon kanalında ülkemizdeki hayvan parçalarının veya zehirlerinin yurt dışına çıkarılırken havalimanında yakalanması ile ilgili bir habere denk geldim. Haber metinlerinde veya televizyon kanallarının hiçbirinde “biyo-kaçakçılık” kavramının kullanılmadığını gördüm. Sanki biyo-kaçakçılık herhangi bir kaçakçılık türü olarak ifade ediliyor, dolayısıyla bu yaklaşımdan vazgeçmeliyiz.

Biyo-kaçakçılığın sonucu ekonomik, kültürel, ekolojik, toplumsal gibi birçok tahribata neden olabiliyor. Bu bağlamda, “biyo-kaçakçılık” kavramının kamuoyunda yaygınlaştırılması ve toplumsal farkındalığın oluşması amacıyla daha fazla kamu spotlarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla Fikir Turu ekibine böyle bir konuyu dert edindikleri için öncellikle teşekkür etmek istiyorum.

Biyo-korsanlıkla mücadele yöntemleri nasıl olmalı?

Ülkemizde, biyo-korsanlık kavramına yönelik akademik çalışmalar sınırlı ama son zamanlarda bu alanı ilginin arttığını söyleyebilirim. Biyo-korsanlık sorununa karşı daha fazla disiplinler arası iş birliğine ihtiyaç olduğu ortada.

Özellikle ziraat, orman, biyoloji ve hukuk alanında biyo-korsanlık konusu incelemeye başlanmış olsa da bu sorunun daha bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmasına ve politika oluşturulmasına ihtiyaç var.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, geleneksel bilginin korunması amacıyla gelişmekte olan ülkelerin talep ve ihtiyaçlarını dikkate alarak bu konuda ortak politikalar geliştirilmeye çalışıyor.

Önerdikleri modeller ise “negatif koruma” ve “pozitif koruma” yöntemleri.

Negatif koruma ya da savunma, geleneksel bilgilerin başka bir ülke tarafından hukuki koruma sağlanmadan önce tedbir alınması anlamına geliyor.

Pozitif koruma ise geleneksel bilgiye sahip yerli halkın telif ücreti, fayda paylaşımı gibi fikri mülkiyetten elde edilenden pay alması ve haklarının desteklenmesi ifade ediyor.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü’nün savunma ya da negatif koruma için önerdiği önerdiği model “Geleneksel Bilgi Dijital Kütüphane” uygulaması. Bu kütüphane, verilerin elektronik ortamda toplanarak ilaç-tedavi yöntemlerinde katkı sağlayacak pratik bilgilerin sınıflandırılmasına dayanan bir Hint veri tabanı sistemi. Bu kütüphane veri tabanı sayesinde patent başvurularında geleneksel bilgiyle ilgili küresel patent ofislerince taraması yapılarak, bu sayede patent uzmanları tarafından kolayca ve yerinde karara verebilecek network oluşturuluyor.

Peru örneği neden önemli?

Pozitif koruma içinse Peru örnek gösterilebilir. Bu modelde, geleneksel bilgilerle elde edilen ürünlerin satışlarından en az %10 yerli halkların kalkınma fonuna aktarılıyor. Peru ayrıca Biyo-korsanlıkla Mücadele Komisyonu da oluşturdu. Bu komisyon, geleneksel bilgilerle ilgili yurtdışında yapılan patent başvurularını, verilen patentleri takip etmek, verilen patentlerle ilgili itirazda bulunmak ve iptal davası açmak gibi görevlere sahip.

Neem yaprakları ve Basmati pirinç için verilen mücadele

Biyo-korsanlık sorununun şekillenmesinde veya dünya kamuoyunda yaygınlaşmasında en popüler örneklerden biri Hindistan’ın Neem ağaçları için verdiği mücadeledir.

Neem, Hindistan kökenli tropik ağaç olarak (Azdirachta İndica) köylülerin uzun zamandır bildiği ve çok değerli özelliklere sahip doğal bir böcek kovucu, parazitler, solucanlar, mantarlar ve zararlı bakterilere karşı güvenle kullanılabilen bir ilaç. Bu ağacın yaprakları sayesinde böcek öldürücü ilaçlara başvurmak zorunda kalınmaz.

Neem yaprakları ile 1990’ların başında pestisitlerin araştırılmasında çözüm bulmak için doğaya dönüldü ve araştırmalar yapıldı. Batı’daki kimyasal ürünlere, pestisitlere karşı artan muhalefet nedeniyle Neem yapraklarını yönelik uluslararası ilgi arttı.

12 Aralık 1990’da ABD merkezli, çok uluslu kimya şirketi W.R. Grace ve ABD Tarım Bakanlığı, Avrupa Patent Ofisi’ne başvuru yaptı ve 1994’te Neem’in antiparazitik ve antifungal özelliklerini “icat” olarak 0436257 numarayla patentledi. ABD hükümetine ve ABD’deki çokuluslu W.R. Grace şirketine, Neem’in tohumlarından çıkarılan bir yağla ilgili patent verildi. Neem’in bu şekilde patentlenmesi çok açık şekilde bir biyo-korsanlık örneğidir.

Vandana Shiva gibi ünlü aktivistler, Neem patentini iptal ettirmek için çiftçilerin haklarını korumak, geleneksel bilginin ve biyoçeşitliliğin yabancı şirketlerce çalınmasına karşı çıkmak amacıyla Avrupa Patent Ofisi’ne (APO) başvurdu. Patent 2005 yılında iptal edildi.

8 Temmuz 1994’te Teksaslı bir şirket olan RiceTec, ABD Patent ve Ticari Marka Ofisi’ne, Hint pirinç fideleri ile başlayan ve yeni bitki çeşitleri elde ettiğini iddia ederek başvurdu. ABD’li şirket bildiğimiz Basmati pirincine “Texmati”, “Kasmati” ve “Jasmati” gibi isimler vererek, kendi ürünlerinin Hindistan ve Pakistan’ın geleneksel Basmati pirincinden “yeni” ve “üstün” olduğunu öne sürdü. Hindistan hükümeti ve sivil toplum örgütleri bu patente karşı mücadele etti ve bu olay da korsanlık olarak değerlendirilerek iptal işlemi için bilimsel kanıtlar eşliğinde ABD Patent ve Marka Ofisi’ne başvuru yapıldı. Hatta bu süreçte ABD ve Hindistan arasında diplomatik kriz de yaşandı. Sonuç olarak ABD Patent Ofisi, basmati ile ilgili patentlerin çoğunu reddetti.

Türkiye’de biyo-korsanlık vakaları üzerine

Biyo-kaçakçılıkla mücadelenin birinci basamağı, kişilerin canlı türlerini izinsiz toplarken veya sınır kapılarında bavul ve üst aramalarında yakalanmalarını sağlamak.

Bu kapsamda biyo-kaçakçılıkla mücadelede, Tarım ve Orman Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı eşgüdüm halinde olan iki kurum olarak jandarma, emniyet ve sahil güvenlik birimlerinde görev yapan kolluk kuvvetlerine eğitimler veriyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerine göre, 2007-2023 yılları arasında 86 biyo-kaçakçılık tespit edildi. Bunların dışında tespit edilemeyen biyo-kaçakçılık şüphesiz var.

Ülkemizde biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilgilerin yurt dışında izinsiz ticari ürünlere fikri mülkiyet verilmesi de söz konusu ve bu durum biyo-korsanlık tanımına giriyor. Ancak, Türkiye’nin yurt dışında herhangi bir şekilde geleneksel bilgilerin kullanımına dayalı patent iptal davaları henüz yok.

Ülkemizde negatif korumaya yönelik 2017 yılında ulusal düzeyde geleneksel bilginin kayıtlanması projesi başladı. Proje, Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğine dayalı geleneksel bilgileri kullanarak, ürünlerin patentinin yabancılar tarafından alınmasını önlemeyi hedefliyor. Bu kapsamda geleneksel bilginin önemi, işlevi hakkında kırsaldan başlayarak yerel yönetimlere, eğitim ve kamu kurumlarına kadar toplumsal farkındalığın oluşturulması ve korunmasına yönelik projelerin arttırılması gerekiyor.

Ülkemizde biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilginin yurt dışı patentlerine yani biyo-korsanlığa karşı telif ücreti alınmasına dayalı pozitif koruma gerçekleştirecek hukuki düzenlemelerin yetersiz kaldığı söylenebilir.

Yaptırımlar yeterli mi?

Bu kapsamda 2002 yılından bu yana birçok kez biyo-çeşitliliği korumak ve biyo-korsanlığı önlemek amacıyla Biyo-Çeşitlilik Yasa Tasarısı TBMM gündemine alındı ama hâlâ çerçeve bir yasal düzenlememiz henüz yok.

Ülkemizde biyo-kaçakçılıkla ilgili cezalarda 2872 Çevre Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu gibi birçok yasal düzenlemelere göre idari para cezaları veriliyor. Ancak bu yaptırımlar yetersiz kalıyor.

Mayıs 2024’te, ABD’li bir profesör valizinde bulunan 1.500 zehirli hayvan ve içerisinde sıvı bulunan 88 adet şişeyle yurt dışına çıkarken yakalandı ancak “Bunun suç olduğunu bilmiyordum” diyerek serbest kaldı ve hemen ülkesine döndü. Oysa, daha ağır cezalara ihtiyaç var.

Doğa Koruma ve Milli Parklar, biyo-kaçakçılıkla ilgili eğitim kurumlarına, muhtarlara, yerel yönetimlere yönelik bilgilendirme toplantıları gerçekleştiriyor. Bununla birlikte biyo-korsanlıkla mücadeleyi daha etkin yapabilmek için milli eğitimle yükseköğretim kurumlarında biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilginin fikri mülkiyet yoluyla korunmasına yönelik konuları içeren müfredat sistemine ihtiyacımız var.

Kamu politikaları belgelerinde görüleceğe üzere sanayileşme ve kentleşme ile geleneksel bilgi unutulmaya yüz tutmuş durumda. Kırsalda insanlar geleneksel tarım, hayvancılık ile geçimlerini sağlarken iş fırsatı az olan yerlerde de geleneksel el sanatlarını ön plana çıkarak geçim kaynağı sağlıyor. Dolayısıyla geleneksel bilginin nesilden nesile aktarılması için toplumsal duyarlılığın ve hukuki koruma yöntemlerinin birlikte geliştirilmesine önem verilmeli.

Çevreci örgütlerin önemi

Biyo-korsanlıkla mücadelede öncü ülkelerde, çiftçi ve insan hakları örgütleri gibi sivil toplum örgütleri önemli bir aktör olarak yer alıyor. Çevreci sivil toplum örgütleri, tarım alanlarının imara açılması, hidroelektrik santrallerin yapımı ve barajların yapımıyla biyo-çeşitliliğin tahribine karşı davacı oluyorlar.

Günümüzde bu tür örgütler, biyo-korsanlığa karşı uluslararası boyutta bir aktör olarak konumlanıyorlar. Hindistan, Peru gibi ülkelerde sivil toplum örgütleri, uluslararası mahkemelerde biyo-teknoloji, gıda ve ilaç şirketlerinin patentlerini sınırlandırmak amacıyla hükümet ile ortak hareket ediyor ve patent davalarını kazanıyorlar. Bu tip çevreci sivil toplum örgütlerinin amacı herhangi bir türü korumanın ötesinde, artık; adil dağılım, insan hakları, kadın hakları, yoksulluk gibi çok boyutlu bir çerçeveden hareket eden niteliğe dönüştüler.

Faydalı bazı eserler

Literatürde biyo-korsanlıkla ilgili çalışmaların bir kısmı, arazide hangi türün, ne kadar ve nerede kaçırıldığına odaklanıyor. Ele alınan başka bir konu da biyo-çeşitliliğe dayalı geleneksel bilgilerin fikri mülkiyetle ilişkisi üzerine.

Dolayısıyla kamu kurumları aktörlerinin yer aldığı, özel sektörün ilgili bileşenleri ve ilgili sivil toplum örgütleri ile yönetişim ilkesi çerçevesinde iş birlikleri artırılabilir. Bu kapsamda ülkemizdeki bilimsel araştırmalara yol gösterecek ve rehberlik edecek birkaç eserden bahsetmek istiyorum.

Yerli halkların ve çiftçilerin haklarını korumak için çevresel davalarda rol alan Vandana Shiva’nın eserleri biyo-korsanlık kavramına toplumsal, hukuksal, kültürel ve çevresel boyutta yaklaşabilmemiz için bize rehberlik edebilir. Bu nedenle bazı eserlerinin Türkçeye tercüme edilmesine rağmen daha fazla kaynaklarına ihtiyacımız var diyebilirim. Nitekim 1999 yılında Vandana Shiva tarafından kaleme alınan “Biopiracy: The Plunder of Nature and Knowledge” adlı çalışma, literatüre büyük bir katkı sağladı.

Uluslararası çevre hukukçusu Ikechi Mgbeoji’nin 2006’daki “Global Biopiracy: Patents, Plants, and Indigenous Knowledge” adlı eseri ve Daniel F. Robinson’un 2010 tarihli “Confronting Biopiracy Challenges, Cases and International Debates” adlı eseri, biyo korsanlık sorununu ekonomik, kültürel, hukuksal, toplumsal ve yönetsel açıdan inceleyerek gelişmekte olan ülkelerdeki yerli halkların veya çiftçilerin haklarını biyo-korsanlara karşı korumak için bir takım politika önerilerinde bulunuyorlar. Ülkemizdeki literatüre katkı sağlamak ve biyo-korsanlıkla ilgili bilimsel çalışma yapacak kişilere rehberlik edecek bu eserlerin tercüme edilmesi gerekliliğini “Fikir Turu” aracılığıyla hatırlatmak istiyorum.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Temmuz 2024’te yayımlanmıştır.

Erdal Güler
Erdal Güler
Erdal GÜLER, 1989 yılında Samsun’da doğdu. 2013 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden, 2015 yılında ise Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalından mezun oldu. Aynı yıl Ondokuz Mayıs Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Yönetimi ABD Doktora programına girdi ve 2022 yılında “Çevre Politikası ve Yönetimi Bakımından Türkiye’de Biyokorsanlık Sorunu” adlı doktora tezi ile mezun oldu. 2016 yılından beri Bartın Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Son dönemde yoğunlaştığı alan Dünya’da ve Türkiye’de biyokorsanlık politikalarının incelenmesidir. Çevre örgütleri, çevre politikaları ve yerel yönetimler ile ilgili ulusal ve uluslararası yayınları bulunuyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x