Toplum

8 Şubat 2021

Yazdır

Dijital emek bilinci sosyal medyayı dönüştürebilir mi?

Çoğu elektronik cihazda sorunlar iyice artınca yapılacak şey bellidir. “Fabrika ayarlarına dön” sekmesine basılır. Bu, bazı ayar ve güncellemelerden vazgeçerek, sorunlardan kurtulmanın en basit yoludur. Bugünlerde internetin son haline baktığımızda tam da böyle bir şeye ihtiyacımız olduğu görünüyor. Çünkü internet, onu icat edenlerin hayal ettiği rotadan çıkalı epey oldu.

World Wide Web’in yani bildiğimiz anlamda internet ağının mucidi olarak bilinen Sir Tim Berners-Lee de böyle düşünenlerden. Kendi kurduğu Ağ Vakfı’nın (Web Foundation) sitesinde, 2018 yılında yazdığı bir yazıya attığı başlık “Web Tehdit Altında, Bize Katılın ve Savaşın” şeklindeydi. Yazıda “bir zamanlar bir blog ve web sayfası zenginliği demek olan internet, birkaç baskın platformun güçlü ağırlığı altına sıkıştırıldı” diyordu. Burada kastettiği dev sosyal medya platformlarıydı. Onların çalışma şeklini “bu baskın platformlar, rakipleri için engeller oluşturarak konumlarını koruyabilirler. Kendilerine meydan okuyanları ve yeni inovasyonları satın alır, sektörün en iyi yeteneklerini çalıştırırlar” diye özetliyor ve şöyle ilave ediyordu:

“Buna kullanıcı verilerinin onlara sağladığı rekabet avantajını da eklerseniz, önümüzdeki 20 yılın bir öncekinden çok daha az yenilikçi olmasını bekleyebilirsiniz.”

ABD’de Facebook ve Google’a ayrı ayrı açılmış ve sürmekte olan anti-tröst davaları da Sir Tim Berners-Lee’nin görüşünde yalnız olmadığını gösteriyor.

Veri bilinci uyanıyor mu?

2021 yılı başında, Whatsapp’ın önceki (özellikle 2016 yılındaki) güncellemelerinden çok daha önemli olmayan bir güncellemesi, özellikle Türkiye’de büyük bir tepkiye neden oldu. Güncellemenin kapsamı, abartılı komplo teorileri ve şehir efsaneleri eşliğinde tartışıldı ve pek çok kişi Whatsapp’tan çok da farklı olmayan diğer uygulamalara geçti. Bu, yalan yanlış da olsa, kullanıcılarda veri bilincinin uyanışıyla ilgili bir adımdı. Bugüne kadar, belki de Whatsapp gibi uygulamaları niye bedava kullandığını hiç sorgulamayan kitlelerin kafasında, yeni bir soru işareti belirmişti.

İnternette bilgi paylaşımının ücretsiz ve özgür olması, Sir Tim Berners-Lee gibi kurucuların hayaliydi ama kullanıcıların ve kullanıcı verilerinin platformların ürünü olmasını hayal etmemişlerdi. Tartışma tam da burada başlıyor. İnsanların platformlar içerisindeki varlığı bile bir değerken, orada ürettikleri ne olacak?

Dallas Smythe’ın 1970’lerin sonunda, televizyon izleyen insan üzerinden yaptığı “izleyici emeği” tespiti dijitalleşmeyle birlikte daha anlamlı. Smythe, televizyon ve radyo ve yayınlarının bedava olmasını bir mit olarak ele almıştı. Çünkü sponsor ve reklamlar sayesinde asıl ödemeyi ürünü satın alırken zaten yapıyorduk. Ayrıca televizyon yapımcıları izleyicinin zamanını reklamcılara satıyorlardı. Dolayısıyla burada aslında görünmeyen bir emek vardı. İnternet ve sosyal medya ile birlikte bu emek çok daha görünür hale geldi.

Christian Fuchs, sosyal medya kullanıcısının durumunu üretici ve tüketici sözcüklerini birleştirerek elde ettiği “üretketici” sözcüğüyle anlatıyor. (Producer + Consumer=Prosumer) Çünkü her ne kadar sosyal medya platformlarını ücretsiz kullanarak bu alışverişten kârlı çıktığımızı düşünsek de; orada fotoğraf paylaşarak, yorum yaparak, içerik üreterek emek veriyoruz. Tüm bunların üzerine bir de platformun reklamcılara satacağı veriyi bırakıyoruz.

İnternetteki ‘üretketici’ emeğimiz

Tüm bu platformlara ‘gönüllü’ olarak giriyoruz, istemeyen girmez ve emek vermez denilebilir. Ancak pandemi döneminde daha da berraklaştığı üzere, platformlarda bulunmak artık sokağa çıkmakla eşdeğer. Fuchs’a göre internet üretketici emeği, genellikle eğlenceli olan ve karşılığı ödenmeyen boş zaman faaliyetini içeren oyun emeğidir. Bu ev içi emektir. Zira karşılığı ödenmemiş, sendikalaşmamış olması ve yüksek derecede sömürülmesiyle ev işlerini andırır. Aynı zamanda kölelik ve ev işinden ayrılır çünkü zorlama biçimi temel olarak ne fiziksel şiddete ne de sevgiye dayanır. Fakat başka bir zorlama biçimi içerir, özgül toplumsal bir zorlama biçimidir bu: izole olma ve sosyal bağlantılarını yitirmeyle tehdit eder.

Mücadele mümkün mü?

Peki, sosyal medyada verdiğimiz emeğin karşılığı için kullanıcılar nasıl mücadele edebilir?

Bunun için görünen iki yol var. Bir; Sosyal Medya Sendikası kurarak platformlardan emeklerinin karşılığını talep edebilirler. İki; Christian Fuchs’un önerdiği gibi insanlar tarafından ortaklaşa yönetilen ve kontrol edilen bir ortak medya yani ortaknet kurabilirler.

Bugüne dek bu iki öneri de uzak görünüyordu. Zaten Fuchs birincisine karşı çıkıyor ve alternatif platformların kullanıcı desteği ve kamu fonlarıyla desteklenmesini öneriyordu. Ancak son teknolojik gelişmeler ışığında “Ortaknet” ideali için bir zemin var denilebilir.

Blok Zinciri (blockchain) ağırlıklı olarak “bitcoin” yani elektronik para üzerinden düşünülse de aslında ademi merkeziyetçi uygulamalar tasarlamak için de özel bir imkan veriyor. Bu, insanların dev sosyal medya platformlarının merkeziyetçi yapısına teslim olmadan ortak sosyal medya ağları inşa etmesi için kullanılabilir. Nazlı Ülbay Aytuna, Fikir Turu’nda yayınlanan “Bildiğimiz sosyal medyanın sonu mu geliyor?” başlıklı makalesinde Steemit gibi, blok zinciri üzerinde oluşturulmuş bir platformdan söz etmişti. Steemit’in bir şirkete bağlı olması yine merkeziyetçi bir izlenim verebilir ama önemli olan, blok zinciri üzerinde ademi merkeziyetçi yapılar kurma ve dijital emek karşılığında bir gelir elde etme fırsatının olması. Ancak bu ademi merkeziyetçi yapıların karşısında da sosyal medya içeriğinin artık bir editöryal süzgeçten geçirilmesi talepleri duruyor.

Sosyal medyanın zararlarını yasalarla önlemek mümkün mü?

ABD’de 2021’in ilk günlerinde yaşanan Kongre Binası baskını, sosyal medyaya olan tepkilerin katlanmasına sebep oldu. Çünkü yaygın görüşe göre, seçim sonucunu tanımayarak kongre binasına saldıran insanların öfkesi sosyal medyada yükseltilmişti. Bunun da nedeni, sosyal medya platformlarının, insanları daha fazla kendi platformlarında kalıp paylaşım yapsınlar diye öfkeli içerikleri algoritmik olarak yükseltmesiydi. Bu, şu anda tüm dünyada dev sosyal medya platformlarının “dijital emek sömürüsü”nden daha fazla ve öncelikli olarak tartışılan tarafı.

Şu sıralar, pek çok ülkede sosyal medya düzenlemeleri gündeme geliyor, ülkelerin hukuk sistemleri nispetinde tartışmalara neden oluyor. Hatta ABD’de yeni Başkan Joe Biden’ın masasında, sosyal medya platformlarını, üretilen zararlı içerikten doğrudan sorumlu tutmayla ilgili bir yasanın durduğu konuşuluyor. Görünen o ki, yapı nasıl olursa olsun orada üretilen içerik artık daha fazla kontrol altında olacak. Bu da platformların yaptırım kaygısıyla aşırı sansür uygulayacağı bir dönemin başlangıcı anlamına gelebilir.

Tüm bu olan bitene yukarıdan baktığımızda ise görünen o ki, sosyal medyanın kuralsızlık ve hukuk boşluğundan beslenen ‘Teksas Çağı’ hızla sona eriyor. Tam bu noktada dijital emek bilincinin olası yükselişi de yeni bir çağı açabilir. Ancak bu yeni bir mücadelenin konusu. Geçmişte hafta tatilinin kazanılması, günlük iş saatlerinin kısaltılması gibi hakların hep böyle mücadeleler sonucu kazanıldığının hatırlanması şart. Önce, insanların sosyal medyada eğlenerek ürettiği içeriğin bir emek değeri olduğuna ikna olmaları gerekiyor.

Whatsapp güncellemesiyle başlayan tartışmada, “Whatsapp senin görümcenle çektirdiğin fotoğrafı, yaptığın yazışmayı paylaşıp ne yapsın?” gibi ifadelerle dalga geçilen bir hassasiyet vardı. Bu hassasiyeti bir yere koymak gerek. Çünkü Whatsapp veya Facebook, görümcenizle yapılan yazışma ve çekilen fotoğrafların kendisine olmasa da görümcenizle birlikte o platformdaki varlığınıza ve ürettiğiniz değere muhtaç ve bu bir dijital emek tartışması. Şu anda dağınık ve tam olarak ne olduğu anlaşılmayan bu bilinç, tüm dünyada yeniden yönlendirilirse bambaşka bir sosyal medya doğabilir. Bu yeni sosyal medya, platformların ticari kaygılarıyla değil, tüm insanlığın ortak idealleri doğrultusunda inşa edilir ve sınırları iyi belirlenirse, bugünkünden daha iyi olacağı kesin. Önceden buna bir ütopya olarak bakabilirdik ama şu an daha gerçekleşebilir bir hayal olarak revize edebiliriz. Çünkü bunu inşa edecek bir teknolojik zemin zaten var. Dahası için ileriye değil, geriye bakmak gerekiyor: Başta World Wide Web’ın mucidi Sir Tim Berners-Lee’nin kurucu ideallerine, Marksist literatürdeki “görünmeyen emek” tartışmalarına, televizyonun altın çağında Smythe’ın gündeme getirdiği “izleyici emeği” kavramına ve emeğin kutsal doğasına…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 8 Şubat 2021’de yayımlanmıştır.

Ümit Alan

Ümit Alan - 1979 yılında Eskişehir’de doğdu. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında BirGün gazetesi için medya eleştirisi konseptli köşe yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda Heberler (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı.Saray’dan Saray'a Türkiye’de Gazetecilik Masalı (Can Yayınları, 2015) isimli bir kitabı var. Birçok çok yazarlı kitapta da hikâye ve makaleleriyle yer aldı. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte Yeni Medya 451 isimli bir podcast serisini hazırlıyor, aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe reklam ve metin yazarlığı yapıyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend