Türk Dil Kurumu’nun (TDK) 2024 yılında başlattığı “Yılın Kelimesi” uygulaması, dilin toplumsal ruh hâlini kayda geçiren güçlü bir gösterge olabileceğini ortaya koydu. 2024 yılı için seçilen “kalabalık yalnızlık” kavramı, sosyal medya ve dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte insanların kendilerini daha yalnız hissetmeye başladığını anlatan çarpıcı bir tanımlamaydı.
TDK, dijital ortamlarda takipçi ve beğeni sayılarının önem kazanmasının, bireye kalabalık bir sosyal çevreye sahip olduğu yanılsamasını sunduğunu; ancak bu sözde kalabalığın yalnızlık hissini daha da derinleştirdiğini belirtmişti.
Bu tercih yalnızca Türkiye’ye özgü bir duyarlılığın değil, küresel iklimin de aslında zihinsel bir yansıması. Nitekim Oxford ve Cambridge gibi sözlüklerin son yıllarda öne çıkardığı kavramlara da bakıldığında, seçilen kelimelerin ortak bir teması var. 2025’te bu sözlükler tarafından seçilen “parasosyal” ve “ragebait” (öfke yemi) ile geçmiş senelerde seçilmiş olan “brainrot” (beyin çürümesi), “manifest” gibi kelimeler benzer biçimde sosyal medya pratiklerinin ve dijital yaşamın birey üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisine ve bu araçların gücüne işaret ediyor.
Türkiye’de bu yıl “dijital vicdan” kelimesinin seçilmesi, dilin toplumsal karakteri yansıtan canlı bir organizma olduğunun somut göstergelerinden biri olarak görülebilir.
TDK’nın toplumsal nabzı tutma konusundaki iki yıldır sürdürdüğü bu girişimi aynı zamanda kurumun dijital çağda halkla kurduğu bağı güçlendirmesine de vesile oluyor. Zira 22-28 Aralık 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen oylamaya yaklaşık 300 bin kişinin katılması, Türkiye’de dile ve toplumsal kavramlara duyulan ilginin ne denli yüksek olduğunu kanıtlar nitelikte.
Dünyanın en prestijli dil otoritelerinden biri kabul edilen Oxford Sözlüğü’nün “Yılın Kelimesi” oylamasına katılımın sadece 30 bin civarında kaldığı göz önüne alındığında, Türkiye’deki katılım sayısı, toplumumuzun dil meselelerine ve ortak anlam arayışına atfettiği önemi ortaya koyuyor.
Dünyada 2025 yılı boyunca yaşananlar göz önüne getirildiğinde, ülkemizde yaşayan insanların “dijital vicdan” kavramını seçmesi, dijital mecralarda tanıklık edilen insani krizler karşısında ahlaki bir duruş geliştirme çabasının dilsel yansıması olarak değerlendirilmeli.
2025’in travmatik mirası
İnsanlık tarihi boyunca acılar ve felaketler hiç eksik olmadı ancak 2025’i önceki dönemlerden ayıran temel fark, bu acıların görünürlüğü oldu.
Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve soykırım boyutuna varan şiddet bu kez filtrelenmeden, sansürlenmeden, doğrudan cep telefonlarımızın ekranlarına yani gözlerimizin önüne düştü.
Saldırılarla eşzamanlı şekilde tanıklık ettiğimiz bu travmalar, vicdan sahibi herkes için psikolojik yük oluşturdu. Yaşanan acılara müdahale edememenin hissettirdiği çaresizlik duygusu, insanları en azından dijital platformlarda ses çıkarmaya itti. İşte “dijital vicdan” kelimesi de bu çaresizlik ve dijital eylemlilik çatışmasından doğdu.
Slacktivism mi, dijital vicdan mı?
“Dijital vicdan” kavramının seçilmesi, iletişim bilimleri ve sosyoloji literatüründe uzun süredir tartışılan; ancak Türkçede tam karşılığını bulmakta zorlanan bir başka kavram olan “slacktivism”i yeniden gündeme taşıyabilir.
İngilizce “slacker” (tembel/miskin) ve “activism” (eylemcilik) kelimelerinin birleşiminden türetilen slacktivism; kişinin politik veya sosyal bir amaca, çok az çaba sarf ederek ya da hiç risk almadan (bir imza kampanyasına tıklamak, profil fotoğrafını değiştirmek, bir hashtag’i paylaşmak gibi) destek vermesi ve bunun sonucunda “görevini yapmış olmanın” tatminini yaşaması olarak tanımlanıyor.[1]
“Dijital vicdan” kavramını açıklarken benzer sorunlara değinen TDK; vicdanın “tıklanabilir bir işleme indirgendiğini” belirtiyor ve dijital vicdanı; insanların gerçek hayatta sorumluluk almadıkları konularda, bir beğeni veya paylaşımla “sanal bir rahatlama” yaşaması olarak tanımlıyor.[2]
Özellikle Gazze ve Doğu Türkistan gibi gözümüzün önünde cereyan eden insanlık dramlarında, bireyin sadece içerik üreterek veya beğenerek insani görevini tamamladığını hissetmesi, sorunun çözümüne katkı sunmak bir yana, “sorun alanının genişlemesine ve derinleşmesine” neden oluyor. Benzer özellikleri ele alındığında TDK’nın bu tanımıyla uluslararası literatürdeki slacktivism kavramını yerelleştirerek yeniden çerçevelediğini söyleyebiliriz.
Algoritma etkisi
Bir diğer mesele de neyi göreceğimize büyük oranda algoritmaların karar veriyor olması… Bu yüzden dünyanın farklı yerlerinde yaşanan pek çok insanlık dramına dijital vicdan dahi uğramıyor.
Örneğin; Yemen’deki derin insani kriz, Sudan’daki iç çatışmalar veya Ukrayna savaşının sivillerin yaşadığı acılar ekranlarımıza hiç düşmediğinden gündemimizde yer bulmuyor, dolayısıyla dijital mecrada bir vicdani eyleme bile dönüşemiyor.
Dijital ortamlarda ahlaki pusulamız
Geleneksel anlamda vicdan; bireyin kendi niyet ve eylemlerini ahlaki değerler süzgecinden geçirmesini sağlayan içsel bir mahkeme, şaşmaz bir “ahlaki pusula”dır.
Vicdan sessizdir, derindir ancak eyleme dönüktür. Oysa “dijital vicdan” dışa dönük ve sesli olsa da aslında ortada gerçek bir eylem yoktur. Yalnızca eylemin görüntüsü vardır.
Buradaki temel paradoks, “yaşanılan” ile “paylaşılan” arasındaki makasın açılmasıdır.
TDK’nın uyardığı gibi, birey sosyal medya içeriği üreterek olayın gerçekliğini bozuyor ve kendini sorumluluktan muaf tuttuğunu hissediyor. Bu durum bizi şu sorularla baş başa bırakıyor:
- Gerçekten üzülüyor muyum, yoksa üzüntümü dijital bir “performansa” mı dönüştürüyorum?
- Bu paylaşımı örneğin Gazze’deki veya Doğu Türkistan’daki mazlumun acısını dindirmek için mi yoksa takipçilerime “ben duyarlı biriyim” mesajını vermek için mi yapıyorum?
- Vicdanım, “paylaş” butonuna bastığım anda rahatlayıp susuyor mu?
Eğer cevap “evet” ise, ünlü Fransız filozof Jean Baudrillard’ın tarif ettiği simülasyon evrenine hapsolmuşuz demektir. Bu evrende acının kendisi yerine görüntüsü, yardımın kendisi yerine paylaşımı gerçeğin yerini almıştır.[3]
Bireysel ve toplumsal reçeteler
Elbette insanların ellerindeki iletişim araçları ile duygusal tepkilerini göstermesi gayet doğaldır.
Dijital mecrada gösterilen tepki bir son değil, bir başlangıç olmalıdır. Bir zulmü duyurmak değerlidir ancak boykot gibi maddi yaptırımları olan eylemlerde bulunmak dijital vicdanı, gerçek vicdana dönüştürebilir.
Örneğin hukuktan teknolojiye, sanattan spora kadar birçok alanda küresel tepkilere şahit olsak da Siyonist lobiler, Batılı iktidarlar ve uluslararası örgütler üzerindeki etkinliğini sürdürüyor.[4] Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, vicdani retoriği aşan yapısal bir eylem planıdır.
Avrupa’da Filistin için sokaklara dökülen yüz binlerce insanın hükümetleri baskı altına alarak, Filistin’in yanında yer almaya zorladığına şahit olduk. Bu durum bize dijital konfor alanımızdan çıkıp gerçek hayatta harekete geçtiğimizde dengelerin çok daha hızlı şekilde değişebildiğini gösteriyor.
Dijital vicdanımızın gerçek karşılığını görmek istiyorsak biraz daha emek ve sürdürülebilirlik gerektiren eylemlerde bulunmaya mecburuz.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 20 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.
[1] Morozov, E. (2010). The Net Delusion: How Not to Liberate the World. London: Allen Lane
[2] https://tdk.gov.tr/icerik/basindan/turk-dil-kurumu-2025-yilinin-kelimesi-kavramini-acikladi-dijital-vicdan/
[3] J. Baudrillard (1998) Simülakrlar ve Simülasyon.
[4] Yusuf Bahadır Keskin (2024) “Sporu Kirleten Siyonist Lobi Dolmabahçe’den Kaçma Arayışında”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/sporu-kirleten-siyonist-lobi-dolmabahceden-kacma-arayisinda/3346158



