Toplum

14 Nisan 2021

Yazdır

Dijitalleşme ve algoritmalar kültürel tercihlerimizi nasıl etkiliyor?

Toplumsal değişme, insanlık tarihinde hiçbir dönemde günümüzdeki kadar hızlı olmamıştır. Bu durumun birçok nedeni vardır. Ancak öncelikle içinde bulunduğumuz küreselleşme süreci ve enformasyon toplumu olarak adlandırdığımız son derece akışkan ilişkiler düzeninin bu hızlanmada doğrudan belirleyici rolü olduğunu ifade edebiliriz.

Enformasyon düzeni, kapitalizmin büyük dönüşümünün bir sonucudur. Kapitalizm, egemen bir üretim biçimi haline geldiği dönemlerden bu yana birkaç kez köklü dönüşümler geçirmiştir. Sanayi Devrimi’yle belirginleşen toplum düzeni, bilimsel yöntemi, bunun sonucunda biçimlenen bilgi türünü öncelikli kılarak kurulmuştur. Sanayi modernliğinde doğa, ölçülebilir birimlere büyük bir kesinlikle bölünmüştür. Böylece katılık, kesinlik, süreklilik, tutarlılık, bütünlük gibi kavramlar, toplum hayatının ilkeleri haline gelmiştir.

Ancak sanayi düzeni, yirminci yüzyıl boyunca, yerini finans kapitalizminin egemenliğine aşamalı olarak terk etmiştir. Finans kapitalizmi ise sanayi modernliğinin gereksinim duyduğu değerlerin tam tersini gerektirir: Esneklik, akışkanlık, süreksizlik, parçalılık, tutarsızlık gibi özellikler finans kapitalizminin biçimlendirdiği üretim düzeninin eylem mantığının temelleri olarak yayılmıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren hızlanan bir üretim biçimi dönüşümü, bir yandan sanayi kapitalizmini hızla otomasyon, robotik, bilişim teknikleriyle yeniden düzenlemiş, diğer yandan geniş bir hizmetler sektörü alanının oluşmasını sağlamıştır.

Yeni kapitalizm, bir yandan sanayinin teknoloji-yoğun olarak düzenlenmesi, buna koşut olarak emeğin ya vasıflı olarak talep edilmesi ya değersizleşmesi doğrultusunda çift yönlü bir eğilim göstermiş, diğer yandan yeni oluşan sektörlerde somut üretim yerine soyut değerlerin varsayımsal dolaşımı üzerine kurulu bir kazanç elde etme biçimi gelişmesine neden olmuştur.

Soyut değerlerin varsayımsal dolaşımı, var olmayan, somut olarak üretilmeyen, dolayısıyla emekle doğrudan ilişkilenemeyen bir üretim biçiminin makbul kılındığı bir düzen anlamına gelir. Borsa, menkul kıymet hareketleri, aracılık işleri, kalıcı olmayan değer değişimleri ve birçok hizmet işkolu soyut değer dolaşımına doğrudan katkıda bulunan sektörlerdir. Sanayi kapitalizmi somut mallar işeyerek kâr ederken, finans kapitalizmi bu soyut değerli ve kalıcı birikimi olmayan hizmetleri dolaşıma sokarak kazanç sağlar. Finans kapitalizminin temel üretim aracı, bu nedenle enformasyondur.

Enformasyonun temel üretim aracı haline gelişi ve yeni toplum düzeni

Enformasyonun temel üretim aracı haline gelmesi, toplum düzenini de yeniden kurmuştur. Ancak bu kez kapitalizm, yalnızca Batı-Avrupa merkezli bir gelişim değil, küresel ölçekte ve yaklaşık olarak eşzamanlı bir şekilde enformasyon işlemenin temel etkinlik biçimi olduğu yeni bir toplum mantığı yaratmıştır. Enformasyon toplumu adı verilen sosyo-ekonomik düzen bu gelişmenin ürünüdür. O nedenle bilişim teknolojisi, bu yeni toplum düzeninin merkezinde yer almaktadır.

Ayrıca genel anlamda teknoloji olgusu, hiçbir tarihsel dönemde olmadığı kadar toplum hayatının eksenini oluşturur hâle gelmiştir. Özellikle etkileşimsel iletişim teknolojisinin hızlı gelişmesi, bir yandan toplumsallaşmanın önemli bir kısmının sanal gerçeklik alanına taşınabilmesini mümkün kılmış, diğer yandan insanlar arası anlam alış-verişini kolaylaştırmıştır.

Bununla birlikte, elektronik iletişim, makinenin aşamalı bir şekilde özerkleşmesine yol açan bir teknolojik düzeydir; zira yazılım olarak adlandırdığımız elektronik veri akış sistematiği, daha hızlı, daha yoğun, daha geri-beslemeli bir işlem yetisini geliştirmeyi hedefler. Nitekim bilişim alanındaki hızlı gelişme bu yetinin her geçen gün artışını işaret etmektedir. Bu birikimsel süreç, elektronikle donanmış makineyi her gelişme aşamasında özerk kılan, nihayet kendi sınırlarını büyüten, en önemlisi, geçmiş eylemlerini bir çeşit deneyim olarak değerlendiren, böylece ders çıkaran bir teknolojik güce ulaşmıştır. Bugün öğrenen sistemler, makine öğrenmesi, yapay zekâ gibi birbiriyle bağlantılı kavramlar git gide daha fazla üzerinde konuşulan konular haline gelmektedir; zira bilişimin evrimi, dolayısıyla toplumsal ilişkilerin geleceği bu teknolojik özerkleşme yönünde görünmektedir. Bunun ciddi insani, ahlâki ve toplumsal sonuçları vardır. İnsanın makineyle bütünleşmesi olasılığı her geçen gün artmaktadır.

Bilişimin evrimi, algoritmalar ve kültür üretim-tüketimine etkisi

Öğrenen sistemlerin bilişim alanında yaygınlık kazanması, kültür üretimi ve tüketimini bu geri-besleme sistemleri cinsinden yeniden örgütlemektedir. Bu dönüşümde kapitalizmin büyük ölçekli piyasa denetim arzusunun payı vardır. Küreselleşme kişiler arası kültür alış-verişini mümkün kılmakla birlikte, dünya çapında denetim sağlayan büyük ölçekli ticaret ağları inşa etmektedir.

Bununla birlikte, teknolojinin özerkleşmesi, aynı zamanda insanın doğayla ilişkisinin dönüşümü anlamına gelmektedir. Bu şekilde yapay zekâ uygulamaları bireylerin kültür tercihlerini, salt kişisel ifadeler olmaktan uzaklaştırmaktadır. Zaten küresel kültür alış-veriş ortamı, kültür kodlarını ve tüketim biçimlerini birer sınıf aidiyeti göstergesi olmaktan çıkarmıştır. Seçkin kültürü – kütle kültürü karşıtlığı hızla anlamsızlaşmaktadır. Buna kültür üretiminin öğrenen sistemler tarafından biçimlendirilebilir hâle gelmesi eklendiğinde, kültür yalnızca bir toplumsal konum göstergesi olma niteliğini kaybetmekle kalmamakta, aynı zamanda insanla insan olmayan arasındaki ayrımı da silikleştirmektedir. Buna bağlı olarak, insanın evriminde, bir insan-sonrasılık tartışması süregitmektedir.

Kimi düşünürlere göre, insan türünün evrimi, kendi yarattığı teknolojiyle bütünleşerek, kendi genetik var oluşunu dönüştürecek yönde olacaktır. İnsan-sonrasılığın bilim-kurgusal öngörülerde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bugün bilmemiz mümkün değildir; ancak mevcut teknolojinin yeti ve gücüne baktığımız zaman, insan zihniyle bütünleşme eğiliminin mevcut olduğunu saptayabiliriz. Nitekim bunun sonucundan olmak üzere, kültür üretimi ve tüketimi alanında seyirci/dinleyici/tüketici profili modelleyen, buna göre ürün çeşitliliği ve bireye odaklanmış pazarlama stratejileri geliştiren sistemlerin yaygınlaştığını gözlemliyoruz. Bir zamanlar müzik beğenileri üzerinden kişilerin sınıf aidiyetleri kalıp yargılar halinde tasnif edilebilirken, bugün kültür etkileşim alanının çoğullaşması sayesinde böyle bir ayrışma anlamsızlaşmıştır. Bunun yerine (1) akış (stream) halindeki kültür (özellikle müzik ve sinema alanında) üretimi; (2) anlık ve akışkan bir bireysel beğeni bağlamı; (3) bu tür kültür tüketiminin sonucunda sürekli teknoloji ile insan arasında bir etkileşim düzeni oluşması mümkün olmaktadır. Artık kültür üretimi, yabana atılamayacak oranda bu insan-teknoloji etkileşimi içinde biçimlenmektedir.

Kültür endüstrisi bireyi gözlüyor mu yoksa ondan besleniyor mu?

Ancak bu ilişki, ilk bakışta sanılabileceği gibi, yalnızca kültür endüstrisi kurumlarının, bireylerin zihinlerini kontrol etmesi olarak tasavvur edilmemelidir. Teknolojinin öğrenen sistemlere dönüşmesi, diyalektik bir şekilde, bir yandan bireylerin kültür beğenilerini yönlendiren devasa bir gözetim aygıtı oluşturmakta, diğer yandan, insanın anlam dünyasından beslenirken ondan etkilenmektedir.

Özellikle pandemi koşullarında eve kapanma, iç dünyalarda yaşama, böylece görsel-işitsel kültür ürünlerini daha çok talep edip tüketme eğiliminde olan geniş bir seyirci/dinleyici kitlesi, büyük kültür endüstrisi aktörlerinin hedefi haline gelmiştir. Buna bağlı olarak, akış halindeki müzik dinleme platformları, televizyon dizisi ve sinema ürünlerini büyük bir çeşitlilik içinde pazara arz etmektedir.

Bununla birlikte bu kültür arzı ve talebi, artık çeşitli yapay zekâ algoritmalarıyla bireysel beğenilere göre şekillendirilmektedir. Bu aşamada bireylerin öznel beğenileriyle onlara sunulan bireyselleştirilmiş seçenekler bütünü arasında sürekli müzakereye konu olan bir süreç işlemektedir. Diğer bir deyişle tüketici bireyin kültür ürünü tercihleri yapay zekâ uygulamaları içinde algoritmalaştırılmakta, o kişiye özel seçenekler cazip bir şekilde sunulmaktadır.

Ancak, bu kişiselleştirilmiş pazarlama politikasını tek yanlı bir beyin kontrolü olarak düşünmek doğru olmaz; zira yapay zekânın insan beğenilerini modelleme çabasına karşılık, insanın da yapay zekâyla hem etkilenme hem etkileme anlamında bir ilişkisi olduğu belirtilmelidir. Böylece makine ve insan arasında sabit olmayan, sürekli dönüşen, bir karşılıklı anlama mücadelesi verildiği ifade edilebilir.

Yapay zekaya karşı kültürel var oluş alanını açmak

Yapay zekâ uygulamalarıyla donanmış kültür ürünü pazarlama stratejileri, ticari güdülerle bireylerin beğenilerini çözümlemeye çalışmaktadır; ancak bu durum, sabit bir şifrelenmiş öznelliğin şifresinin çözülmesi gibi düşünülmemelidir; zira küresel kültürle etkileşen çağdaş bireyin beğenileri, parçası olduğu toplumsal eylem mantığına uygun olarak sürekli değişen ve akışkan niteliktedir. Akış halindeki kültür ortamında, yapay zekâyla insanın organik zekâsının karşılaşması, bu nedenle salt tek yanlı bir hükmetme stratejisi değil, iki farklı öğrenen sistemin, birbirlerini çözümleme ve modelleme çabaları (ya da mücadeleleri) olarak anlaşılmalıdır.

Ancak bu karşılıklılık olgusu, kültür üretiminin önemli bir kısmını tekelinde tutan, böylece beğenilere yön verebilen kültür endüstrisinin, bireylerin anlam dünyalarına sızma kudretini göz ardı etmemize yol açmamalıdır. Evlere kapanmış, ekranlara ve kulaklıklara mahkûm olmuş bireylerin, kendi anlam arayış çabalarındaki tek çıkışı kültür endüstrisi ürünleri olarak tasavvur etmeleri, beğenilerinin yapay zekâ uygulamalarıyla kolayca yönlendirilebilmesi sonucunu doğurur. O nedenle, asıl sorun, yapay zekânın kültür üretimi ve dağıtımında rol alması değil, kendine başka kültürel var oluş alanı açamayan bireylerin sayısının çokluğudur. Zamansızlıktan ve sıkıntıdan yakınarak, bütün varlık alanını görsel-işitsel kültür ürünlerinin tüketimine hasreden birey, doğal olarak onları kurgulayan ve kendisine özel olarak modelleyen yapay zekâ uygulamalarının boyunduruğuna girecektir.

Kültür karmaşık, çok kaynaklı, çok anlamlı ve her durumda etkileşimsel bir süreçtir. Bireyin, kendini bir kültür üreticisi olmaktan çıkarıp salt tüketiciye indirgemesi, yapay zekâ tarafından kendisine beğeniler dayatılan edilgen bir varlığa dönüşmesi anlamına gelir. Küresel kapitalizmin görsel-işitsel ürünlerinin dışında özgün kültür üretimi olduğunun bilincine varabilmek, bireyin, kendini etkin bir kültür faili olabileceğinin ayırdına varmasıyla ilgilidir. Kitap okumak, araştırmak, sorgulamak, yazmak, resim yapmak, müzik üretmek vb. etkinlikler, bireyi salt edilgen bir kültür tüketicisi olmaktan çıkarır; kültürün belirleyici öznesi haline getirir. O nedenle tartışmamız gereken, yapay zekânın kültür alanında var olup olmaması değil, insanın, bu dönüşüm içinde, kendi var oluş anlamını tüketimden ziyade üretimde arama çabasının vazgeçilmez nitelikte olmasıdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Nisan 2021’de yayımlanmıştır.

Ali Ergur

Prof. Dr. Ali Ergur - 1966 yılında Atina’da doğdu. 1985 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde 1989’da lisans, aynı üniversitede Siyaset ve Sosyal Bilimler alanında 1992’de yüksek lisans eğitimini tamamladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Doktora Programı’ndan 1997 yılında mezun oldu. 1990-2000 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde araştırma görevlisi ve öğretim görevlisi olarak çalıştı. Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne 2000 yılında yardımcı doçent olarak geçti. Aynı kurumda doçent (2003) ve profesör (2010) unvanlarını aldı. İletişim sosyolojisi, teknoloji, sanal gerçeklik, gözetim, tüketim, sanayi-sonrası toplum, ekonomik seçkinler, kültür sosyolojisi, müzik sosyolojisi alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmüştür. 1998 yılından başlayarak müzik üzerine denemeler ve akademik çalışmalar yayınladı. Müzik yazıları düzenli olarak Hayalet Gemi, Andante, Opus dergilerinde ve tekil olarak çeşitli mecralarda yayınlandı. Mayıs 2014’ten bu yana Sanattan Yansımalar sanat portalında Sesin İzi başlıklı köşesinde müzik denemeleri yazmaktadır. Ayrıca müzik alanında uluslararası akademik yayınları da vardır. Yayınlanmış birçok bilimsel makalesinin yanı sıra sekiz kitabın yazarı ve editörüdür: Portedeki Hayalet. Müziğin Sosyolojisi Üzerine Denemeler, Bağlam, İstanbul, 2002; Görkemli Unutuş. Toplumsal Belleğin Kıvrımlarında Dumlupınar Faciası, Bağlam, İstanbul, 2006; Le Technocentrisme. Promesses et menaces de l’ère informatique, L’Harmattan, Paris, 2009; Müzikli Aklın Defteri. Toplumbilimsel İzdüşümler, Pan, İstanbul, 2009; Buruk Şenlik, Enformasyon Toplumunda Anomi ve Yabancılaşmanın Yeni Biçimleri, Phoenix Yayınları, Ankara, 2016. Musikinin Asrî Prensi Ali Rifat Çağatay, Gece Yayınları, Ankara, 2017 (Nilgün Doğrusöz’le birlikte). Ses ile Yankı Arasında, Raskolnikov Kitap, Denizli, 2020; Ateş ve İhanet, COVID Kliniğinde Sağlık Çalışanlarının Deneyimi, Raskolnikov Kitap, Denizli, 2020. Ali Ergur, bugüne kadar Marmara, Galatasaray, Mimar Sinan Güzel Sanatlar, Erciyes ve Anadolu üniversitelerinde, Harp Akademileri’nde çeşitli dersler vermiştir. Halen Galatasaray Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı Müzikoloji ve Müzik Teorisi Doktora Programı’nda müzik sosyolojisi dersleri vermektedir.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

En Güncel Makaleler

0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend