Ev yemeğini ayaküstü atıştırmak: TikTok çağında yavaşlığa tahammülümüz

Bir filmin yavaş ilerlemesine tahammül edememek gerçekten bizim seçimimiz mi? Dikkatimizin ritmine ne oldu? O mavi ilerleme çubuğunu sonuna kadar götürmek direniş olabilir mi? Kutay Hakverdigil yazdı.

‘Eğer tüm dünya, TikTok hikâye anlatıcılığı hızıyla hareket etseydi, bu benim için çok üzücü olurdu. İzleyicilerin belli bir yüzdesinin – ki bu tarz dizileri ayakta tutacak kadar büyük olduklarını düşünmek istiyorum – daha yavaş bir tempoya hazır olduğuna inanıyorum. Bu fast food’a karşı ev yemeği meselesidir.’’

”Bu manifestoya andıran sözler, televizyon tarihinin en sabırlı ve derinlikli işlerinden bazıları olarak kabul edilen Breaking Bad ve Better Call Saul’un yaratıcısı Vince Gilligan’a ait. Bu iki büyük işin ardından yeni projesi Pluribus, tüm dünyada büyük bir merak ve heyecanla bekleniyordu. İlk sezonu 2025’in son çeyreğinde yayınlandı. 14 Eylül’de düzenlenen 78. Emmy Ödülleri’nde 18 adaylıktan 6 ödül çıkararak geceye damga vuran dizi, bazı izleyiciler tarafından bölümlerin ağır ilerlemesi ve yavaş kurgusu sebebiyle sosyal medya platformlarında eleştiriliyor. Gilligan, bu eleştirilere Esquire dergisine verdiği röportajda yanıt verirken söyledi yukarıdaki sözleri.

Yavaş tempoya hazır bir kitle var mı gerçekten?

Artık olay örgüsünün incelikle kurgulandığı, karakterlerin ilmek ilmek işlendiği işlere tahammül seviyesi sosyal medyanın hızlı tüketim duvarına çarpıyor. Gilligan’ın umut dolu “yavaş tempoya hazır bir kitle var’’ tespiti, ne yazık ki modern izleme alışkanlıklarının sert gerçekliğiyle her zaman örtüşmüyor. Onun ev yemeği olarak nitelediği bu üslup, dikkat ve sabır talep ediyor. Fakat küresel çapta merakla beklenen nitelikli işlerin karşısında artık devasa bir bariyer var: Gilligan’ın korktuğu o TikTok hızı.

Sofraya oturup anlamın olgunlaşmasını bekleyecek takatimiz yok; zira dikkatimiz, ayaküstü atıştırılan bir fast-food hızıyla çoktan başka bir uyaranın peşine düşmek üzere yağmalandı ve tüketim pratiğine dönüştü.

Bu konu üzerine düşünürken geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden ünlü yönetmen David Lynch’in Twin Peaks dizisinin çekimleri esnasında kamera arkasında yaşadığı olayı hatırlamamak imkânsız. Video sosyal medyada paylaşılmış ve kısa sürede viral olmuştu. Yaratıcılarından olduğu ve yönetmenliğini yaptığı dizinin çekimleri sırasında ekipteki bazı çalışanların bir sahnenin kısaltılması yönündeki telkini ve sahnenin uzunluğuyla ilgili iması bile Lynch’i çileden çıkarmaya yetmiş, büyük tepki vermesine sebep olmuştu.

Gilligan ve Lynch sadece birer örnek. Uluslararası onlarca yönetmen bu konuyla ilgili benzer açıklamalar yapıyor ve ve sinemanın geleceğiyle ilgili kaygılarını dile getiriyor.

Platformlar mı bizi belirliyor, biz mi platformları?

Oyuncu Matt Damon’ın “The Joe Rogan Experience” isimli podcast programında yaptığı açıklamalar ise artık yeni patronlar, yani Netflix, Amazon vb. platformların yeni kriterlerini, sinemanın değişimi ve dönüşümünde nasıl bir noktaya geldiğimizi gözler önüne seriyor. Damon’ın hız ve tüketim alışkanlıklarının film üretimine nasıl kökten etki ettiğini özetleyen birkaç cümlesini paylaşmak istiyorum:

“Öğrendiğimiz standart aksiyon filmi yapım biçiminde genellikle üç büyük sahne olur: biri ilk perdede, biri ikincide, diğeri ise üçüncü perdede. Paranın büyük kısmını da finaliniz olan bu üçüncü perdedeki sahneye harcarsınız. Ama şimdi yayıncı platformlar şöyle diyor: İlk beş dakikaya devasa bir sahne koyabilir miyiz? İnsanların izlemeye devam etmesini istiyoruz.’’ Ve insanlar bir şeyler izlerken aynı zamanda telefonlarıyla ilgilendikleri için, diyaloglar aracılığıyla konuyu üç veya dört kez tekrar etmeniz hiç de fena olmaz… Bu durum, hikâyeleri anlatma biçimimizi gerçekten zedelemeye başlayacak.’’

İzleyici istediği için mi yayıncı platformlar bunu talep ediyor, yoksa yayıncı platformlar mı izleyici alışkanlıklarını değiştiriyor? Bu başka bir yazının konusu olabilecek büyük bir paradoks. Ama şu bir gerçek ki tekrar eden diyalog talepleri, ilk beş dakikada istenen dikkat çekici büyük sahneler; yönetmenlerin, oyuncuların ve senaristlerin özgün çalışmaları önünde bir engel. Bu yapay talepler ve tamamen tüketime yönelik üretim nitelikli işlerin azalmasına sebep oluyor.

Yarım kalmış filmler listesi

Disney Plus Türkiye’nin resmî X hesabında yaptığı bir paylaşım aslında tüm konuyu özetliyor: Yarım bırakılan filmler listesi.

Bu paylaşımı gördükten sonra Gilligan’ın verdiği röportajı hatırladım. Paylaşım tam da sözünü ettiği TikTok hızının mağduru olmuş içerikler üzerine. Her ne kadar mizahi bir tonda sunulmuş olsa da aslında tahammülsüzlüğün dijital bir kanıtı niteliğinde.

Görselde gördüğümüz farklı dakikalarda yarım bırakılmış mavi ilerleme çubukları, henüz yolun başında donup kalmış onlarca içerik, Gilligan’ın bahsettiği fast food tüketim alışkanlığının somut bir yansıması.

Tüketim toplumunun dayattığı bir sonraki uyarana geçme arzusu, nitelikli bir işin ağır ama gerçekçi kurgusuna izin vermeyecek kadar sabırsız bir izleyici profili yarattı. Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramıyla tarif ettiği her şeyin hızla yer değiştirdiği ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığı düzende, bir filme iki saat ayırmak artık neredeyse lüks bir entelektüel çabaya dönüştü. Disney’in bu paylaşımı, dikkatin hız karşısında nasıl kaybettiğinin tescilli bir göstergesi.

Düştüğümüz dopamin havuzu

Bu dikkat kaybı yetişkinlikte aniden ortaya çıkmadı. Özellikle dijital yerliler diye adlandırdığımız, dijital dünyanın içine doğmuş kuşak için temelleri çok daha erken, belki de çocukluktaki ilk ekran deneyimlerinde atıldı. Günümüz çizgi filmlerine bir göz atarsak, bu durumu çok daha net görebiliyoruz. 1990’lı ve 2000’li yılların başındaki çizgi filmlerde sahneler çok daha yavaş akardı. Oysa yeni nesil yapımlarda, sahneler saniyeler içinde değişiyor ve yüksek seslerle beyni sürekli aşırı uyarılma modunda tutuyor. Ekran kapandığında ise her şey çok yavaş ve sıkıcı geliyor.

Bu dopamin tuzağı özellikle çocukların dikkati için de büyük bir tehlike arz ediyor. Okulda öğretmeni dinlerken ya da kitap okurken aradığı dopamini bulamayan çocuk için gerçek hayat sıkıcı gelmeye başlayabiliyor. Beynimiz evrimsel olarak her yeni ve ani uyaranı bir hayatta kalma sinyali, potansiyel bir ödül olarak algılar. Ekran karşısındaki çocuk, hiçbir çaba sarf etmeden bir dopamin havuzunun içine düşüyor.

Zihnimiz bu hız tarafından formatlanmaya çalışılıyor. Bu sadece bir nesil farkı ya da çocukluk alışkanlığı da değil. Bu durumun bireysel disiplinsizlikten ziyade, çok daha geniş ve sistematik bir kuşatmanın sonucu ortaya çıktığını söyleyen gazeteci ve yazar Johann Hari, Çalınan Dikkat kitabında bu konuyu derinlemesine inceliyor. Hari, insanların odaklanma yeteneğinin kendi kendine bozulmadığını, aksine devasa bir teknoloji ve gözetim ekonomisi tarafından bilinçli olarak çalındığını savunuyor.

Modern yaşamın hızı, zihnin bir işe bütünüyle dalıp gitme hali olan akış kapasitesini sistematik olarak yok ediyor. Bu durum Gilligan’ın ev yemeği gibi sabır ve derinlik isteyen anlatılarını sindirmemizi imkânsız hale getiriyor. Maruz kaldığımız veri bombardımanı, beynin bilgiyi süzme yeteneğini felç ederek bizi sürekli bir bilişsel tıkanma modunda tutuyor. Sosyal medya algoritmaları ve bu sisteme hizmet önceliğiyle üretilen, niteliğin ön planda olmadığı dizi ve filmler bizi ekranda tutmak için öfke ve anlık uyarımı tetikleyerek dikkatimizi bir hammadde gibi işliyor. Hari’nin bu teşhisleri, Disney’in listesindeki o filmlerin neden bitiremediğimizi de netleştiriyor.

Sonuç olarak, Vince Gilligan’ın umut ettiği o yavaş tempoya hazır kitle, eğer bu sistematik hız tuzağına karşı bir farkındalık geliştirmezse, ev yemeği tadındaki nitelikli işler dijital kütüphanelerde birer vintage eser olarak kalmaya mahkûm olacak gibi gözüküyor. Belki de bugün o mavi ilerleme çubuğunu sonuna kadar götürme sabrını göstermek, sadece bir film izlemek değil; çalınan dikkatimizi geri almak için verdiğimiz bir sivil itaatsizlik eylemine dönüşecektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil - 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Bilişim Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak bilim uzmanı unvanını aldı. Gerçek Gündem ve İlk Kurşun gazetelerinde köşe yazarlığı; CNN Türk bünyesindeki farklı programlarda ve Oda TV’de editörlük yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine devam etmekte, post-truth çağda sosyal medyadaki yankı fanuslarının siyasal kutuplaşmayı nasıl derinleştirdiğine odaklanan araştırmalar yürütmektedir. İlgi alanları arasında dijital antropoloji, sosyal medya ve medya sosyolojisi yer almaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Ev yemeğini ayaküstü atıştırmak: TikTok çağında yavaşlığa tahammülümüz

Bir filmin yavaş ilerlemesine tahammül edememek gerçekten bizim seçimimiz mi? Dikkatimizin ritmine ne oldu? O mavi ilerleme çubuğunu sonuna kadar götürmek direniş olabilir mi? Kutay Hakverdigil yazdı.

‘Eğer tüm dünya, TikTok hikâye anlatıcılığı hızıyla hareket etseydi, bu benim için çok üzücü olurdu. İzleyicilerin belli bir yüzdesinin – ki bu tarz dizileri ayakta tutacak kadar büyük olduklarını düşünmek istiyorum – daha yavaş bir tempoya hazır olduğuna inanıyorum. Bu fast food’a karşı ev yemeği meselesidir.’’

”Bu manifestoya andıran sözler, televizyon tarihinin en sabırlı ve derinlikli işlerinden bazıları olarak kabul edilen Breaking Bad ve Better Call Saul’un yaratıcısı Vince Gilligan’a ait. Bu iki büyük işin ardından yeni projesi Pluribus, tüm dünyada büyük bir merak ve heyecanla bekleniyordu. İlk sezonu 2025’in son çeyreğinde yayınlandı. 14 Eylül’de düzenlenen 78. Emmy Ödülleri’nde 18 adaylıktan 6 ödül çıkararak geceye damga vuran dizi, bazı izleyiciler tarafından bölümlerin ağır ilerlemesi ve yavaş kurgusu sebebiyle sosyal medya platformlarında eleştiriliyor. Gilligan, bu eleştirilere Esquire dergisine verdiği röportajda yanıt verirken söyledi yukarıdaki sözleri.

Yavaş tempoya hazır bir kitle var mı gerçekten?

Artık olay örgüsünün incelikle kurgulandığı, karakterlerin ilmek ilmek işlendiği işlere tahammül seviyesi sosyal medyanın hızlı tüketim duvarına çarpıyor. Gilligan’ın umut dolu “yavaş tempoya hazır bir kitle var’’ tespiti, ne yazık ki modern izleme alışkanlıklarının sert gerçekliğiyle her zaman örtüşmüyor. Onun ev yemeği olarak nitelediği bu üslup, dikkat ve sabır talep ediyor. Fakat küresel çapta merakla beklenen nitelikli işlerin karşısında artık devasa bir bariyer var: Gilligan’ın korktuğu o TikTok hızı.

Sofraya oturup anlamın olgunlaşmasını bekleyecek takatimiz yok; zira dikkatimiz, ayaküstü atıştırılan bir fast-food hızıyla çoktan başka bir uyaranın peşine düşmek üzere yağmalandı ve tüketim pratiğine dönüştü.

Bu konu üzerine düşünürken geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden ünlü yönetmen David Lynch’in Twin Peaks dizisinin çekimleri esnasında kamera arkasında yaşadığı olayı hatırlamamak imkânsız. Video sosyal medyada paylaşılmış ve kısa sürede viral olmuştu. Yaratıcılarından olduğu ve yönetmenliğini yaptığı dizinin çekimleri sırasında ekipteki bazı çalışanların bir sahnenin kısaltılması yönündeki telkini ve sahnenin uzunluğuyla ilgili iması bile Lynch’i çileden çıkarmaya yetmiş, büyük tepki vermesine sebep olmuştu.

Gilligan ve Lynch sadece birer örnek. Uluslararası onlarca yönetmen bu konuyla ilgili benzer açıklamalar yapıyor ve ve sinemanın geleceğiyle ilgili kaygılarını dile getiriyor.

Platformlar mı bizi belirliyor, biz mi platformları?

Oyuncu Matt Damon’ın “The Joe Rogan Experience” isimli podcast programında yaptığı açıklamalar ise artık yeni patronlar, yani Netflix, Amazon vb. platformların yeni kriterlerini, sinemanın değişimi ve dönüşümünde nasıl bir noktaya geldiğimizi gözler önüne seriyor. Damon’ın hız ve tüketim alışkanlıklarının film üretimine nasıl kökten etki ettiğini özetleyen birkaç cümlesini paylaşmak istiyorum:

“Öğrendiğimiz standart aksiyon filmi yapım biçiminde genellikle üç büyük sahne olur: biri ilk perdede, biri ikincide, diğeri ise üçüncü perdede. Paranın büyük kısmını da finaliniz olan bu üçüncü perdedeki sahneye harcarsınız. Ama şimdi yayıncı platformlar şöyle diyor: İlk beş dakikaya devasa bir sahne koyabilir miyiz? İnsanların izlemeye devam etmesini istiyoruz.’’ Ve insanlar bir şeyler izlerken aynı zamanda telefonlarıyla ilgilendikleri için, diyaloglar aracılığıyla konuyu üç veya dört kez tekrar etmeniz hiç de fena olmaz… Bu durum, hikâyeleri anlatma biçimimizi gerçekten zedelemeye başlayacak.’’

İzleyici istediği için mi yayıncı platformlar bunu talep ediyor, yoksa yayıncı platformlar mı izleyici alışkanlıklarını değiştiriyor? Bu başka bir yazının konusu olabilecek büyük bir paradoks. Ama şu bir gerçek ki tekrar eden diyalog talepleri, ilk beş dakikada istenen dikkat çekici büyük sahneler; yönetmenlerin, oyuncuların ve senaristlerin özgün çalışmaları önünde bir engel. Bu yapay talepler ve tamamen tüketime yönelik üretim nitelikli işlerin azalmasına sebep oluyor.

Yarım kalmış filmler listesi

Disney Plus Türkiye’nin resmî X hesabında yaptığı bir paylaşım aslında tüm konuyu özetliyor: Yarım bırakılan filmler listesi.

Bu paylaşımı gördükten sonra Gilligan’ın verdiği röportajı hatırladım. Paylaşım tam da sözünü ettiği TikTok hızının mağduru olmuş içerikler üzerine. Her ne kadar mizahi bir tonda sunulmuş olsa da aslında tahammülsüzlüğün dijital bir kanıtı niteliğinde.

Görselde gördüğümüz farklı dakikalarda yarım bırakılmış mavi ilerleme çubukları, henüz yolun başında donup kalmış onlarca içerik, Gilligan’ın bahsettiği fast food tüketim alışkanlığının somut bir yansıması.

Tüketim toplumunun dayattığı bir sonraki uyarana geçme arzusu, nitelikli bir işin ağır ama gerçekçi kurgusuna izin vermeyecek kadar sabırsız bir izleyici profili yarattı. Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramıyla tarif ettiği her şeyin hızla yer değiştirdiği ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığı düzende, bir filme iki saat ayırmak artık neredeyse lüks bir entelektüel çabaya dönüştü. Disney’in bu paylaşımı, dikkatin hız karşısında nasıl kaybettiğinin tescilli bir göstergesi.

Düştüğümüz dopamin havuzu

Bu dikkat kaybı yetişkinlikte aniden ortaya çıkmadı. Özellikle dijital yerliler diye adlandırdığımız, dijital dünyanın içine doğmuş kuşak için temelleri çok daha erken, belki de çocukluktaki ilk ekran deneyimlerinde atıldı. Günümüz çizgi filmlerine bir göz atarsak, bu durumu çok daha net görebiliyoruz. 1990’lı ve 2000’li yılların başındaki çizgi filmlerde sahneler çok daha yavaş akardı. Oysa yeni nesil yapımlarda, sahneler saniyeler içinde değişiyor ve yüksek seslerle beyni sürekli aşırı uyarılma modunda tutuyor. Ekran kapandığında ise her şey çok yavaş ve sıkıcı geliyor.

Bu dopamin tuzağı özellikle çocukların dikkati için de büyük bir tehlike arz ediyor. Okulda öğretmeni dinlerken ya da kitap okurken aradığı dopamini bulamayan çocuk için gerçek hayat sıkıcı gelmeye başlayabiliyor. Beynimiz evrimsel olarak her yeni ve ani uyaranı bir hayatta kalma sinyali, potansiyel bir ödül olarak algılar. Ekran karşısındaki çocuk, hiçbir çaba sarf etmeden bir dopamin havuzunun içine düşüyor.

Zihnimiz bu hız tarafından formatlanmaya çalışılıyor. Bu sadece bir nesil farkı ya da çocukluk alışkanlığı da değil. Bu durumun bireysel disiplinsizlikten ziyade, çok daha geniş ve sistematik bir kuşatmanın sonucu ortaya çıktığını söyleyen gazeteci ve yazar Johann Hari, Çalınan Dikkat kitabında bu konuyu derinlemesine inceliyor. Hari, insanların odaklanma yeteneğinin kendi kendine bozulmadığını, aksine devasa bir teknoloji ve gözetim ekonomisi tarafından bilinçli olarak çalındığını savunuyor.

Modern yaşamın hızı, zihnin bir işe bütünüyle dalıp gitme hali olan akış kapasitesini sistematik olarak yok ediyor. Bu durum Gilligan’ın ev yemeği gibi sabır ve derinlik isteyen anlatılarını sindirmemizi imkânsız hale getiriyor. Maruz kaldığımız veri bombardımanı, beynin bilgiyi süzme yeteneğini felç ederek bizi sürekli bir bilişsel tıkanma modunda tutuyor. Sosyal medya algoritmaları ve bu sisteme hizmet önceliğiyle üretilen, niteliğin ön planda olmadığı dizi ve filmler bizi ekranda tutmak için öfke ve anlık uyarımı tetikleyerek dikkatimizi bir hammadde gibi işliyor. Hari’nin bu teşhisleri, Disney’in listesindeki o filmlerin neden bitiremediğimizi de netleştiriyor.

Sonuç olarak, Vince Gilligan’ın umut ettiği o yavaş tempoya hazır kitle, eğer bu sistematik hız tuzağına karşı bir farkındalık geliştirmezse, ev yemeği tadındaki nitelikli işler dijital kütüphanelerde birer vintage eser olarak kalmaya mahkûm olacak gibi gözüküyor. Belki de bugün o mavi ilerleme çubuğunu sonuna kadar götürme sabrını göstermek, sadece bir film izlemek değil; çalınan dikkatimizi geri almak için verdiğimiz bir sivil itaatsizlik eylemine dönüşecektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil
Kutay Hakverdigil - 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Bilişim Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak bilim uzmanı unvanını aldı. Gerçek Gündem ve İlk Kurşun gazetelerinde köşe yazarlığı; CNN Türk bünyesindeki farklı programlarda ve Oda TV’de editörlük yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine devam etmekte, post-truth çağda sosyal medyadaki yankı fanuslarının siyasal kutuplaşmayı nasıl derinleştirdiğine odaklanan araştırmalar yürütmektedir. İlgi alanları arasında dijital antropoloji, sosyal medya ve medya sosyolojisi yer almaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x