6 Aralık 2019

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Geleneksiz muhafazakârlık: Geleneksizliğin dipsiz kuyusunda

Her gün kalktığınızda, sokakları ve yön levhaları değişen bir şehrin içinde dolaşmak ister miydiniz? Ya da varsayın ki, dünyanın en iyi aşçısısınız ama bir tür unutma hastalığına tutuldunuz, her sabah hangi yemeği nasıl yaptığınızı hatırlamak için tarif defterinize bakmak zorunda kalıyorsunuz.

Eğer hayat bu kadar karmaşık, anlaşılmaz ve süreksiz olsaydı bizim için ne kadar çekilmez olurdu, değil mi? Eğer hayatın bir anlamı varsa bunun en temel nedenlerinden biri, bazı kararlar almak için bir geçmişe, geleneğe, bazen birbirini takip eden rutinlere başvurmamızdır.

Kısa zaman önce kaybettiğimiz filozof Prof. Hüsamettin Arslan’ın klasikleşmiş “Epistemik Cemaat” adlı eserinde ifade ettiği gibi, “Gelenekler, evreni açıklamak üzere başvurduğumuz entelektüel stratejilerdir. Gelenek, süreklilik kazanmış stratejidir. Bilgi, yöntemlerle inşa edilmez; geleneklerin veya stratejilerin yön verdiği süreçlerle üretilir. Bilimsel yöntemler yoktur, bilimsel stratejiler ve taktikler vardır.”

Bu yüzden geleneği olmayan akademi yönsüzdür, bilgi üretimi kesintiye uğrar. Reddetse de görmezden gelse de her insan, gelenek ve kurallarla örülmüş bir sosyal pratiğin varisidir ama bu, onların mahkûmu olduğumuz anlamına gelmez.

Her kesimin içindeki Selefi

Bu açıdan bakıldığında gelenek bir devamlılıktır, eskinin aynen, bire bir tekrarı değildir. İçinde yer yer kopuşlar olsa da, bir sahihlik endişesi, bir özgünlük arayışıdır. Bu süreklilik düşüncesi içinde çoğu kez yeni ile eskiyi bir arada buluruz, hiç düşünmeden ve çatıştırmadan yeni ile eskinin yerini değiştiririz. ‘Eski’ dünde kalırken, ‘yeni’ yarının geleneği olarak yerini alır. Eğer bu değiştirmede uygunsuzluk, süreksizlik, iğretilik, cahillik ya da görgüsüzlük varsa ‘eski’ anlamını kaybetmeye, ‘yeni’ de deve kuşu gibi hiçbir şeye benzememeye başlar.

Aslında Türkiye’nin modernleşme hikâyesindeki günümüz algısı biraz da böyledir. Türk modernleşmesi kimine göre bir aydınlanma kimine göre de bir uzaklaşma ve bozuluştur. Oysaki Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte büyük değişimler yaşanmış olsa da sonuçta bu değişimi hazırlayanlar birer Osmanlı Paşası, düşünürü, aydınıydılar. Osmanlı tecrübesi içinde bir araya gelen Batıcılık, İslamcılık ve Osmanlıcılık akımlarının yolları Türkçülük ile kesişmiş ve Cumhuriyet için derin bir fikrî miras oluşturmuştur.

Ancak maalesef bu mirası çok kötü harcadık. Bu öz eleştiriyi yaparken Cumhuriyet’in modernleşme hikâyesinin yalnızca laik, seküler yönüne vurgu yapmak istemiyorum. İster dinî bidatlerden (dinî pratiklerde otantik olmadığı, sonradan kültürel olarak eklendiği düşünülen uygulamalar) ve hurafelerden ayıklamak adına olsun, ister aklı batıl ve hurafelerden özgürleştirmek adına olsun Türkiye’nin sağcısı da, solcusu da, dindarı da, seküleri de tasfiyecilik kimliğine sıkı sıkıya sarıldı, içindeki Selefiliği besledi, büyüttü.

Geleneğin reddedilmesi ya da görmezden gelinmesi ise hem Türk solunun hem de Türk muhafazakârlığının yerelleşememesine yol açtı.

Selefiliği burada özellikle İslam’ı arındırma, sahih ve otantik olana geri dönme çabası olarak kullandığımı belirtmeliyim. Ancak buradaki “Selefilik” ifadesini dinî anlamıyla değil, düşünce dünyasındaki karşılığıyla, yani en baştaki özü kabul edip sonrasındaki geleneği reddetmek şeklinde değerlendirmekte fayda var.

Bunu daha iyi anlatmanın yoluysa birkaç örnek vermekten geçiyor. Söz gelimi tarikatlara, tasavvufa ya da bilgi okulları anlamına gelen mezheplere bakışta sol ile sağ kanat arasında fark yoktur. İkisi de bunun dinden bir sapma olduğunu düşünür. Biri irtica adına, diğeri ise Kur’an adına buna karşı çıkar, kişinin göz ardı ettiği şeyse, bunların geleneği taşımadaki rolüdür.

Geleneği reddetmenin cazibesi

Modern zamanlarda gelenek kavramına hem İslamcı hem de sol ve batıcı aydınlar tarafından kuşkuyla bakıldı. Bu üç aydın tipi geleneği toplumun düşünsel, sosyal ve politik hayatını baskı altında tutan bir şey olarak gördü. İster İslam’ı ıslah ve ihya/yeniden canlandırma adına olsun, ister modernleşmenin önündeki engelleri kaldırma adına olsun, gelenek doğrudan reddedildi.

Geleneğin reddedilmesi ya da görmezden gelinmesi ise hem Türk solunun hem de Türk muhafazakârlığının yerelleşememesine yol açtı. Neyi kastettiğimi daha iyi anlatabilmek adına şimdilik sadece Türk Muhafazakârlığı üzerinden ilerleyeceğim. Burada da muhafazakârlığı sosyolojik anlamda İslamcı, milliyetçi pozisyonları da içerecek kadar geniş bir küme için kullanmayı tercih ediyorum. Bu küme için de şöyle bir iddiada bulunmak istiyorum; İslam’a, İslam tarihine ve mezheplere bakışta bu kümenin yaklaşımı ile Selefilik ve solun bakışı arasında çok ciddi benzerlikler vardır.

Günümüzde köktenci tarih yorumu diye isimlendireceğim bu anlayışın entelektüel hayatımızda çok güçlü bir etkisi bulunuyor. Aslında bu tez aynı zamanda Selefi bir tarih yorumunu da içinde barındırıyor. Selefi tarih tezi, ilk üç asırdan sonra her şeyin kötüye gittiğini ve bu nedenle bozulmayan, saf, otantik ana geri dönülmesi gerektiğini söyler.

Tarihle sürekli kavga mı gelenekle sağlıklı ilişki mi?

Modernizm ve Selefilikle karşılaşmadan bu yana muhafazakâr entelektüeller, anlamlı buldukları “nerede hata yaptık?” sorusuna öyle sarıldılar ki, bu hatanın tarihsel kesitlerini belirlemek adına kırılma modeline uygun olarak süreklilik fikrinden vazgeçerek geçmişleri ile kavga etmeye başladılar. Bu kavgalar zamanla gelenekle temasımızı kuran düşünce okullarımızı da kaybetmemize yol açtı.

Bu teze göre, ilk üç asırdan sonra yaşanan her tecrübe, şöyle ya da böyle İslam’dan uzaklaşma, inhiraf, bozulma, çürüme ya da bidattır. Çağdaş Türk düşüncesinde de baskın hâle gelen bu okumaya göre, bugünkü çıkmazlarımızın ana nedeni, “Gelenek”, “Sünnilik”, “Mezhepler”, “Tarikatlar” ya da Kur’ân’dan uzaklaşmaktır. Katı köktenci yorum bu sınırı ilk üç asra çekerken, ılımlı köktenci yorum bazen İmam Gazali ile bazen Cumhuriyet ile sınırlar.

Bundan kurtulmanın, tarihsel sürekliliği sağlayan ve ortak belleğimizi oluşturan gelenek ile sağlıklı ilişki kurmanın yolu, geçmişi öykünecek bir nostalji konusu olmaktan çıkarıp bilginin konusu hâline getirmektir. Nostaljik öykünmeler geleneği yaşatmaz, olsa olsa tüketir. Geleneğin yaşayabilmesi, anlaşılmasına bağlıdır. Bunun için geleneği anlayacak ve yorumlayacak bilgi setlerine sahip olmamız gerekir. Süreklilik için gelenek, önce entelektüel dünyamızı kuran kavramlar dünyasında yaşamalıdır.

Alman filozofu Heidegger, her ne düşünürsek düşünelim ancak gelenek çerçevesinde düşünebildiğimizi söylerken, aynı şeyi dile getirir aslında. Düşüncemiz ancak gelenek ile şekillenebilir ve kavramlar ancak gelenek içinde tanımlanabilir. Var olan sabiteler bize başlangıç için dayanak noktası oluşturur. Boşlukta fiziksel eylem mümkün olmadığı gibi düşünce de mümkün değildir.

Osmanlı’dan Cumhuriyete geçerken devlet aklının ve ulemanın Hanefi-Matüridi mirası cumhuriyete aktarmaya özel önem gösterdiğini düşünüyorum.

Cumhuriyet’in geleneği koruma çabası

Bu yüzden olacak ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken, devlet aklının ve ulemanın Hanefi-Matüridi mirası Cumhuriyet’e aktarmaya özel önem gösterdiğini düşünüyorum. İslam’ın en erken hukuk ekolünün kurucusu Ebu Hanife ile onun inanç alanındaki fikirlerini daha da derinleştiren Semerkantlı alim İmam Matüridi’nin fikirleri üzerine kuruludur bu miras.

Hanefi-Matüridilik İslam’ın akla, tefekküre önem veren ve Türklerle birlikte tüm Orta Asya’dan Balkanlara, Hindistan ve Afrika’ya kadar yayılan önemli bir hukuk ve teoloji ekolüdür. Ne kadar ilginçtir ki, gerek Cumhuriyet’in ilk tefsiri olan Elmalı Hamdi Yazır’ın (1878-1942) eseri gerekse kıymetli bir Hadis külliyatı olan Sahîh-i Buhârî’nin bir özeti ve tercümesi olan Tecrîd-i Sarîh Tercümesinde Hanefi-Matüridiliğin etkisi çok açık göze çarpar.

Tecrîd-i Sarîh Şerhinde Merhum Kamil Miras İmam Matüridi Hazretlerine yer vermeyi gerekli görür. Cumhuriyet döneminin büyük fıkıh ve hukuk alimi, İstanbul Daru’l-Fünun’da fıkıh hocalığı da yapmış, mebus ve adliye vekili Seyyid Bey’in eserlerinde de çok açık Matüridilik vurgusu öne çıkar.

İlk İlahiyat Fakültesi kabul edilecek olan Daru’l-Fünun’un yine ilk hocalarından Şerafettin Yaltkaya “Türk Kelamcıları” adıyla yazdığı 1932 neşredilen eserinde Matüridi üzerine durmuştur. Önemli hocalardan bir diğeri Yusuf Ziya Yörükan’ın “İslam Akaid Sisteminde Gelişmeler ve İmam-ı Azam Ebu Hanife” adlı eseri, kelam sistemini Hanefi eksenli okumanın ilk şaheseridir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz ama gördüğümüz o ki, Cumhuriyet’in ilk ilahiyat fakültesi hocaları Hanefi-Matüridi bir çizgide konumlanmışlardır. Bu konumlanış aslında süreklilik fikrinin bir tezahürü olarak okunabilir.

Elmalılı’nın “Bekâ içinde yenilenme, yenilenme içinde bekâ, işte nefsin aradığı budur” sözlerinin anlamı da bu yorumu güçlendiriyor. Kendisi muhtemelen Atatürk’ün talimatıyla Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin Meclis’e verdiği 21.02.1341 tarihli takrir ile “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı o muhteşem tefsirin yazarıdır. Ortada bekâ sorunu varsa bu sorunu ancak yaslanılabilen bir gelenek içinde çözebilirsiniz.

1980 darbesinin geleneğe ettiği kötülük

Buna karşılık Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde var olan bu süreklilik fikri, zamanla özellikle de 1980 askeri darbesi sonrası mezhepler üstü din eğitimi modeline geçişle kesintiye uğradı. Söz gelimi niceliği sürekli artan ilahiyat ve İslami dergilerin, istisnaları olsa bile, 2010 yıllarına kadar yukarıda bahsettiğim Hanefi-Matüridi geleneğe dair, suskunluğu bunun en açık göstergesidir. Buna karşılık Körfez’den ve Arap dünyasının başka geleneklerinden akan yayınların sürekli artışını da bu hesaba yazmak gerekir.

Gelenekle bu ülkede sadece solun sorunu yoktur, biz muhafazakâr ve milliyetçilerinde ciddi bir zihniyet sorunu vardır. Bunun en temelinde gelenekle olan bağımızın artık kopmuş olmasıdır. 90 km yola kadının yalnız gidip gidemeyeceği gibi aslında birçok sorunun arkasında düşünce ekolarımızla olan sürekliliğin kopmuş olması yatar.

Darbeler sadece siyasal hayatımızı değil, entelektüel hayatımızı da etkilemiştir. Gelenekle bu ülkede sadece solun sorunu yoktur, biz muhafazakâr ve milliyetçilerin de ciddi bir zihniyet sorunu vardır. Bunun en temelinde yatan sebepse, gelenekle olan bağımızın artık kopmuş olmasıdır. Medyada sıklıkla yer alan, 90 kilometrelik bir yola bir kadının yalnız gidip gidemeyeceği gibi tartışmaların arkasında, düşünce ekollerimizle olan sürekliliğin kopmuş olması yatar. Dönemin şartları içinde verilen fetvaların güncellenememe sorunu, o fetvaların verildiği bilgi cemaatlerinin bilgiyi üretmek yerine tekrar etmesindendir.

Tartıştığımız evlenme yaşından tutun da nafaka ile ilgili fetvalara hatta tarikat-devlet ilişkilerine kadar pek çok sosyal meseleyi geleneğin içinde çok daha kolay çözebilirdik. Hatta birçoğu zaten çözülmüş problemler, aslında biz sürekli patinaj yapıyoruz.

Geleneği hayata katmanın yolu ne?

Fakat geleneği hayatımıza katmanın yolu, onun zamanında ürettiği metinleri tekrar tekrar okumak ve olduğu gibi bugüne taşımak değil. Bu yol gelenek içinde bilginin üretildiği süreçleri devam ettirebilecek ve onları bugünün şartlarına yeniden uygulayabilecek entelektüelleri yetiştiren akademilerin bulunmasıyla mümkündür. Bizim sorunumuz, ne dinî ilimlerde ne de diğer sosyal bilimlerde bu türden bir geleneğe yaslanan akademimizin olmamasıdır. Nasıl bir mimari geleneğimiz yoksa beşerî bilimler için de bir geleneğimiz yoktur.

Zihin dünyamızda geleneğin paramparça olduğu, birbirinden kopuk anlamsız dünyalarda yaşıyoruz. Ortak bir dünyamız yok, birbirimizle konuşurken aynı tarihe, kültüre ve geleneğe bakmıyoruz. Bu yüzden de ortak bir “biz”e sahip değiliz.

Din eğitimi bize ortak bir akıl, vicdan ve dil imkânı vermiyor. Sırtımızı yasladığımız, aynı havayı soluduğumuz, ortak duygu ve inançlara, değer dünyasına ev sahipliği yapan bir geleneğimiz olmadıkça elimizde ne yenileyecek bir geleneğimiz ne de anlamlı ve ortak bir geleceğimiz olacak.

Kentleşmeden üretime, sanattan eğlence dünyasına kadar yaşadığımız sığlık, sorunlarımızı bir gelenek içinde tüketemeyişimizden kaynaklanıyor aslında. Bir gelenek içinde tüketip, çözemediğimiz için de yeni olan her şey ya sırıtıyor ya da dindarları ve milliyetçileri hızla aşırı dünyevileşmeye doğru savuruyor. Sığlık hemen her yerde olsa da, belki de siyasi nedenlerle, sadece dinî düşünce ve muhafazakar dünya görüşü ile ilgili konulara kafa yormak, hem o dünyanın içinde olanların hem de ona mesafeli duranların işine geliyor.

Twitter’dan takip edin: @hilmidemir60

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Aralık 2019’da yayımlanmıştır.

Hilmi Demir

Prof. Dr. Hilmi Demir, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Bölge Çalışmaları Program Danışmanı, Radikalleşme, Selefilik, İslami Hareketler Uzmanı.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend