15 Nisan 2020

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Hayatta kalmak ne uğruna olmalı?

Politikayı kaba bir güç mücadelesi olarak görmek, insanın farkını görüş açımızdan çıkarıyor. Güç mücadelesi için başka bir ad bulabiliriz yahut onu dümdüz güç mücadelesi olarak adlandırabiliriz ama buna politika dememeliyiz. Zira insanların bir arada yaşamasının yolu, her bir kişinin kendi çıkarı için sonuna kadar mücadele etmesi, rakipleriyle boynuz tokuşturması, kendisinden daha güçlü biri onu alt edene kadar yoluna devam etmesi değildir.

Beslenmez, barınmaz ve kendimizi savunmazsak ölürüz, doğru. Burada neden-sonuç ilişkisi aşikârdır. Hayatta kalmak için, doğadan hayat almak için ona istediğini vermeniz gerekir. Şehirde, geçinmek için yaptığımız işler de böyledir. Çıkarları takas ederiz. Fakat her satıcının her zaman eşit bir alıcısı olmaz. Bu yüzden özel alanda fertler birbiriyle de rakiptir.

Ne var ki “ye ya da yem ol” düsturu hayatta kalmak içindir, buna yaşamak denmez. İnsan hayatta kalmaktan fazlası için yaşar. Sanat, felsefe, bilim bunlar doğrudan doğruya hayatta kalmaya yaramaz. Yaşamı anlamlı ve katlanabilir kılarlar. Bunları diğerleriyle birlikte yapar. Diğerleriyle sadece hayatta kalmak için de birlikte olmaz zira insan topluluğu sürü değildir.

İnsan, sürünün liderliği için boynuz tokuşturmanın ötesine geçip, neyin topluluk için daha iyi olacağı konusunda tartışır. Bu tartışmada yalan söyleyenler, hile yapanlar, aldatanlar da olur elbette ama bu insanın etkiye tepkiyle karşılık vermekten kendini alıkoyamayacağı anlamına gelmez. Eş deyişle nedenselliği aşıp eylemde bulunamayacağı anlamına da gelmez. Tam tersi, söze ihanet eden insanlıktan olur. İnsan adını verdiğimiz potansiyelin, ses çıkarmanın ötesine geçip söz söyleme becerisini kullanmasına sırt çevirir. Bu potansiyele sırt çeviren kişi, araç edinmek için amaçlardan vazgeçmiş demektir: Halbuki bir amacı gerçekleştirmek için araçlara ihtiyaç duyarız.

Biz mi güç elde ederiz, güç mü bizi ele geçirir?

Özgürlüğü gerçekleştirmek için de “güce” ihtiyaç duyarız. Ama güce sahip olmak için, gücün gerektirdiklerini yaptığımızda gücü elde etmiş olmayız, güç bizi elde etmiştir. Eylemlerimizi güç belirlemiştir. Artık özgür değilizdir aslında o yüzden de eylemlerimizden değil, davranışlarımızdan bahsetmemiz doğru olur. Çünkü davranışla eylemi ayıran amaç yüklü hareket etme kabiliyetinize sırt çevirip, dış dünyanın belirleniminde hareket etmişizdir.

Sahip olduğunuz sosyal, kültürel, ekonomik sermayeyi özel alanın, piyasanın taleplerine göre harcarsanız, o sizden daha fazlasını isteyecektir ve ihtiyaç duyduğunuzda elinizde kendiniz için kullanabileceğiniz bir birikim olmayacaktır. Tıpkı, insanlığın kimya, biyoloji, ecza, tababet birikimini tüm gün ayakta kalmaya yarayan vitaminlere, bronzlaştırıcılara, daha fazla plastiğe, makyaj malzemelerine ve benzerine yatırıp, salgın vurduğunda aşısız, dımdızlak kalması gibi.

Politika, nedenselliğin baskın olduğu özel alanda yürütülen bir faaliyet değildir. Acıdan kaçıp gösterdiğimiz refleksler birer eylem ihtiva etmez. Politika praksise ilişkindir; kendini gerçekleştirmeye dairdir, özgürlük yoludur. Ben olma ihtimalimdir. Bu ihtimal kamusallık gerektirir. Benim, üzerinde diğerleriyle birlikte eyleyeceğim zeminin adıdır kamusal alan; farkımı “dile getirdiğim” tezahür sahasıdır.1 Ve bizim şu an kamusala açılan yollarımız daraldığı nispette politika imkânımız küçülüyor. Politika imkânımızın ortadan kalkması, hepimizi ilgilendiren meselelerin yani politeiaya ilişkin meselelerin güç mücadelesiyle çözülmesi demek. Boynuz tokuşturarak çözülmesi demek. İnsan politik hayvandır ya, politika ortadan kalktığında geriye bu kalıyor işte.

Gün geçtikçe incelen bir zar: Devlet

Azımsanmayacak sayıda kişinin devleti en iyi ihtimalle gerekli, zorunlu kötülük olarak görmeye alışık olduğunun farkındayım. Ama dikkat edilmesi gereken husus, bizimle özel alanın, mesela çok uluslu şirketlerin ve benzeri devasa aktörlerin, arasında duran tek şey devlet. Ve gün geçtikçe incelen bir zar. Gün geçtikçe devletlerin özel alan aktörü gibi davrandığına şahit oluyoruz. Devletler güçlü olabilmek için özel alanın güçlü aktörleri gibi davranıyor, devlet davranışı sergilemeyi bırakıyor. Bir şekilde güçlü olsalar bile, devlet işlevi görmüyorlar ve bizler de özel alanın nedenselliklerine politika aracılığıyla karşı çıkıp, onu dönüştürme yetimizi yitiriyoruz.

Böyle güçlenen bir devlet, şirketler arasında bir şirkettir, iyi ihtimalle eşitler arasında birincidir. Fakat devlet bir şirket değildir. Şirketler gibi kâr amacıyla, mülk edinmek için kurulmazlar. Öyle olsa şirketler devlet, aralarında ticari anlaşmalar olan devletler ise tek bir devlet olurdu.2 Fakat yasa dediğimiz, devleti kuran anlaşmalarımız, şirketlere hayat veren anlaşmalardan, sözleşmelerden farklıdır. O anlaşmalar, özel alanda olduğu gibi kuru bir hayatta kalma motivasyonuyla değil bir amaçla, bir değer gerçekleştirme gayesiyle yapılırlar.

Politika, özgürlük değerini gerçekleştirmeye yönelir. Ben acıktığımda yemek zorundayım. Biyolojim nedenselliğe tabî. Ama kamusal var oluşumda bu nedenselliği aşan bir taraf var. Daha doğrusu kamusal varoluşumla nedenselliği aşarım. Politika işte bu bağlamda kendimi gerçekleştirdiğim bir eylem biçimdir. Yani devlet kurduğumda sadece hayatta kalmaya yönelmem, iyi bir hayat sürmek isterim. Uğruna yaşanacak değerleri gerçekleştirmek için diğerleriyle bir araya gelirim. Buna iktidar deriz.

Politik örgütlenmenin, diğer bir ifadeyle siyasal iktidarın modern görünümü olan devlet, insanın dile getirme becerisiyle yarattığı bir kurgudur.3

Duvara vurduğunda her seferinde ses gelir, tepki eylem değildir. İnsan “dikkat kaplan geliyor, kaçın!” diye ses çıkarmaz. Eğer ağzımızdan çıkan tek şey hayatta kalmaya, mal edinmeye, üremeye dairse o insan dili değildir,4 gürültüdür. Gürültüler kurgulara hayat veremez. Lisanım ses çıkarmaktan fazlasını yapmamı sağlar. Fakat bu, yani insan dilini biliyor olmam, dile getirdiğimi bir ses olmaktan öteye geçip anlamlı kılmaya yetmez. Evet, insan dili kurgulara vücut verme yetisine sahiptir ama her kurgu, iyi, güzel, doğru değildir.

Devlet gibi bir kurgu sayesinde insan birlikte yaşamayı başarır fakat sadece hayatta kalmaya odaklanmış yabanıl bir sürüden farklılaşması bu bir araya gelişin, bir araya gelenlerin özgürlüklerini gerçekleştirmeye imkân tanıyan adil bir birliktelik olmasına bağlıdır.

Bugün devletlerin kendi iç işlerinde, rekabete ve kâr elde etmeye güdülenmiş şirketler gibi davranması bir yana birbirlerinden tıbbi malzemeleri kaçırdığına şahit oluyoruz. Hâlbuki bilim insanlarının tıpkı küresel ısınmaya dikkat çektikleri gibi, bu çeşit salgınlara karşı da önceden uyarıda bulunduğunu bugün kamusal dolaşıma giren bilimsel makalelerden öğreniyoruz.

Bu salgınlara karşı tedbir alma gereği ortadayken devletler neden gereğini yap(a)madı? Kötü niyetli yöneticiler fikrini zihnimizden atmamız gerek. Devletler bunu yapamazdı, çünkü devletler de netice itibariyle diğer unsurlarla aynı paydada yer alan birer aktör. Devletler güçlü aktörler olabilmek adına gün geçtikçe kural koymak yerine piyasanın kuralına göre oynuyor. Kural koyabilecek denli güçlü değiller zira. İşte kör seçimlerin alanı olan piyasa, o tedbirleri hayata geçirmedi. Çünkü tedbir bilinçli seçimle mümkün olur. Piyasa aktörünün doğal eğilimi piyasasını artırmaktan ibarettir. Görmüyor muyuz sosyal medyanın sözde öncüleri hâlâ makyaj malzemesi tavsiye ediyor. Bunu yapacaklar zira onları var eden bu. Şirketler de böyledir. Onlardan doğasına aykırı davranmayı bekleyemeyiz. Kendimize soracağız: Şirketler, piyasa, ekonomi, haklar, kâr vs. tüm bu kurguları yaratan bizler, doğa durumundaymış gibi mi davranacağız?

Erdem bu işin neresinde?

Salgın günlerinde dile getirilen “sorun küresel, mücadele ulusal” deyişinde bir hakikat var. Küreselleşmenin geldiği aşamaya rağmen nedenselliğe direnç gösterip, irade sergileyebildiğimiz medium hâlâ devlet, ulus-devlet. Avrupa Birliği’nin, Birleşmiş Milletler’in ezcümle ulus-üstü/aşırı politik örgütlerin etkinlikleri son derece zayıf görünüyor. Yeni politika biçimleri süregiden bir tartışma ama tünele ışık tutan bir teorimizin olmadığı ortada.

Bir yığın değil de bile isteye belirli bir amaca matuf şekilde bir araya gelmemiz amaçları dile getirebilmemize, bunları tartışabilmemize ve bunları gerçekleştirmemize imkân tanıyan kurgusal araçları yani kurumları işletebilmemize bağlıdır. Adının sosyal mesafe olduğuna bakmayın son günlerde uyguladığımızın. Mesafe fizikidir. Biz, bu mesafenin nasıl ayarlanması gerektiğine düşünüp taşınıp karar verir ve birlikte eyleme geçiririz. Birlikte var oluruz. Soru her zaman bu birlikteliğin nasıl olacağıdır, olup olmayacağı değildir. Ama bu birliktelik kendiliğinden olmaz. Kendiliğinden bir araya gelen yığındır. Toplum değil. O yüzden mesafe fizikidir, sosyal değil.

Bir toplum olmaktan, toplu oynamaktan vazgeçemeyiz. Şu an aramızdaki mesafeyi açarak dayanışıyoruz. Tıpkı futbolda pas oyununu başlatıp, sahanın kontrolünü eline alarak avantaj sağlayan, bugünlerde dizisi çekilip popüler kültüre konu olan, işçi takımı gibi.

Kıyıya vuran mülteciler, virüs, küresel ısınma hepimizi tek tek avlıyor. Bu durumun çok çabuk farkına varacağız. Yeni kurgular etrafında bir araya geleceğiz. Ya da getirileceğiz talih (fortuna) tarafından. Eğer bir irademiz olduğu zannını sürdürmek niyetindeysek, açlık korkusunun, ölüm korkusunun belirleniminde değil de kendi nedenlerimiz olduğu için yaşayacaksak, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktan yana değil de gerekirse uğruna ölürüm diyeceğimiz değerleri gerçekleştireceğimiz yaşamlardan yanaysak talihin yanına erdemi (virtu) eklemek zorundayız.

Kaynaklar: Arendt, Devrim Üzerine; Aristoteles, Politika; Bickerton, Ademin Dili

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 15 Nisan 2020’de yayımlanmıştır.

  1. Bkz. Arendt Hannah, Devrim Üzerine, İletişim, 2017, passim.
  2. Bkz. Aristoteles, Politika, Pinhan, 2018, passim.
  3. Bkz. Yuval Harari, Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens, Kolektif Kitap, 2015, passim.
  4. Bkz. Derek Bickerton, Ademin Dili, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012, passim.

Osman Vahdet İşsevenler

Dr. Osman Vahdet İşsevenler - 1986’da Van’da doğdu. Lisans derecesini Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden yüksek lisans ve doktora derecelerini ise İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden aldı. Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi anabilim dalında çalışan İşsevenler’in yayınlarının bir kısmı şu şekildedir: Kurucu İktidarın Eleştirisi, Platon’da Varlık ve Yasa kitapları; Dönüşen Toplum Dönüşen Hukuk I, II, III; Hukuku Sinemada Görmek kitaplarında bölüm.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend