Afetten sonra hayat

6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. Deprem bölgesinde neler yaşandı? Yıldönümleri neden acıyı yeniden canlandırır? Yas neden bazen ertelenir, bazen yıllar sonra kendini hatırlatır? İyileşmek zamanla mı olur, yoksa destekle mi? Deprem bölgesinde görev yapmış psikolog Seda Nur Bilici yazdı.

6 Şubat depremlerinin üzerinden tam üç yıl geçti. Yıl dönümü yaklaştıkça o güne dair ayrıntılar canlanıp zihne üşüşmeye başlayabilir. O zamanki zorlanmalar tekrar tetiklenebilir. Olayı hatırlamak için yıl dönümüne ihtiyaç yoktur belki ama takvimde o yaprağı, duvarda o saati görmek, yapılan yayınların, sosyal medyada paylaşımların o günle ilgili olması yıldönümlerinin etkisini daha da yoğunlaştırır. Yıl dönümü yaklaşırken keyifsizlik ya da iç sıkıntısı yaşayanlara, bu kadar tetikleyici varken bu hissiyatın olağan olduğunu söylemek, sanırım biraz olsun rahatlatıcı olabilir. Depremin üçüncü yıldönümünde, daha evvel hiç derli toplu anlatmadığımdan olsa gerek, benim de zihnime belli belirsiz sahneler geliyor.

Biz ikinci ekipteyiz. Altıncı günün sonunda, ilk ekibin yerine geçmek üzere yola çıkıyoruz; sabaha doğru varıyoruz Adıyaman’a. Şehir acılı, yıkık, perişan. Şoku daha atlatmamış. Şehirden uzaklaşmaya çalışanlarla şehre girmeye çalışan yardım araçları büyük bir karmaşa oluşturmuş. Herkes uyuyup uyanacağı bir yerler bulmaya çalışıyor. Etrafta yıkıntılar ve yıkıntıların başlarında bekleyen insanlar var. Üstelik bıçak gibi keskin bir soğuk. Çadırkentler genişliyor, çoğalıyor. İkram araçlarının, aş çadırlarının önünde kuyruklar görüyorum. Bu iyiye işaret, diyorum; ihtiyaçlar daha düzenli karşılanmaya başlamış, insanlar da yavaş yavaş ihtiyaçlarını fark eder hâle gelmiş. Kayıp yaşadıktan belli bir zaman sonra tekrar acıktığını hissetmek hayatı kabullenmektir, ölümü değil. Ekibimizle buluşup işe koyuluyoruz.

İnsan en çok neyi kaybettiğini ne zaman fark eder?

Göz bebekleri büyümüş, boşluğa bakar gibi bakan insanları görüyoruz. Çadırlarına gidip ihtiyaçlarını tespit etmeye çalışıyoruz. İhtiyaçları söyledikten sonra bazısı olup biteni bir çırpıda anlatmak istiyor, ama ezberlemiş gibi duygudan arındırarak; bazısı defalarca aynı soruyu soruyor, bazısı pek konuşmuyor, bazısı onlara verebileceğimiz en ufak bir haber için tetikte, o haberi veremeyince hayal kırıklığına uğruyor. Öfkelenen, kızan, bağıran da oluyor ama bize değil; olup bitene.

Çaresizlikler, umutsuzluklar ve tabii ki kayıplar. “Çiçeklerimi bile özlüyorum” diyenler oluyor. Bu ilk günlerde insanların tepkilerini; en temel ihtiyaçları karşılama endişesi, güvenlik kaygısı, yakınlarının iyi olup olmadığına dair korku ve arayış ile yer değiştirme ve toplu yaşam koşullarının yarattığı gerginlik belirler. Hepsi birbiriyle iç içe geçer. Bir yandan da insanlar, “Bir topluluğun üyesiyim ve bu topluluk birlikte iyileşmeye çalışıyorum” hissine ihtiyaç duyar. Çünkü insan, büyük bir yıkımdan sonra yalnız kaldığında değil; tutulduğunda ve görüldüğünde biraz olsun nefes alır.

Çocuklarsa buldukları her fırsatta yaşadıklarını kendi dillerince ifade ediyor. Kimi kumların içinde arama kurtarma yapıyor, kimi okulunu anlatıyor; tabii yıkılmadan önceki hâlini. Afet sonrası ilk dönemlerde hayatta kalma refleksiyle birçok yetişkin güçlü görünmeye çalışır. Başkalarına yardım eder, kendi acısını geri plana iter ya da hiç yokmuş gibi davranır. Bu çaba yalnızca yetişkinlere özgü değildir; çocuklar da yaşananlarla kendi yollarıyla baş etmeye çalışır. Bir etkinlikten diğerine koşturan çocuklardan birinden şöyle bir şey duymuştum: “Keşke hep deprem olsa.” Bir çocuğun bunu söylemesi, eğlendiği için söylenmiş bir sözden öte, gerçeklik algısının nasıl zedelenebildiğini gösteriyordu aslında. Sürekli oyunla, faaliyetle, hediyeyle normalleştirme çabası, çocuğun yaşadığı kaybı, korkuyu ve belirsizliği tanımasına alan bırakmayabiliyor. Oysa kötü bir şey olunca üzülür, iyi bir şey olunca seviniriz. Bu; çocuğu acımasız gerçekliklerle acımasızca yüzleştirmek demek değil, acısını tanımasına, anlatmasına, yaşamasına, sıkıntıyla başa çıkabilmesine alan bırakmak demek.

Şükran, çaresizliği nasıl dönüştürür?

Günler geçiyor. Geceler geçiyor. Ziyaret ettiğimiz çadırlarda insanlar bizim için de endişeleniyor. Bizlere nerelerden geldiğimizi sorup, hangi memleketi söylersek söyleyelim, oradakilerin ne kadar çok yardıma koştuklarından bahsedip bize teşekkür ediyorlar. Böylesi bir felakette elimden ne kadar az şey geldiğini görmek büyük bir çaresizlik yaşatsa da çadır ziyaretimiz için bile gösterdikleri şükran duygusu o çaresizliği alt ediyor. Felaket yaşamış yerler, bir selamın bile en büyük kıymeti bulduğu yerlerdir.

Afetten etkilenen insanları en çok zorlayan deneyimlerden biri şüphesiz kayıplardır. Üstelik kayıp tek boyutlu değildir. Bir yakınını kaybetmek, o kişiyle kurulan bağın, alışılmış rollerin, geleceğe dair hayallerin de kaybıdır. Hayat, bildiği yerden devam etmez. Evini kaybetmek, sadece barındığı dört duvarı kaybetmek değil; mahremiyetini, düzenini, emeğini, rahatını, yuvasını kaybetmektir. Aynı sokakta her gün selam verdiği komşuları, işe okula gittiği yolu, uğradığı marketi kaybetmektir. İşini kaybetmek, gelir kaynağını, yatırımını, günün akışını, sabah kalkmak için bir nedeni kaybetmektir. Uzun vadede bu kayıp, kişinin kendine dair algısını da zedeler.

İnsan, böyle büyük felaketlerde dünyanın temelde güvenli bir yer olduğu varsayımını da yitirir. Bedenini ve sevdiklerini koruyabileceğine dair inancı sarsılır. Gelecek umudu da bu kayıplarla birlikte zedelenebilir. İnsan başına gelen felaketin kaçınılmazlığını kabullenmeye çalışırken, önlenebilir olan durumlar için öfkesi derinleşebilir. İnsanın anlam ve adalet duygusu büyük felaketlerde yara alır. Bu öfke, kişisel bir saldırganlıktan ziyade; kontrol kaybına, ihmal edilmişlik hissine ve adalet beklentisinin karşılanmamasına verilen anlaşılır bir tepkidir.

Afetlerde yas neden ertelenir?

Kayıpla birlikte yas gelir. Ancak afetlerde yaşanan yas hem ani hem beklenmedik hem de çoklu kayıplarla ilgilidir. Aynı anda hem bir yakınının ölümüne hem evinin yıkılışına hem de hayatının altüst oluşuna yas tutmak zorunda kalır. Bu kadar çok kaybın üst üste gelmesi, yasın alışıldık biçimlerde yaşanmasını zorlaştırabilir. Afetlerde yas çoğu zaman ertelenir. İlk günlerde hayatta kalmak, başkalarına yardım etmek, barınacak bir yer bulmak, en temel ihtiyaçlar için bile sıraya girmek; yası ve yasla gelen tepkileri askıya almaya yol açabilir. Ancak ertelenen yas ortadan kaybolmaz.

Afet bölgelerinde yası etkileyen bir diğer şeyse vedalaşamamaktır. Bulunamayan yakınlar, aceleyle yapılan definler, yapılamayan ritüeller, paylaşılamayan acılar… Bütün bunlar yasın tamamlanamamasına sebep olabilir. Bu durum kaybın işlenmesini ve anlamlandırılmasını zorlaştırır; yas, uzun süre aynı tazeliğini koruyabilir.

Çocuklarda ise yas, sözlerden çok davranışlara yansıyabilir. Mesela kayıp sonrası bir çocuğun daha küçük yaştaki bir davranışına geri döndüğünü görebiliriz. Ya da öfkeli, saldırgan, içe kapanık, hareketli olabilir. Sadece etraftan duyduklarıyla olayı anlamlandırmaya çalışabilir. Çocuklarla çalışırken neler olduğuyla ilgili anlamlı bir bütün oluşturmasına yardım ederiz.

Kayba nasıl tepki verdiğimiz, önceki kayıplara ve ayrılıklara nasıl tepki verdiğimizle de ilgilidir. Yas her zaman belirgin bir üzüntü olarak değil; huzursuzluk, öfke, iç sıkıntısı, bedensel yakınmalar ya da hayattan kopukluk hissi olarak kendini gösterebilir. Yas doğrusal bir ilerleme göstermez; dalgalar halinde gelir, artar, bazen de biraz olsun yatışır. Bu kötüye işaret değildir; yasın doğal akışı çoğu zaman böyledir. Zaman geçtikçe yasın biçimi değişir. Elizabeth Kübler-Ross “İyileşeceksiniz ve acısını çektiğiniz kaybın etrafında kendinizi yeniden inşa edeceksiniz. Tekrar tam olacaksınız ama asla aynı kişi olmayacaksınız” der.

Yasın bir doğrusu ya da olması gereken tek bir şekli yoktur. Kimi konuşarak, kimi susarak; kimi ağlayarak, kimi günlük hayata tutunarak yas tutar. Afet gibi büyük kırılmalardan sonra yas, hayatın içinden geçerek yaşanır.

Zaman herkesi aynı şekilde mi iyileştirir?

Afetin üzerinden üç yıl geçmişken dışarıdan bakıldığında hayatın normale döndüğü izlenimi oluşabiliyor. Oysa afet bölgeleri için bunu söyleyebilmek kolay değil. Bugün hâlâ konteynerlerde yaşayan, belirsizlikle ve geçici çözümlerle hayatını sürdüren binlerce insan var.

Üstelik afetlerin ardından zaman geçtikçe herkesin aynı şekilde etkilenmediği daha net görünüyor. Afet öncesindeki kırılganlıklar, kayıpların niteliği, maruz kalma düzeyi, afet sonrasında güvenlik ve belirsizliğin ne kadar sürdüğü ve kişinin sosyal destekle ne ölçüde temas edebildiği; yani olayın yalnızca kendisi değil, nasıl yaşandığı da aynı yıkımı yaşayan iki insanın bambaşka tepkiler vermesine sebep olabiliyor. Bazıları için sosyal destek ve zaman yeterliyken, bazıları için zorlanmalar daha uzun sürebiliyor.

Araştırmalar, büyük kayıplar yaşayan insanların önemli bir kısmının zamanla kendi baş etme kapasitesiyle, sosyal destekle ve gündelik hayatın yeniden düzenlenmesiyle yaşamına devam edebildiğini gösteriyor. Bu, yaşananların önemsiz olduğu ya da iz bırakmadığı anlamına gelmese de bize daha çok, insanın zorlayıcı deneyimlerle baş etme kapasitesinin sandığımızdan geniş olabildiğini hatırlatır. Bununla birlikte daha küçük ama göz ardı edilmemesi gereken bir grup için zorlanmalar kalıcılaşabiliyor ya da zaman içinde ağırlaşabiliyor. Uyku sorunları, yoğun kaygı, yasın donup kalması, kendine zarar verme davranışları, hayata yeniden tutunamama gibi belirtiler profesyonel desteğe ihtiyaç duyulduğuna işaret eder.

Böylesi büyük bir felaketin üzerinden yıllar da geçse hem fiziksel koşulların hem de psikolojik zorlanmaların insanları etkilemeye devam edeceğini biliyoruz. Bu yüzden afetlerden sonra geçen süre, yaşananların ağırlığını ölçmek için tek başına yeterli olmaz. Bu süreçte belirleyici olan; insanların ne kadar destek alabildiği, kendini ne kadar güvende hissedebildiği, gelecekle ilgili ne ölçüde umutlanabildiği, neyin yasını tutabildiği ve neyle baş başa bırakıldığıdır. İyileşme ilk birkaç ay sonra olabilir; fakat üç yıl sonra da beş yıl sonra da hâlâ iyileşme yolunda olmak mümkündür ve anlamlıdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Seda Nur Bilici
Seda Nur Bilici
Seda Nur Bilici - Psikoterapist ve yazar. Psikoloji lisans ve klinik psikoloji yüksek lisans eğitimini tamamladı. On yılı aşkın süredir çocuk, genç ve yetişkinlerle psikoterapi ve psikososyal destek alanında çalışmalar yürütüyor. İzdiham Dergisi başta olmak üzere çeşitli platformlarda yazıları yayımlanıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Afetten sonra hayat

6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. Deprem bölgesinde neler yaşandı? Yıldönümleri neden acıyı yeniden canlandırır? Yas neden bazen ertelenir, bazen yıllar sonra kendini hatırlatır? İyileşmek zamanla mı olur, yoksa destekle mi? Deprem bölgesinde görev yapmış psikolog Seda Nur Bilici yazdı.

6 Şubat depremlerinin üzerinden tam üç yıl geçti. Yıl dönümü yaklaştıkça o güne dair ayrıntılar canlanıp zihne üşüşmeye başlayabilir. O zamanki zorlanmalar tekrar tetiklenebilir. Olayı hatırlamak için yıl dönümüne ihtiyaç yoktur belki ama takvimde o yaprağı, duvarda o saati görmek, yapılan yayınların, sosyal medyada paylaşımların o günle ilgili olması yıldönümlerinin etkisini daha da yoğunlaştırır. Yıl dönümü yaklaşırken keyifsizlik ya da iç sıkıntısı yaşayanlara, bu kadar tetikleyici varken bu hissiyatın olağan olduğunu söylemek, sanırım biraz olsun rahatlatıcı olabilir. Depremin üçüncü yıldönümünde, daha evvel hiç derli toplu anlatmadığımdan olsa gerek, benim de zihnime belli belirsiz sahneler geliyor.

Biz ikinci ekipteyiz. Altıncı günün sonunda, ilk ekibin yerine geçmek üzere yola çıkıyoruz; sabaha doğru varıyoruz Adıyaman’a. Şehir acılı, yıkık, perişan. Şoku daha atlatmamış. Şehirden uzaklaşmaya çalışanlarla şehre girmeye çalışan yardım araçları büyük bir karmaşa oluşturmuş. Herkes uyuyup uyanacağı bir yerler bulmaya çalışıyor. Etrafta yıkıntılar ve yıkıntıların başlarında bekleyen insanlar var. Üstelik bıçak gibi keskin bir soğuk. Çadırkentler genişliyor, çoğalıyor. İkram araçlarının, aş çadırlarının önünde kuyruklar görüyorum. Bu iyiye işaret, diyorum; ihtiyaçlar daha düzenli karşılanmaya başlamış, insanlar da yavaş yavaş ihtiyaçlarını fark eder hâle gelmiş. Kayıp yaşadıktan belli bir zaman sonra tekrar acıktığını hissetmek hayatı kabullenmektir, ölümü değil. Ekibimizle buluşup işe koyuluyoruz.

İnsan en çok neyi kaybettiğini ne zaman fark eder?

Göz bebekleri büyümüş, boşluğa bakar gibi bakan insanları görüyoruz. Çadırlarına gidip ihtiyaçlarını tespit etmeye çalışıyoruz. İhtiyaçları söyledikten sonra bazısı olup biteni bir çırpıda anlatmak istiyor, ama ezberlemiş gibi duygudan arındırarak; bazısı defalarca aynı soruyu soruyor, bazısı pek konuşmuyor, bazısı onlara verebileceğimiz en ufak bir haber için tetikte, o haberi veremeyince hayal kırıklığına uğruyor. Öfkelenen, kızan, bağıran da oluyor ama bize değil; olup bitene.

Çaresizlikler, umutsuzluklar ve tabii ki kayıplar. “Çiçeklerimi bile özlüyorum” diyenler oluyor. Bu ilk günlerde insanların tepkilerini; en temel ihtiyaçları karşılama endişesi, güvenlik kaygısı, yakınlarının iyi olup olmadığına dair korku ve arayış ile yer değiştirme ve toplu yaşam koşullarının yarattığı gerginlik belirler. Hepsi birbiriyle iç içe geçer. Bir yandan da insanlar, “Bir topluluğun üyesiyim ve bu topluluk birlikte iyileşmeye çalışıyorum” hissine ihtiyaç duyar. Çünkü insan, büyük bir yıkımdan sonra yalnız kaldığında değil; tutulduğunda ve görüldüğünde biraz olsun nefes alır.

Çocuklarsa buldukları her fırsatta yaşadıklarını kendi dillerince ifade ediyor. Kimi kumların içinde arama kurtarma yapıyor, kimi okulunu anlatıyor; tabii yıkılmadan önceki hâlini. Afet sonrası ilk dönemlerde hayatta kalma refleksiyle birçok yetişkin güçlü görünmeye çalışır. Başkalarına yardım eder, kendi acısını geri plana iter ya da hiç yokmuş gibi davranır. Bu çaba yalnızca yetişkinlere özgü değildir; çocuklar da yaşananlarla kendi yollarıyla baş etmeye çalışır. Bir etkinlikten diğerine koşturan çocuklardan birinden şöyle bir şey duymuştum: “Keşke hep deprem olsa.” Bir çocuğun bunu söylemesi, eğlendiği için söylenmiş bir sözden öte, gerçeklik algısının nasıl zedelenebildiğini gösteriyordu aslında. Sürekli oyunla, faaliyetle, hediyeyle normalleştirme çabası, çocuğun yaşadığı kaybı, korkuyu ve belirsizliği tanımasına alan bırakmayabiliyor. Oysa kötü bir şey olunca üzülür, iyi bir şey olunca seviniriz. Bu; çocuğu acımasız gerçekliklerle acımasızca yüzleştirmek demek değil, acısını tanımasına, anlatmasına, yaşamasına, sıkıntıyla başa çıkabilmesine alan bırakmak demek.

Şükran, çaresizliği nasıl dönüştürür?

Günler geçiyor. Geceler geçiyor. Ziyaret ettiğimiz çadırlarda insanlar bizim için de endişeleniyor. Bizlere nerelerden geldiğimizi sorup, hangi memleketi söylersek söyleyelim, oradakilerin ne kadar çok yardıma koştuklarından bahsedip bize teşekkür ediyorlar. Böylesi bir felakette elimden ne kadar az şey geldiğini görmek büyük bir çaresizlik yaşatsa da çadır ziyaretimiz için bile gösterdikleri şükran duygusu o çaresizliği alt ediyor. Felaket yaşamış yerler, bir selamın bile en büyük kıymeti bulduğu yerlerdir.

Afetten etkilenen insanları en çok zorlayan deneyimlerden biri şüphesiz kayıplardır. Üstelik kayıp tek boyutlu değildir. Bir yakınını kaybetmek, o kişiyle kurulan bağın, alışılmış rollerin, geleceğe dair hayallerin de kaybıdır. Hayat, bildiği yerden devam etmez. Evini kaybetmek, sadece barındığı dört duvarı kaybetmek değil; mahremiyetini, düzenini, emeğini, rahatını, yuvasını kaybetmektir. Aynı sokakta her gün selam verdiği komşuları, işe okula gittiği yolu, uğradığı marketi kaybetmektir. İşini kaybetmek, gelir kaynağını, yatırımını, günün akışını, sabah kalkmak için bir nedeni kaybetmektir. Uzun vadede bu kayıp, kişinin kendine dair algısını da zedeler.

İnsan, böyle büyük felaketlerde dünyanın temelde güvenli bir yer olduğu varsayımını da yitirir. Bedenini ve sevdiklerini koruyabileceğine dair inancı sarsılır. Gelecek umudu da bu kayıplarla birlikte zedelenebilir. İnsan başına gelen felaketin kaçınılmazlığını kabullenmeye çalışırken, önlenebilir olan durumlar için öfkesi derinleşebilir. İnsanın anlam ve adalet duygusu büyük felaketlerde yara alır. Bu öfke, kişisel bir saldırganlıktan ziyade; kontrol kaybına, ihmal edilmişlik hissine ve adalet beklentisinin karşılanmamasına verilen anlaşılır bir tepkidir.

Afetlerde yas neden ertelenir?

Kayıpla birlikte yas gelir. Ancak afetlerde yaşanan yas hem ani hem beklenmedik hem de çoklu kayıplarla ilgilidir. Aynı anda hem bir yakınının ölümüne hem evinin yıkılışına hem de hayatının altüst oluşuna yas tutmak zorunda kalır. Bu kadar çok kaybın üst üste gelmesi, yasın alışıldık biçimlerde yaşanmasını zorlaştırabilir. Afetlerde yas çoğu zaman ertelenir. İlk günlerde hayatta kalmak, başkalarına yardım etmek, barınacak bir yer bulmak, en temel ihtiyaçlar için bile sıraya girmek; yası ve yasla gelen tepkileri askıya almaya yol açabilir. Ancak ertelenen yas ortadan kaybolmaz.

Afet bölgelerinde yası etkileyen bir diğer şeyse vedalaşamamaktır. Bulunamayan yakınlar, aceleyle yapılan definler, yapılamayan ritüeller, paylaşılamayan acılar… Bütün bunlar yasın tamamlanamamasına sebep olabilir. Bu durum kaybın işlenmesini ve anlamlandırılmasını zorlaştırır; yas, uzun süre aynı tazeliğini koruyabilir.

Çocuklarda ise yas, sözlerden çok davranışlara yansıyabilir. Mesela kayıp sonrası bir çocuğun daha küçük yaştaki bir davranışına geri döndüğünü görebiliriz. Ya da öfkeli, saldırgan, içe kapanık, hareketli olabilir. Sadece etraftan duyduklarıyla olayı anlamlandırmaya çalışabilir. Çocuklarla çalışırken neler olduğuyla ilgili anlamlı bir bütün oluşturmasına yardım ederiz.

Kayba nasıl tepki verdiğimiz, önceki kayıplara ve ayrılıklara nasıl tepki verdiğimizle de ilgilidir. Yas her zaman belirgin bir üzüntü olarak değil; huzursuzluk, öfke, iç sıkıntısı, bedensel yakınmalar ya da hayattan kopukluk hissi olarak kendini gösterebilir. Yas doğrusal bir ilerleme göstermez; dalgalar halinde gelir, artar, bazen de biraz olsun yatışır. Bu kötüye işaret değildir; yasın doğal akışı çoğu zaman böyledir. Zaman geçtikçe yasın biçimi değişir. Elizabeth Kübler-Ross “İyileşeceksiniz ve acısını çektiğiniz kaybın etrafında kendinizi yeniden inşa edeceksiniz. Tekrar tam olacaksınız ama asla aynı kişi olmayacaksınız” der.

Yasın bir doğrusu ya da olması gereken tek bir şekli yoktur. Kimi konuşarak, kimi susarak; kimi ağlayarak, kimi günlük hayata tutunarak yas tutar. Afet gibi büyük kırılmalardan sonra yas, hayatın içinden geçerek yaşanır.

Zaman herkesi aynı şekilde mi iyileştirir?

Afetin üzerinden üç yıl geçmişken dışarıdan bakıldığında hayatın normale döndüğü izlenimi oluşabiliyor. Oysa afet bölgeleri için bunu söyleyebilmek kolay değil. Bugün hâlâ konteynerlerde yaşayan, belirsizlikle ve geçici çözümlerle hayatını sürdüren binlerce insan var.

Üstelik afetlerin ardından zaman geçtikçe herkesin aynı şekilde etkilenmediği daha net görünüyor. Afet öncesindeki kırılganlıklar, kayıpların niteliği, maruz kalma düzeyi, afet sonrasında güvenlik ve belirsizliğin ne kadar sürdüğü ve kişinin sosyal destekle ne ölçüde temas edebildiği; yani olayın yalnızca kendisi değil, nasıl yaşandığı da aynı yıkımı yaşayan iki insanın bambaşka tepkiler vermesine sebep olabiliyor. Bazıları için sosyal destek ve zaman yeterliyken, bazıları için zorlanmalar daha uzun sürebiliyor.

Araştırmalar, büyük kayıplar yaşayan insanların önemli bir kısmının zamanla kendi baş etme kapasitesiyle, sosyal destekle ve gündelik hayatın yeniden düzenlenmesiyle yaşamına devam edebildiğini gösteriyor. Bu, yaşananların önemsiz olduğu ya da iz bırakmadığı anlamına gelmese de bize daha çok, insanın zorlayıcı deneyimlerle baş etme kapasitesinin sandığımızdan geniş olabildiğini hatırlatır. Bununla birlikte daha küçük ama göz ardı edilmemesi gereken bir grup için zorlanmalar kalıcılaşabiliyor ya da zaman içinde ağırlaşabiliyor. Uyku sorunları, yoğun kaygı, yasın donup kalması, kendine zarar verme davranışları, hayata yeniden tutunamama gibi belirtiler profesyonel desteğe ihtiyaç duyulduğuna işaret eder.

Böylesi büyük bir felaketin üzerinden yıllar da geçse hem fiziksel koşulların hem de psikolojik zorlanmaların insanları etkilemeye devam edeceğini biliyoruz. Bu yüzden afetlerden sonra geçen süre, yaşananların ağırlığını ölçmek için tek başına yeterli olmaz. Bu süreçte belirleyici olan; insanların ne kadar destek alabildiği, kendini ne kadar güvende hissedebildiği, gelecekle ilgili ne ölçüde umutlanabildiği, neyin yasını tutabildiği ve neyle baş başa bırakıldığıdır. İyileşme ilk birkaç ay sonra olabilir; fakat üç yıl sonra da beş yıl sonra da hâlâ iyileşme yolunda olmak mümkündür ve anlamlıdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Seda Nur Bilici
Seda Nur Bilici
Seda Nur Bilici - Psikoterapist ve yazar. Psikoloji lisans ve klinik psikoloji yüksek lisans eğitimini tamamladı. On yılı aşkın süredir çocuk, genç ve yetişkinlerle psikoterapi ve psikososyal destek alanında çalışmalar yürütüyor. İzdiham Dergisi başta olmak üzere çeşitli platformlarda yazıları yayımlanıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x