İoanna Kuçuradi’nin felsefi mirası yahut gürültü çağında kavramsal berraklık

Fikirlere mi, insanlara mı saygı duymalıyız? Yapay zekâdan mı, onu kullanan insandan mı korkmalıyız? İnsan haklarından eğitime, düşünce özgürlüğünden “bilgisizliğe” uzanan sorular karşısında İoanna Kuçuradi’nin bıraktığı kavramsal berraklık bugün bize ne söylüyor? Murat Batmankaya yazdı.

Türk felsefe düşüncesinin teşekkül sürecinde İoanna Kuçuradi’nin kapladığı alan, akademik unvan yahut telif eserlerle sınırlanamaz. Onun toplumsal tarihimize kattığı asıl nitelik; felsefeyi tarihsel doktrinlerin veya soyut akıl yürütmelerin bir dökümü olmaktan çıkarıp, insanın somut eylemlerine rehberlik eden nesnel bir bilgi alanı olarak yeniden konumlandırmış olmasıdır.

Bu konumlandırma, felsefeyi hayatın teğet geçtiği steril bir zihinsel egzersiz olmaktan kurtaran hayati bir hamledir. Kuçuradi felsefesi; insanın insanla, toplumla ve kurumlarla kurduğu ilişkide karşı karşıya kaldığı düğümleri çözerken soyut prensiplerin diktatörlüğüne değil, eylemin vuku bulduğu “tekil durumun” özgünlüğüne bakar. Felsefenin soyut kavram tartışmalarına kapanma tehlikesine karşı Kuçuradi, etiği insanın kendi olanaklarını gerçekleştirme bilgisinin merkezine yerleştirir. Bu bakış, felsefeyi fildişi kulelerden indirip gürültülü dünyanın tam ortasındaki etik krizlere nesnel bir pusula kılma çabasıdır.

Söz konusu nitelikli çabanın arka planında, Zapyon Rum Kız Lisesi’nin ardından 1954’te İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne uzanan entelektüel bir çıraklık yer alır. Cumhuriyet sonrası Türk felsefe düşüncesinin kurucu kuşaklarıyla temas eden Kuçuradi, özellikle Takiyettin Mengüşoğlu’nun insanı somut varlığıyla kavrayan “felsefi antropoloji” anlayışından beslendi. Ancak devraldığı bu mirası, kendi felsefi mimarisini kuracağı özgün bir alana taşıdı.

Kuçuradi’nin düşüncesindeki ana nirengi noktası, “etik” ile “ahlak” kavramları arasında milimetrik bir titizlikle çizdiği sınırdır. Toplumlara, çağlara ve gruplara göre değişen, çoğunlukla “iyi-kötü” etiketiyle işleyen normlar bütününü “ahlak” olarak tanımlarken; etiği, her tekil durumda “insan değerini” koruma ve harcamama bilgisi olarak kavradı. Ona göre etik eylem, ezberlenmiş kural reçetelerini uygulamak değil; yaşanan somut durumda hangi insani değerin tehdit altında olduğunu sezebilmek ve o duruma özgü doğru değerlendirmeyi yapabilmektir.

Bu yaklaşım, onun “insan hakları” kavrayışına da özgün bir zemin kazandırdı. İnsan haklarını soyut hukuki ilkeler ya da konjonktürel siyasi vaatler olarak değil; insanın bir tür olarak taşıdığı gizil olanakları her bir bireyde gerçekleştirebilmesinin zorunlu koşulları olarak temellendirdi. Başta Etik, İnsan ve Değerleri olmak üzere eserlerinde, ayrıca editörlüğünü üstlendiği İnsan Haklarının Felsefî Temelleri gibi çalışmalarda yürüttüğü kavramsal berraklık mücadelesi. Hacettepe Üniversitesi’ndeki kurucu rolü, Türkiye Felsefe Kurumu ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu (FISP) çatısı altındaki uluslararası birleştiriciliği ise bu bilginin kamusal alandaki yansımalarıydı.

Ne var ki İoanna Kuçuradi’yi yalnızca doğduğu, okuduğu, yazdığı ve kurumsallaştırdığı tarihsel duraklarla kavramak eksik kalacaktır. Onu akademinin ve biyografinin parantezlerine hapsetmek yerine; dile getirdiği kavramların, gündelik hayatımızın kılcal damarlarına nasıl sızdığını ve bu felsefi mirasın toplumsal hafızada neye tekabül ettiğini göstermek gerekir. Zira onun zamana direnen asıl gücü, felsefe salonlarında kalmayıp kültür dolaşımına giren ve çağın fotoğrafını çekmemize imkân tanıyan o yalın ama sarsıcı cümlelerinde saklıdır.

“Fikirlere saygı duyulmaz, insanlara saygı duyulur”

Gündelik dilimize, tartışma kültürümüze ve kamusal söyleme sızan; ancak neredeyse her kullanıldığında kavramsal bir iç boşalmaya uğrayan ifadelerin başında gelir bu cümle: “Fikirlere saygı duyulmaz, insanlara saygı duyulur[1].” Kuçuradi’nin televizyon mülakatlarından konferans salonlarına kadar pek çok mecralarda dile getirdiği, kültür dolaşımına giren bu sözü, çoğunlukla liberal bir “hoşgörü” ya da “her düşünceye eşit mesafe” retoriği zannedilerek tüketildi. Oysa Kuçuradi’nin bu tespiti, kişisel bir temenni değil; son derece katı bir epistemolojik ve etik ayrımın ifadesidir.

Kuçuradi bu sözü, toplumsal alanda sıkça karşılaştığımız “düşünce özgürlüğü” ve “hoşgörü” tartışmalarındaki kavram kargaşasını deşifre etmek üzere kurar. Ona göre “fikir” ya da “düşünce”, bilgiye dayalı olabileceği gibi yanlış, çarpıtılmış, haksız veya doğrudan insan onurunu zedeleyen bir nitelik de taşıyabilir. Bir düşüncenin sırf bir insan tarafından dile getirilmiş olması, o düşünceyi nesnel olarak saygıdeğer, doğru ya da geçerli kılmaz. Düşünceler; eleştirilir, sınanır, yanlışlığı gösterilir veya reddedilir. Fikri nesnel bir değerlendirmeye tabi tutmak felsefi bir zorunlulukken, fikre dogmatik bir kutsallık atfedip “saygı duyulmasını” talep etmek, zihinsel tembelliğin ve kavramsal esaretin maskesidir.

Saygı ise nesnesini fikirlerde değil, bizzat “insan” olma olgusunda ve “insan değerinde” bulur. İnsan; taşıdığı potansiyeller, gizil olanaklar ve harcanmaması gereken varlığıyla saygıya layıktır. Bir insana, yanlış ya da tehlikeli bir fikri savunduğunda dahi “insan olarak” saygı duyulur; bu da onun varlık hakkını, dokunulmazlığını ve kendisini gerçekleştirme olanağını korumak anlamına gelir. Ancak onun öne sürdüğü fikir, bu saygı zırhının arkasına saklanamaz.

Günümüz toplumsal fotoğrafına ve siyasal iklimine baktığımızda, Kuçuradi’nin bu uyarısının ne denli hayati bir fay hattına dokunduğu açıktır. Çağımızın kamusal alanı iki yıkıcı uç arasında salınmaktadır: Bir yanda, karşı tarafın fikrini beğenmediği için onun insan olma hakkını, varlığını ve onurunu linç kültürüne kurban eden bir tahammülsüzlük; diğer yanda ise “her fikre saygı duyulmalı” diyerek ırkçı, ayrımcı, şiddet öven ya da hakikati çarpıtan söylemleri “düşünce çeşitliliği” adı altında meşrulaştıran sığ bir görecelik (rölativizm).

Kuçuradi’nin cümlesi, bu iki kutuplu zehirli atmosferi ortadan ikiye yarar. Bize sunduğu reçete nettir: İnsanı insan olduğu için koruyacak, onun haklarını ve onurunu tartışmasız bir değer olarak savunacağız; fakat ortaya atılan fikirleri, iddiaları ve ideolojileri etik ve felsefi bilginin süzgecinden geçirmekten, gerektiğinde yanlış olduklarını açıkça göstermekten geri durmayacağız.

Fikri kutsallaştırıp insanı harcayan bir çağda; insanı koruyup fikri serbestçe tartışmaya açabilmenin biricik anahtarı, Kuçuradi’nin bu tek cümlesindeki kavramsal berraklıkta gizlidir.

“Yapay zekâdan değil, etik değerini yitiren kendimizden korkmalıyız”

İoanna Kuçuradi’nin yaşamının son yıllarında –özellikle dijitalleşme, algoritma yönetimselliği ve yapay zekâ tartışmalarının zirveye çıktığı kesitte– dile getirdiği bu cümle[2], teknoloji felsefesi literatüründeki pek çok karmaşık teoriyi tek bir ilkesel noktaya indirger. Gündemi işgal eden “insansı makineler dünyayı ele geçirecek mi?” kaygısının veya teknoloji karşıtı fobi ile teknoloji sarhoşluğu arasında gidip gelen sarkaç hareketinin ortasında Kuçuradi, bakışları tekrar asıl özneye, yani insana çevirir.

Bu tespit, Kuçuradi felsefesinin araç-amaç ilişkisine dair kurduğu sarsılmaz epistemolojik çizginin bir uzantısıdır. O, yapay zekâ tartışmalarında yaşanan temel yanılsamayı kavramsal bir teşhisle ortaya koyar: Makine ile insan arasındaki ilişkiyi kurarken düşülen en büyük hata, antropomorfizmdir (insanlaştırma). “Intelligence” kavramının Türkçeye doğrudan “zekâ” olarak çevrilmesinin yarattığı anlamsal kayma, insan zihninin ve eyleminin yalnızca bir veri işleme mantığına indirgenmesine yol açar. Oysa Kuçuradi’nin benzetmesiyle; bir makinenin göğsünü açtığınızda göreceğiniz şey kablolardır, insanın göğsünü açtığınızda ise kalp. Kuçuradi’nin bu yalın karşılaştırması, makine ile insan arasındaki farkı salt hesaplama kapasitesinde aramayı reddeder.

Yapay zekâ ya da diğer teknolojik sıçramalar, özü itibarıyla insani amaçlara hizmet eden birer araçtır. Teknolojik araçların hangi insani amaçlara hizmet edeceği, onları geliştiren ve kullanan kişilerin değer bilgisiyle ve kurdukları toplumsal düzenle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla geleceğe dair duyulan korkunun nesnesi robotlar veya algoritmalar değil; o araçları elinde tutan, kararlarını nesnel etik değerlere göre değil, yalnızca faydacı veya güç odaklı hesaplara göre alan insandır.

Günümüz dünyasına baktığımızda bu uyarının ne kadar yakıcı bir gerçekliğe işaret ettiği açıktır. İnsanlık, kendi eylemlerinin ve yarattığı araçların sorumluluğunu üstlenmek yerine, suçu veya geleceğin kaygısını nesnelere atma kolaycılığına kaçmaktadır. Savaş teknolojilerinden algoritmik ayrımcılığa, dijital gözetimden dezenformasyona kadar pek çok kriz, teknolojinin kendisinden önce onu hangi amaçlarla geliştirdiğimiz ve kullandığımız sorusunu önümüze getirir.

Kuçuradi bize teknoloji çağında kaybolmamanın biricik şartını hatırlatır: Araçların mükemmelleşmesine gösterdiğimiz hayranlığın binde birini, insan eyleminin etik niteliğini korumaya göstermediğimiz sürece, asıl tehdit her zaman aynamızda durmaya devam edecektir.

“Meslek eğitiminden önce ‘insanlaşma eğitimi’ verilmeli”

İoanna Kuçuradi’nin eğitim felsefesine dair kurduğu en radikal ve sarsıcı cümlelerden biridir bu. Günümüzde eğitim sistemlerinin, üniversitelerin ve müfredatların tamamen piyasa şartlarına, “istihdam edilebilirliğe” ve uzmanlaşmaya göre dizayn edildiği bir çağda Kuçuradi, krizin asıl kaynağına parmak basar. Ona göre modern eğitim, bireylere mükemmel mesleki beceriler kazandırırken; onların “insan olma potansiyellerini” gerçekleştirmelerini ve etik birer özne haline gelmelerini ihmal etmektedir.

Kuçuradi bu tespitiyle, teknik bilgi ile etik bilgi arasındaki o hayati uçuruma dikkat çeker. “İnsanlaşma eğitimi[3]“, ne soyut bir ahlak vaazıdır ne de müfredatlara serpiştirilmiş formalite “meslek etiği” dersleridir. O, bireyin karşı karşıya kaldığı durumlarda insani değerleri görebilme, değerlendirme yapabilme ve eylemlerinin insani sonuçlarını hesaba katabilme yetisidir. Bir kişiyi son derece başarılı bir mühendis, yetkin bir hukukçu, uzman bir doktor veya usta bir yazılımcı yapmak; onun o mesleği icra ederken insan haklarını ihlal etmeyeceğinin, kamu kaynağını çalmayacağının ya da insani değerleri harcamayacağının garantisini vermez. Teknik donanım ile etik nitelik arasındaki bu kopukluk, Kuçuradi’ye göre çağın en büyük toplumsal felaketlerinin zeminini hazırlar.

Eğitimin araçsallaştığı; diplomanın bir piyasa etiketine, bilginin ise yalnızca bir iş gücü sermayesine dönüştürüldüğü günümüz toplumsal fotoğrafında Kuçuradi’nin uyarısı her zamankinden daha hayati bir anlam taşır. Bugün yaşadığımız toplumsal çürümelerin, kurum içi yozlaşmaların veya mesleki unvanların arkasına sığınılarak işlenen hak ihlallerinin temelinde “diplomasızlık” ya da “cehalet” yatmamaktadır; aksine, son derece yetkin ve eğitimli bireylerin etik bilgiden ve “insanlaşma” şuurundan yoksun birer uzmana dönüşmüş olması yatmaktadır.

Kuçuradi’nin işaret ettiği “insanlaşma eğitimi”, felsefeyi bir ezber alanı olarak değil, çocukluktan itibaren insan olmanın olanaklarını ve değerlerini kavratan nesnel bir pusula olarak eğitim sisteminin merkezine yerleştirmektir. Çünkü etik değerlerle donatılmamış mesleki beceri, en nihayetinde toplumsal yıkımları hızlandıran soğuk ve mekanik bir araçtan başka bir şey değildir.

“Soyluluk, insanın nereden geldiğine değil, nereye doğru gittiğine bağlıdır”

İoanna Kuçuradi’nin insan felsefesi ve etik anlayışının en somut, eyleme dönük özetlerinden biridir bu cümle. İnsanlığın tarih boyunca kimlik, köken, kan, soy, sınıf ya da coğrafya üzerinden kurduğu yerleşik aristokratik ve hiyerarşik anlayışlara karşı verilmiş nesnel ve felsefi bir cevaptır. Kuçuradi, geleneksel veya modern toplumlarda bireyin değerini onun “geçmişine” ve “doğumla getirdiği niteliklere” bağlayan illüzyonu yıkar; insan olmanın değerini onun etik eylemlerine, yönelimine ve geleceğe doğru inşa ettiği “kendine” bağlar[4].

Bu tespit, Kuçuradi’nin insanın “varoluş” ve “değer” imkânı üzerine kurduğu felsefi mantığın doğal bir sonucudur. Kuçuradi bu cümleyi Nietzsche ve İnsan‘da, Nietzsche’nin “soylu insan”ını tartışırken kurar. Dolayısıyla buradaki soyluluğu doğrudan bir insan hakları ilkesi gibi okumak doğru olmaz. Yine de cümlenin Kuçuradi’nin sonraki düşüncesiyle konuşan güçlü bir yanı vardır: insanın değerini hazır kimliklerde ve kendisine miras kalan sıfatlarda aramamak. Nereden geldiğimiz bize verilidir; ne yaptığımız ise değerlendirmeye açıktır.

Günümüz dünyasında ve toplumsal ikliminde Kuçuradi’nin bu cümlesi son derece sarsıcı bir ayna tutmaktadır. Çağımız, bireylerin kendi çabaları, etik eylemleri ve insanlığa katkılarıyla değil; aidiyet duydukları kimlik grupları, soy kütükleri, mikro-milliyetçilikler, sosyal statüler veya hazır kültürel kalıplar üzerinden birbirine üstünlük tasladığı zehirli bir kabilecilik (tribalizm) çağıdır. İnsanlar, eylemleriyle bir değer üretmek yerine, sırf belirsiz bir geçmişin veya grubun parçası olarak kendilerine sahte bir “soyluluk” ve ayrıcalık biçmektedir.

Kuçuradi, insanı geçmişin edilgen bir nesnesi olmaktan çıkarıp kendi geleceğinin ve etik eylemlerinin öznesi kılmaya çağırır. Bize hatırlattığı hakikat nettir: İnsanı değerli kılan şey doğduğu beşik değil; eylemleriyle seçtiği yön, harcamadığı insani değerler ve “insanlaşma” yolunda yürüdüğü patikadır.

“İnsan hakları, kişi haklarıdır, ama bütün kişi hakları insan hakları değildir”

İoanna Kuçuradi’nin insan hakları felsefesine kazandırdığı en özgün, en berrak ve hukuki-siyasi bulanıklıkları en sert şekilde dağıtan kavramsal ayrımlardan biridir bu cümle. Günümüzde “insan hakları” kavramı, uluslararası diplomasiden iç siyasete, tüketici taleplerinden grup çıkarlarına kadar her türlü istek ve beklentinin etiketi haline getirilerek korkunç bir kavram enflasyonuna uğratılmıştır. Kuçuradi, bu tehlikeli kavram kargaşasını deşifre etmek ve insan haklarının sarsılmaz felsefi zeminini yeniden tahkim etmek üzere bu milimetrik sınırı çizer[5].

Bu tespit, onun “insan hakları” ile tekil pozitif hukuk düzenlerinin tanıdığı “kişi hakları” (ya da vatandaşlık hakları) arasında kurduğu metodolojik ayrımın ifadesidir. İnsan hakları; bireyin sırf “insan” türünün bir üyesi olması dolayısıyla, insan olma olanaklarını gerçekleştirebilmesi için zorunlu olan ve herkese eșit olarak tanınması gereken etik ilkelerdir. Bunlar zamana, mekâna, devlete veya rejime göre değişmez; varlıklarını pozitif hukukun lütfuna değil, insanın değerine borçludurlar. Bütün insan hakları zorunlu olarak bireylere (“kişilere”) tanındığı için birer kişi hakkıdır.

Ancak madalyonun diğer yüzü son derece kritiktir: Bütün kişi hakları insan hakları değildir. Pozitif hukukun, devletlerin veya toplumsal sözleşmelerin kişilere tanıdığı mülkiyet sınırları, miras hakları, belirli ticari yetkiler ya da siyasal sistemlerin bahşettiği birtakım ayrıcalıklar pozitif birer “kişi hakkı” olabilir; fakat bunlar doğası gereği evrensel, türetilemez ve vazgeçilemez olan “insan hakları” niteliği taşımazlar. Kuçuradi’ye göre, her hukuki düzenlemeyi veya meşru kişisel isteği “insan hakkı” zannetmek; insan haklarının o biricik, dokunulmaz ve çekirdek niteliğini zayıflatır, kavramı bir yasa maddesi veya siyasi pazarlık kozu seviyesine indirir.

Günümüz toplumsal ve hukuki krizlerine baktığımızda, Kuçuradi’nin bu uyarısının ne kadar hayati bir pusula olduğu görünür. Bir yanda devletlerin ve rejimlerin lütfettiği kadarını “hak” sayan otoriter yaklaşımlar; diğer yanda ise her türlü gruptan gelen tikel çıkar, istek ve talepleri “insan hakkı” etiketiyle kutsallaştırmaya çalışan göreceli (rölativist) anlayışlar hüküm sürmektedir. Her iki sığ yaklaşım da insan haklarının nesnel etik temelini oymaktadır.

Kuçuradi bize, insan haklarını ne devletlerin ihsan ettiği geçici imtiyazlara ne de kişilerin sonsuz istek listelerine kurban etmemeyi öğretir. Bize sunduğu bu kavramsal berraklık; hukukun, siyasetin ve eylemlerimizin pusulasını yeniden “insanın harcanmaması gereken değerine” ayarla imkânı sunar.

“Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır, cezayla değil”

İoanna Kuçuradi’nin ifade özgürlüğü, hukuk devleti ve toplumsal barışın sınırlarına dair kurduğu en net, en yalın ama bir o kadar da sarsıcı ilkelerden biridir bu. Düşüncenin suçlaştırıldığı, farklı fikirlerin yargı mekanizmaları veya toplumsal linç aygıtlarıyla bastırılmaya çalışıldığı tarihsel ve çağdaş kriz anlarında Kuçuradi, akıl ve etiğin değişmez kanununu hatırlatır: Zihinsel bir üretime verilmesi gereken yanıt, ancak zihinsel bir üretim olabilir[6].

Bu tespit, Kuçuradi’nin ilk bölümde ele aldığımız “fikir” ile “insan” arasındaki epistemolojik ayrımla doğrudan bağlaşık çalışır. Bir düşünce yanlış, sığ, çürük, hatta toplumsal kabullere tamamen aykırı olabilir. Ancak felsefi ve etik düzlemde bir düşüncenin yanlışlığını ortaya koymanın biricik yolu; onu daha güçlü gerekçelerle, nesnel bilgiyle ve karşı argümanlarla çürütmektir. Düşünceye ceza, yasak, hapis veya idari yaptırımlarla yanıt vermek; o düşünceyi yanlışlamaz, aksine onu dile getiren zihnin argüman geliştirme ve hesaplaşma hakkını gasp eder. Güç kullanarak bastırılan bir düşünce yok olmaz; yalnızca kamusal alanın dışına, dogmatik ve kontrol edilemez alt mecralara itilir.

Daha da önemlisi, Kuçuradi bu tespitiyle devletin ve ceza hukukunun sınırlarını çizer. Ceza mekanizması, somut suç teşkil eden etik ve hukuki ihlallere (şiddet, eylemli zarar, somut hak ihlali) karşı bir yaptırım aracıdır; ifade edilen görüşlerin, iddiaların veya felsefi tezlerin “doğruluk hakimi” değildir. Yargı organlarını veya kamu gücünü fikirlerin doğruluğunu veya yanlışlığını tayin eden bir merci haline getirmek, otoriterleşmenin ve zihinsel kuraklaşmanın en kestirme yoludur.

Günümüz dünyasına ve toplumsal iklimine baktığımızda, bu ilkenin hem hukuki düzlemde hem de dijital kamusal alanda ağır yaralar aldığı görülür. Siyasi iktidarların veya kurumsal güçlerin hoşuna gitmeyen fikirleri yasal yaptırımlarla susturma eğilimine; sosyal medyadaki kabileci toplulukların kendileri gibi düşünmeyenleri “iptal etme” (cancel culture), hedef gösterme ve simgesel cezalarla bastırma arzusu eşlik etmektedir. Her iki tutum da düşüncenin düşünceyle sınandığı özgür tartışma zeminini yok eder.

Kuçuradi bize, bir toplumu olgunlaştıracak tek yolun yasaklamak değil, sarsıcı da olsa fikirleri eleştirel aklın ve etik bilginin süzgecinden geçirmek olduğunu öğretir. Cezayla susturulmuş bir toplum sessizleşebilir, ancak asla felsefi ve insani anlamda gelişemez.

“Bilgisizliğin yarattığı sonuçlar yüzünden acı çekiyoruz”

İoanna Kuçuradi’nin toplumsal krizlere, hak ihlallerine ve insani trajedilere dair yaptığı teşhislerin en yalın, en radikal ve en kapsayıcı özetidir bu cümle. O, dünyada ve ülkemizde yaşanan kötülüklerin, haksızlıkların ve adaletsizliklerin kaynağını soyut bir “kötü niyet” veya ezoterik bir “kötülük yürüyüşü” olarak görmez. Krizlerin kökeninde çok daha somut, giderilmesi mümkün ama ihmal edilmiş bir alan bulur: Etik bilgiden, kavramsal berraklıktan ve durum değerlendirme yetisinden yoksunluk, yani felsefi anlamda bilgisizlik[7].

Kuçuradi’nin kastettiği “bilgisizlik”, kuşkusuz ampirik verilerden, teknik uzmanlıklardan ya da enformasyon bolluğundan habersiz olmak demek değildir. Çağımız, tarihin hiç görmediği kadar veri ve enformasyonla kuşatılmış durumdadır. Ancak Kuçuradi’ye göre bu enformasyon yığını, insanı bilgisizlikten kurtarmaya yetmez. Buradaki bilgisizlik; insani değerlerin ne olduğunu bilememek, eylemlerin yaratacağı insani sonuçları hesaplayamamak, “süreç” ile “prosedür”, “yargı” ile “değerlendirme” arasındaki sınırları görememektir. Değer harcadığının farkında olmayan birey ve kurumlar, en iyi niyetlerle yola çıksalar dahi yıkıcı sonuçlar üretmekten kaçınamazlar.

Bu durum, etiğin neden süs değil de bir zorunluluk olduğunu gösterir: İnsan, bilgisine sahip olmadığı bir değeri koruyamaz. Karşı karşıya kaldığı somut durumda hangi insani değerin tehdit altında olduğunu göremediğinde, ezberlenmiş normlara veya konjonktürel çıkarlara sığınır. Sonucunda ise bireysel ilişkilerden devlet politikalarına, eğitimden yargı kararlarına kadar geniş bir alanda harcanan insan hayatları, yok edilen adalet duygusu ve çekilen kitlesel acılar kalır. Bilgisizlik, kötü niyetin alternatifi değildir; kimi zaman onun kadar yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Kuçuradi’nin uyarısının ağırlığı da buradadır: İyi niyet, doğru değerlendirme bilgisinin yerini tutmaz.

Günümüz dünyasına baktığımızda bu tespitin ne denli acımasız bir gerçekliğe işaret ettiği ortadadır. Siyasette, hukukta, ekolojide ve gündelik hayatta karşı karşıya kaldığımız krizler karşısında hissettiğimiz çaresizlik, verisizlikten değil; etik bilginin rehberliğinden yoksun kararların faturasıdır. Acı çekiyoruz; çünkü neyi kaybettiğimizi ve eylemlerimizle neyi harcadığımızı bilecek kavramsal berraklıktan uzaktayız.

Kuçuradi bize, acıyı azaltmanın ve insan onuruna yaraşır bir dünya kurmanın biricik yolunu göstererek veda eder: Felsefeyi bir lüks olmaktan çıkarıp eylemlerimize yön veren nesnel bir bilgi alanına dönüştürmek, yani bilgisizliğin karanlığına karşı etik bilginin meşalesine sarılmak.

Baki kalan kavramsal berraklık

İoanna Kuçuradi’nin doksan yıllık ömründen geriye kalan felsefi miras; telif eserlerin, akademik unvanların yahut kurumsallaşmış kürsülere sığdırılabilecek bir biyografinin çok ötesindedir. O, Türk felsefe düşüncesine ve toplumsal hafızamıza, zihinsel karmaşaların ortasında yönümüzü bulmamızı sağlayan sarsılmaz ilkeler, kavramsal berraklıklar ve kültür dolaşımına giren eşsiz fikirler bıraktı.

“Özgür kişilerin yetişmesini sağlayan en başta, başka özgür kişilerdir” diyerek eğitimin ve usta-çırak ilişkisinin etik boyutunu gösterdi; “Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır, cezayla değil” tespitiyle hukuk devletinin ve insan onurunun sınırlarını çizdi; “Büyük çapta yaratıcı insan ‘benim’ diyen insandır” vurgusuyla da bireyin verili kalıplara sığınmadan kendi varoluşsal sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini hatırlattı. Bize bıraktığı her bir özlü söz, ezberlenmiş birer motto değil; hayatın çetrefilli dönemeçlerinde eylemlerimizi tartabileceğimiz nesnel birer etik pusulaydı.

Şimdi onun yokluğunda, sadece usta bir filozofu değil, çağın gürültüsü içinde nesnel bilginin ve kavramsal titizliğin sesini yükselten anıtsal bir mihenk taşını kaybetmenin derin boşluğuyla karşı karşıyayız. İdeolojilerin, kutuplaşmaların ve sığ göreceliliklerin kamusal alanı işgal ettiği bir vasatta; taraftarlığa değil etik değerlendirmeye, sloganlara değil kavramsal berraklığa çağıran o dingin ama kararlı sesin eksikliği her toplumsal krizde kendisini daha da hissettirecektir.

Ancak Kuçuradi’nin felsefesi bizi ağıtta kalmaya değil, doğru değerlendirmeye ve insanın değerini koruyacak biçimde eylemeye çağırır. Onun bize bıraktığı koca boşluk; gündelik hayatımızın, eylemlerimizin ve kurumlarımızın merkezine “etik bilgiyi” koyarak doldurulabilir. Zira onun zamana direnen mirası, tam da kurduğu o son cümlenin ışığında durmaktadır: Bize düşen, bilgisizliğin karanlığına teslim olmadan, “inatla umutlu” kalarak insan onurunu her tekil durumda savunmaya devam etmektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 3 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

[1] İoanna Kuçuradi bu ayrımı eserlerinde ve mülakatlarında sıklıkla vurgulamıştır. Özellikle TRT 2 ekranlarında yayımlanan Açık Şehir programındaki (2007) söyleşisinde ve Habertürk TV’de Akıl Fikir Kulübü’ne konuk olduğu yayınlarda (2012) bu kavrama açıklık getirmiştir: “Düşünceye değil, insana saygı duyulur. Düşünce eleştirilir, tartışılır, yanlışlığı gösterilir. Ama o düşünceyi dile getiren insanın varlığına ve hakkına saygı göstermek zorundasınız.” Kuçuradi bu tespiti detaylı olarak İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011) başlığı altındaki metinlerinde de felsefi temellerine kavuşturmuştur.

[2] İoanna Kuçuradi, yapay zekâ felsefesi ve etiği üzerine bu uyarısını yaşamının son dönemindeki panellerde ve basın söyleşilerinde öne çıkarmıştır. Özellikle Cumhuriyet gazetesine verdiği 10 Aralık 2023 tarihli Dünya İnsan Hakları Günü söyleşisinde ve 2024 yılında Türkiye Felsefe Kurumu tarafından düzenlenen “Teknoloji, Dijitalleşme ve Etik” panellerindeki konuşmalarında bu cümleyi kurmuştur: “Yapay zekâdan veya makinelerden korkmamalıyız; etik değerini yitiren, eyleminin sorumluluğunu taşımayan insandan korkmalıyız. Çünkü makineye ne yüklerseniz onu yapar, yönü belirleyen etik bilgiden yoksun insandır.”

[3] İoanna Kuçuradi bu yaklaşımını eğitim ve insan hakları üzerine kaleme aldığı metinlerinde ve katıldığı kongrelerde sıklıkla dile getirmiştir. Özellikle Türkiye Felsefe Kurumu bünyesinde yürüttüğü “Çocuklar İçin Felsefe” ve felsefe eğitiminin ortaöğretimdeki yeri üzerine yaptığı çalışmalarda; ayrıca TRT ve çeşitli yayın kuruluşlarında eğitim sistemine yönelik değerlendirmelerinde bu tespiti öne çıkarmıştır: “Biz eğitimde meslek adamı yetiştirmeye odaklanıyoruz, yetkin uzmanlar eğitiyoruz. Oysa her meslekten önce insana ‘insanlaşma eğitimi’ verilmelidir. Birey, insani değerleri koruma bilgisini edinmeden ne kadar uzmanlaşırsa uzmanlaşsın, o mesleki yetenek toplumsal yarara değil, etik krizlere hizmet eder.” (Bkz. Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011; “Eğitimde ve Etiğin Işığında İnsan Değerleri” bildirisi, 2018).

[4] İoanna Kuçuradi bu yaklaşımını etik felsefesi metinlerinde ve insan değeri üzerine yürüttüğü tartışmalarda dile getirmiştir. Özellikle İnsan ve Değerleri (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1998) adlı eserinde yer alan “Değer Değerlendirmeleri ve Değerler” bölümündeki çözümlemelerinde ve çeşitli konferanslarında insanın etik özne olma niteliğini vurgularken bu tespiti öne sürer: “İnsanın değeri doğuştan getirdiği, kanla veya soyla aktarılan bir ayrıcalık değildir. Gerçek soyluluk, insanın verili kimliklerinde değil; eylemlerinde insani değerleri koruyarak nereye doğru yürüdüğünde, neyi gerçekleştirdiğinde saklıdır.”

[5] İoanna Kuçuradi bu temel ayrımı İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011) adlı temel eserinde ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu (FISP) İnsan Hakları Komitesi Başkanlığı yürüttüğü dönemdeki bildirilerinde detaylandırmıştır. Konuyla ilgili değerlendirmelerinde Kuçuradi şu hususu vurgular: “İnsan hakları kavramındaki enflasyon, kavramın kendisini işlevsiz kılmaktadır. İnsan hakları, doğrudan insanın bir tür olarak olanaklarını korumaya yönelik etik ilkelerdir; bu nedenle zorunlu olarak kişi haklarıdır. Ancak pozitif hukukun kişilere tanıdığı her yetki, imtiyaz veya mülkiyet düzenlemesi (kişi hakkı) bir insan hakkı değildir. Bu ayrım yapılmadığında, insan hakları kavramı siyasi söylemlerin ve çıkar çatışmalarının oyuncağı haline gelir.”

[6] İoanna Kuçuradi, düşünce özgürlüğü ve insan hakları yargılamaları bağlamında bu tespiti pek çok forumda dile getirmiştir. Özellikle Türkiye Felsefe Kurumu metinlerinde ve Ceza Hukuku dernekleriyle yürüttüğü ortak panellerde şu hususun altını çizmiştir: “Düşünce ifade edildiğinde ona verilecek tek felsefi ve meşru yanıt, onun eleştirisi ve karşı düşüncedir. Düşünceye karşı ceza mekanizmalarını işletmek, devleti veya hukuku bir ‘fikir hakimi’ seviyesine düşürmektir. Somut bir hak ihlali veya eylemli suç oluşturmayan hiçbir ifade, cezanın konusu olamaz.” (Bkz. Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011; “Düşünce Özgürlüğü ve Etik Sorumluluk” tebliği).

[7] İoanna Kuçuradi bu tespiti toplumsal krizler, insan hakları ihlalleri ve etik eğitimi üzerine gerçekleştirdiği mülakatlarda ve açılış derslerinde sıklıkla dile getirmiştir. Özellikle İnsan ve Değerleri (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1998) eserindeki değer teorisi çözümlemelerinde ve gazete söyleşilerinde şu hususu vurgular: “Dünyadaki haksızlıkların, acıların ve hak ihlallerinin temelinde zannedildiği gibi sadece kötü niyet yatmaz; bilgisizlik yatar. İnsani değerlerin ne olduğunu, bir durumda hangi değerin harcandığını bilememekten kaynaklanan bir bilgisizliktir bu. Etik bilgiyle donatılmamış eylemler, niyet ne olursa olsun acı üretmeye devam eder.” (Bkz. Kuçuradi, Etik, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1999; “Etik Değerler ve Çağımızın Krizleri” söyleşisi).

Murat Batmankaya
Murat Batmankaya
Ankara Üniversitesi, BYYO, Radyo Televizyon Bölümü'nden 1992'de mezun oldu. Kısa bir süre TRT'de çalıştı. Yönetmenliğini Ertem Göreç'in, yapımcılığını Behlül Dal'ın üstlendiği "Birinci Meclis" belgeselinde oynadı. Attilâ İlhan'ın "Cinayet Saati" adlı şiirini kısa metraj formatında sinemaya uyarladı. Sonrasında mesleki yaşamını Almanya'da sürdürdü. Pro7 ve RTL'de kameramanlıktan program yapımcılığına yükseldi. 1996-2000 arası Hürriyet ve Sabah'ta muhabirlik ve editörlük; 1 Numara Hearst grubu adına çıkardığı üç dergide de yayın yönetmenliği yaptı. Üç yıl Radikal Kitap'a "Geçmiş Zaman Tesellileri", 2 yıl da Aydınlık Kitap'a "Cümle Kapısı" üst başlığıyla denemeler yazdı. Halen Çizmeli Kedi Yayınları'nın sahibi...

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İoanna Kuçuradi’nin felsefi mirası yahut gürültü çağında kavramsal berraklık

Fikirlere mi, insanlara mı saygı duymalıyız? Yapay zekâdan mı, onu kullanan insandan mı korkmalıyız? İnsan haklarından eğitime, düşünce özgürlüğünden “bilgisizliğe” uzanan sorular karşısında İoanna Kuçuradi’nin bıraktığı kavramsal berraklık bugün bize ne söylüyor? Murat Batmankaya yazdı.

Türk felsefe düşüncesinin teşekkül sürecinde İoanna Kuçuradi’nin kapladığı alan, akademik unvan yahut telif eserlerle sınırlanamaz. Onun toplumsal tarihimize kattığı asıl nitelik; felsefeyi tarihsel doktrinlerin veya soyut akıl yürütmelerin bir dökümü olmaktan çıkarıp, insanın somut eylemlerine rehberlik eden nesnel bir bilgi alanı olarak yeniden konumlandırmış olmasıdır.

Bu konumlandırma, felsefeyi hayatın teğet geçtiği steril bir zihinsel egzersiz olmaktan kurtaran hayati bir hamledir. Kuçuradi felsefesi; insanın insanla, toplumla ve kurumlarla kurduğu ilişkide karşı karşıya kaldığı düğümleri çözerken soyut prensiplerin diktatörlüğüne değil, eylemin vuku bulduğu “tekil durumun” özgünlüğüne bakar. Felsefenin soyut kavram tartışmalarına kapanma tehlikesine karşı Kuçuradi, etiği insanın kendi olanaklarını gerçekleştirme bilgisinin merkezine yerleştirir. Bu bakış, felsefeyi fildişi kulelerden indirip gürültülü dünyanın tam ortasındaki etik krizlere nesnel bir pusula kılma çabasıdır.

Söz konusu nitelikli çabanın arka planında, Zapyon Rum Kız Lisesi’nin ardından 1954’te İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne uzanan entelektüel bir çıraklık yer alır. Cumhuriyet sonrası Türk felsefe düşüncesinin kurucu kuşaklarıyla temas eden Kuçuradi, özellikle Takiyettin Mengüşoğlu’nun insanı somut varlığıyla kavrayan “felsefi antropoloji” anlayışından beslendi. Ancak devraldığı bu mirası, kendi felsefi mimarisini kuracağı özgün bir alana taşıdı.

Kuçuradi’nin düşüncesindeki ana nirengi noktası, “etik” ile “ahlak” kavramları arasında milimetrik bir titizlikle çizdiği sınırdır. Toplumlara, çağlara ve gruplara göre değişen, çoğunlukla “iyi-kötü” etiketiyle işleyen normlar bütününü “ahlak” olarak tanımlarken; etiği, her tekil durumda “insan değerini” koruma ve harcamama bilgisi olarak kavradı. Ona göre etik eylem, ezberlenmiş kural reçetelerini uygulamak değil; yaşanan somut durumda hangi insani değerin tehdit altında olduğunu sezebilmek ve o duruma özgü doğru değerlendirmeyi yapabilmektir.

Bu yaklaşım, onun “insan hakları” kavrayışına da özgün bir zemin kazandırdı. İnsan haklarını soyut hukuki ilkeler ya da konjonktürel siyasi vaatler olarak değil; insanın bir tür olarak taşıdığı gizil olanakları her bir bireyde gerçekleştirebilmesinin zorunlu koşulları olarak temellendirdi. Başta Etik, İnsan ve Değerleri olmak üzere eserlerinde, ayrıca editörlüğünü üstlendiği İnsan Haklarının Felsefî Temelleri gibi çalışmalarda yürüttüğü kavramsal berraklık mücadelesi. Hacettepe Üniversitesi’ndeki kurucu rolü, Türkiye Felsefe Kurumu ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu (FISP) çatısı altındaki uluslararası birleştiriciliği ise bu bilginin kamusal alandaki yansımalarıydı.

Ne var ki İoanna Kuçuradi’yi yalnızca doğduğu, okuduğu, yazdığı ve kurumsallaştırdığı tarihsel duraklarla kavramak eksik kalacaktır. Onu akademinin ve biyografinin parantezlerine hapsetmek yerine; dile getirdiği kavramların, gündelik hayatımızın kılcal damarlarına nasıl sızdığını ve bu felsefi mirasın toplumsal hafızada neye tekabül ettiğini göstermek gerekir. Zira onun zamana direnen asıl gücü, felsefe salonlarında kalmayıp kültür dolaşımına giren ve çağın fotoğrafını çekmemize imkân tanıyan o yalın ama sarsıcı cümlelerinde saklıdır.

“Fikirlere saygı duyulmaz, insanlara saygı duyulur”

Gündelik dilimize, tartışma kültürümüze ve kamusal söyleme sızan; ancak neredeyse her kullanıldığında kavramsal bir iç boşalmaya uğrayan ifadelerin başında gelir bu cümle: “Fikirlere saygı duyulmaz, insanlara saygı duyulur[1].” Kuçuradi’nin televizyon mülakatlarından konferans salonlarına kadar pek çok mecralarda dile getirdiği, kültür dolaşımına giren bu sözü, çoğunlukla liberal bir “hoşgörü” ya da “her düşünceye eşit mesafe” retoriği zannedilerek tüketildi. Oysa Kuçuradi’nin bu tespiti, kişisel bir temenni değil; son derece katı bir epistemolojik ve etik ayrımın ifadesidir.

Kuçuradi bu sözü, toplumsal alanda sıkça karşılaştığımız “düşünce özgürlüğü” ve “hoşgörü” tartışmalarındaki kavram kargaşasını deşifre etmek üzere kurar. Ona göre “fikir” ya da “düşünce”, bilgiye dayalı olabileceği gibi yanlış, çarpıtılmış, haksız veya doğrudan insan onurunu zedeleyen bir nitelik de taşıyabilir. Bir düşüncenin sırf bir insan tarafından dile getirilmiş olması, o düşünceyi nesnel olarak saygıdeğer, doğru ya da geçerli kılmaz. Düşünceler; eleştirilir, sınanır, yanlışlığı gösterilir veya reddedilir. Fikri nesnel bir değerlendirmeye tabi tutmak felsefi bir zorunlulukken, fikre dogmatik bir kutsallık atfedip “saygı duyulmasını” talep etmek, zihinsel tembelliğin ve kavramsal esaretin maskesidir.

Saygı ise nesnesini fikirlerde değil, bizzat “insan” olma olgusunda ve “insan değerinde” bulur. İnsan; taşıdığı potansiyeller, gizil olanaklar ve harcanmaması gereken varlığıyla saygıya layıktır. Bir insana, yanlış ya da tehlikeli bir fikri savunduğunda dahi “insan olarak” saygı duyulur; bu da onun varlık hakkını, dokunulmazlığını ve kendisini gerçekleştirme olanağını korumak anlamına gelir. Ancak onun öne sürdüğü fikir, bu saygı zırhının arkasına saklanamaz.

Günümüz toplumsal fotoğrafına ve siyasal iklimine baktığımızda, Kuçuradi’nin bu uyarısının ne denli hayati bir fay hattına dokunduğu açıktır. Çağımızın kamusal alanı iki yıkıcı uç arasında salınmaktadır: Bir yanda, karşı tarafın fikrini beğenmediği için onun insan olma hakkını, varlığını ve onurunu linç kültürüne kurban eden bir tahammülsüzlük; diğer yanda ise “her fikre saygı duyulmalı” diyerek ırkçı, ayrımcı, şiddet öven ya da hakikati çarpıtan söylemleri “düşünce çeşitliliği” adı altında meşrulaştıran sığ bir görecelik (rölativizm).

Kuçuradi’nin cümlesi, bu iki kutuplu zehirli atmosferi ortadan ikiye yarar. Bize sunduğu reçete nettir: İnsanı insan olduğu için koruyacak, onun haklarını ve onurunu tartışmasız bir değer olarak savunacağız; fakat ortaya atılan fikirleri, iddiaları ve ideolojileri etik ve felsefi bilginin süzgecinden geçirmekten, gerektiğinde yanlış olduklarını açıkça göstermekten geri durmayacağız.

Fikri kutsallaştırıp insanı harcayan bir çağda; insanı koruyup fikri serbestçe tartışmaya açabilmenin biricik anahtarı, Kuçuradi’nin bu tek cümlesindeki kavramsal berraklıkta gizlidir.

“Yapay zekâdan değil, etik değerini yitiren kendimizden korkmalıyız”

İoanna Kuçuradi’nin yaşamının son yıllarında –özellikle dijitalleşme, algoritma yönetimselliği ve yapay zekâ tartışmalarının zirveye çıktığı kesitte– dile getirdiği bu cümle[2], teknoloji felsefesi literatüründeki pek çok karmaşık teoriyi tek bir ilkesel noktaya indirger. Gündemi işgal eden “insansı makineler dünyayı ele geçirecek mi?” kaygısının veya teknoloji karşıtı fobi ile teknoloji sarhoşluğu arasında gidip gelen sarkaç hareketinin ortasında Kuçuradi, bakışları tekrar asıl özneye, yani insana çevirir.

Bu tespit, Kuçuradi felsefesinin araç-amaç ilişkisine dair kurduğu sarsılmaz epistemolojik çizginin bir uzantısıdır. O, yapay zekâ tartışmalarında yaşanan temel yanılsamayı kavramsal bir teşhisle ortaya koyar: Makine ile insan arasındaki ilişkiyi kurarken düşülen en büyük hata, antropomorfizmdir (insanlaştırma). “Intelligence” kavramının Türkçeye doğrudan “zekâ” olarak çevrilmesinin yarattığı anlamsal kayma, insan zihninin ve eyleminin yalnızca bir veri işleme mantığına indirgenmesine yol açar. Oysa Kuçuradi’nin benzetmesiyle; bir makinenin göğsünü açtığınızda göreceğiniz şey kablolardır, insanın göğsünü açtığınızda ise kalp. Kuçuradi’nin bu yalın karşılaştırması, makine ile insan arasındaki farkı salt hesaplama kapasitesinde aramayı reddeder.

Yapay zekâ ya da diğer teknolojik sıçramalar, özü itibarıyla insani amaçlara hizmet eden birer araçtır. Teknolojik araçların hangi insani amaçlara hizmet edeceği, onları geliştiren ve kullanan kişilerin değer bilgisiyle ve kurdukları toplumsal düzenle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla geleceğe dair duyulan korkunun nesnesi robotlar veya algoritmalar değil; o araçları elinde tutan, kararlarını nesnel etik değerlere göre değil, yalnızca faydacı veya güç odaklı hesaplara göre alan insandır.

Günümüz dünyasına baktığımızda bu uyarının ne kadar yakıcı bir gerçekliğe işaret ettiği açıktır. İnsanlık, kendi eylemlerinin ve yarattığı araçların sorumluluğunu üstlenmek yerine, suçu veya geleceğin kaygısını nesnelere atma kolaycılığına kaçmaktadır. Savaş teknolojilerinden algoritmik ayrımcılığa, dijital gözetimden dezenformasyona kadar pek çok kriz, teknolojinin kendisinden önce onu hangi amaçlarla geliştirdiğimiz ve kullandığımız sorusunu önümüze getirir.

Kuçuradi bize teknoloji çağında kaybolmamanın biricik şartını hatırlatır: Araçların mükemmelleşmesine gösterdiğimiz hayranlığın binde birini, insan eyleminin etik niteliğini korumaya göstermediğimiz sürece, asıl tehdit her zaman aynamızda durmaya devam edecektir.

“Meslek eğitiminden önce ‘insanlaşma eğitimi’ verilmeli”

İoanna Kuçuradi’nin eğitim felsefesine dair kurduğu en radikal ve sarsıcı cümlelerden biridir bu. Günümüzde eğitim sistemlerinin, üniversitelerin ve müfredatların tamamen piyasa şartlarına, “istihdam edilebilirliğe” ve uzmanlaşmaya göre dizayn edildiği bir çağda Kuçuradi, krizin asıl kaynağına parmak basar. Ona göre modern eğitim, bireylere mükemmel mesleki beceriler kazandırırken; onların “insan olma potansiyellerini” gerçekleştirmelerini ve etik birer özne haline gelmelerini ihmal etmektedir.

Kuçuradi bu tespitiyle, teknik bilgi ile etik bilgi arasındaki o hayati uçuruma dikkat çeker. “İnsanlaşma eğitimi[3]“, ne soyut bir ahlak vaazıdır ne de müfredatlara serpiştirilmiş formalite “meslek etiği” dersleridir. O, bireyin karşı karşıya kaldığı durumlarda insani değerleri görebilme, değerlendirme yapabilme ve eylemlerinin insani sonuçlarını hesaba katabilme yetisidir. Bir kişiyi son derece başarılı bir mühendis, yetkin bir hukukçu, uzman bir doktor veya usta bir yazılımcı yapmak; onun o mesleği icra ederken insan haklarını ihlal etmeyeceğinin, kamu kaynağını çalmayacağının ya da insani değerleri harcamayacağının garantisini vermez. Teknik donanım ile etik nitelik arasındaki bu kopukluk, Kuçuradi’ye göre çağın en büyük toplumsal felaketlerinin zeminini hazırlar.

Eğitimin araçsallaştığı; diplomanın bir piyasa etiketine, bilginin ise yalnızca bir iş gücü sermayesine dönüştürüldüğü günümüz toplumsal fotoğrafında Kuçuradi’nin uyarısı her zamankinden daha hayati bir anlam taşır. Bugün yaşadığımız toplumsal çürümelerin, kurum içi yozlaşmaların veya mesleki unvanların arkasına sığınılarak işlenen hak ihlallerinin temelinde “diplomasızlık” ya da “cehalet” yatmamaktadır; aksine, son derece yetkin ve eğitimli bireylerin etik bilgiden ve “insanlaşma” şuurundan yoksun birer uzmana dönüşmüş olması yatmaktadır.

Kuçuradi’nin işaret ettiği “insanlaşma eğitimi”, felsefeyi bir ezber alanı olarak değil, çocukluktan itibaren insan olmanın olanaklarını ve değerlerini kavratan nesnel bir pusula olarak eğitim sisteminin merkezine yerleştirmektir. Çünkü etik değerlerle donatılmamış mesleki beceri, en nihayetinde toplumsal yıkımları hızlandıran soğuk ve mekanik bir araçtan başka bir şey değildir.

“Soyluluk, insanın nereden geldiğine değil, nereye doğru gittiğine bağlıdır”

İoanna Kuçuradi’nin insan felsefesi ve etik anlayışının en somut, eyleme dönük özetlerinden biridir bu cümle. İnsanlığın tarih boyunca kimlik, köken, kan, soy, sınıf ya da coğrafya üzerinden kurduğu yerleşik aristokratik ve hiyerarşik anlayışlara karşı verilmiş nesnel ve felsefi bir cevaptır. Kuçuradi, geleneksel veya modern toplumlarda bireyin değerini onun “geçmişine” ve “doğumla getirdiği niteliklere” bağlayan illüzyonu yıkar; insan olmanın değerini onun etik eylemlerine, yönelimine ve geleceğe doğru inşa ettiği “kendine” bağlar[4].

Bu tespit, Kuçuradi’nin insanın “varoluş” ve “değer” imkânı üzerine kurduğu felsefi mantığın doğal bir sonucudur. Kuçuradi bu cümleyi Nietzsche ve İnsan‘da, Nietzsche’nin “soylu insan”ını tartışırken kurar. Dolayısıyla buradaki soyluluğu doğrudan bir insan hakları ilkesi gibi okumak doğru olmaz. Yine de cümlenin Kuçuradi’nin sonraki düşüncesiyle konuşan güçlü bir yanı vardır: insanın değerini hazır kimliklerde ve kendisine miras kalan sıfatlarda aramamak. Nereden geldiğimiz bize verilidir; ne yaptığımız ise değerlendirmeye açıktır.

Günümüz dünyasında ve toplumsal ikliminde Kuçuradi’nin bu cümlesi son derece sarsıcı bir ayna tutmaktadır. Çağımız, bireylerin kendi çabaları, etik eylemleri ve insanlığa katkılarıyla değil; aidiyet duydukları kimlik grupları, soy kütükleri, mikro-milliyetçilikler, sosyal statüler veya hazır kültürel kalıplar üzerinden birbirine üstünlük tasladığı zehirli bir kabilecilik (tribalizm) çağıdır. İnsanlar, eylemleriyle bir değer üretmek yerine, sırf belirsiz bir geçmişin veya grubun parçası olarak kendilerine sahte bir “soyluluk” ve ayrıcalık biçmektedir.

Kuçuradi, insanı geçmişin edilgen bir nesnesi olmaktan çıkarıp kendi geleceğinin ve etik eylemlerinin öznesi kılmaya çağırır. Bize hatırlattığı hakikat nettir: İnsanı değerli kılan şey doğduğu beşik değil; eylemleriyle seçtiği yön, harcamadığı insani değerler ve “insanlaşma” yolunda yürüdüğü patikadır.

“İnsan hakları, kişi haklarıdır, ama bütün kişi hakları insan hakları değildir”

İoanna Kuçuradi’nin insan hakları felsefesine kazandırdığı en özgün, en berrak ve hukuki-siyasi bulanıklıkları en sert şekilde dağıtan kavramsal ayrımlardan biridir bu cümle. Günümüzde “insan hakları” kavramı, uluslararası diplomasiden iç siyasete, tüketici taleplerinden grup çıkarlarına kadar her türlü istek ve beklentinin etiketi haline getirilerek korkunç bir kavram enflasyonuna uğratılmıştır. Kuçuradi, bu tehlikeli kavram kargaşasını deşifre etmek ve insan haklarının sarsılmaz felsefi zeminini yeniden tahkim etmek üzere bu milimetrik sınırı çizer[5].

Bu tespit, onun “insan hakları” ile tekil pozitif hukuk düzenlerinin tanıdığı “kişi hakları” (ya da vatandaşlık hakları) arasında kurduğu metodolojik ayrımın ifadesidir. İnsan hakları; bireyin sırf “insan” türünün bir üyesi olması dolayısıyla, insan olma olanaklarını gerçekleştirebilmesi için zorunlu olan ve herkese eșit olarak tanınması gereken etik ilkelerdir. Bunlar zamana, mekâna, devlete veya rejime göre değişmez; varlıklarını pozitif hukukun lütfuna değil, insanın değerine borçludurlar. Bütün insan hakları zorunlu olarak bireylere (“kişilere”) tanındığı için birer kişi hakkıdır.

Ancak madalyonun diğer yüzü son derece kritiktir: Bütün kişi hakları insan hakları değildir. Pozitif hukukun, devletlerin veya toplumsal sözleşmelerin kişilere tanıdığı mülkiyet sınırları, miras hakları, belirli ticari yetkiler ya da siyasal sistemlerin bahşettiği birtakım ayrıcalıklar pozitif birer “kişi hakkı” olabilir; fakat bunlar doğası gereği evrensel, türetilemez ve vazgeçilemez olan “insan hakları” niteliği taşımazlar. Kuçuradi’ye göre, her hukuki düzenlemeyi veya meşru kişisel isteği “insan hakkı” zannetmek; insan haklarının o biricik, dokunulmaz ve çekirdek niteliğini zayıflatır, kavramı bir yasa maddesi veya siyasi pazarlık kozu seviyesine indirir.

Günümüz toplumsal ve hukuki krizlerine baktığımızda, Kuçuradi’nin bu uyarısının ne kadar hayati bir pusula olduğu görünür. Bir yanda devletlerin ve rejimlerin lütfettiği kadarını “hak” sayan otoriter yaklaşımlar; diğer yanda ise her türlü gruptan gelen tikel çıkar, istek ve talepleri “insan hakkı” etiketiyle kutsallaştırmaya çalışan göreceli (rölativist) anlayışlar hüküm sürmektedir. Her iki sığ yaklaşım da insan haklarının nesnel etik temelini oymaktadır.

Kuçuradi bize, insan haklarını ne devletlerin ihsan ettiği geçici imtiyazlara ne de kişilerin sonsuz istek listelerine kurban etmemeyi öğretir. Bize sunduğu bu kavramsal berraklık; hukukun, siyasetin ve eylemlerimizin pusulasını yeniden “insanın harcanmaması gereken değerine” ayarla imkânı sunar.

“Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır, cezayla değil”

İoanna Kuçuradi’nin ifade özgürlüğü, hukuk devleti ve toplumsal barışın sınırlarına dair kurduğu en net, en yalın ama bir o kadar da sarsıcı ilkelerden biridir bu. Düşüncenin suçlaştırıldığı, farklı fikirlerin yargı mekanizmaları veya toplumsal linç aygıtlarıyla bastırılmaya çalışıldığı tarihsel ve çağdaş kriz anlarında Kuçuradi, akıl ve etiğin değişmez kanununu hatırlatır: Zihinsel bir üretime verilmesi gereken yanıt, ancak zihinsel bir üretim olabilir[6].

Bu tespit, Kuçuradi’nin ilk bölümde ele aldığımız “fikir” ile “insan” arasındaki epistemolojik ayrımla doğrudan bağlaşık çalışır. Bir düşünce yanlış, sığ, çürük, hatta toplumsal kabullere tamamen aykırı olabilir. Ancak felsefi ve etik düzlemde bir düşüncenin yanlışlığını ortaya koymanın biricik yolu; onu daha güçlü gerekçelerle, nesnel bilgiyle ve karşı argümanlarla çürütmektir. Düşünceye ceza, yasak, hapis veya idari yaptırımlarla yanıt vermek; o düşünceyi yanlışlamaz, aksine onu dile getiren zihnin argüman geliştirme ve hesaplaşma hakkını gasp eder. Güç kullanarak bastırılan bir düşünce yok olmaz; yalnızca kamusal alanın dışına, dogmatik ve kontrol edilemez alt mecralara itilir.

Daha da önemlisi, Kuçuradi bu tespitiyle devletin ve ceza hukukunun sınırlarını çizer. Ceza mekanizması, somut suç teşkil eden etik ve hukuki ihlallere (şiddet, eylemli zarar, somut hak ihlali) karşı bir yaptırım aracıdır; ifade edilen görüşlerin, iddiaların veya felsefi tezlerin “doğruluk hakimi” değildir. Yargı organlarını veya kamu gücünü fikirlerin doğruluğunu veya yanlışlığını tayin eden bir merci haline getirmek, otoriterleşmenin ve zihinsel kuraklaşmanın en kestirme yoludur.

Günümüz dünyasına ve toplumsal iklimine baktığımızda, bu ilkenin hem hukuki düzlemde hem de dijital kamusal alanda ağır yaralar aldığı görülür. Siyasi iktidarların veya kurumsal güçlerin hoşuna gitmeyen fikirleri yasal yaptırımlarla susturma eğilimine; sosyal medyadaki kabileci toplulukların kendileri gibi düşünmeyenleri “iptal etme” (cancel culture), hedef gösterme ve simgesel cezalarla bastırma arzusu eşlik etmektedir. Her iki tutum da düşüncenin düşünceyle sınandığı özgür tartışma zeminini yok eder.

Kuçuradi bize, bir toplumu olgunlaştıracak tek yolun yasaklamak değil, sarsıcı da olsa fikirleri eleştirel aklın ve etik bilginin süzgecinden geçirmek olduğunu öğretir. Cezayla susturulmuş bir toplum sessizleşebilir, ancak asla felsefi ve insani anlamda gelişemez.

“Bilgisizliğin yarattığı sonuçlar yüzünden acı çekiyoruz”

İoanna Kuçuradi’nin toplumsal krizlere, hak ihlallerine ve insani trajedilere dair yaptığı teşhislerin en yalın, en radikal ve en kapsayıcı özetidir bu cümle. O, dünyada ve ülkemizde yaşanan kötülüklerin, haksızlıkların ve adaletsizliklerin kaynağını soyut bir “kötü niyet” veya ezoterik bir “kötülük yürüyüşü” olarak görmez. Krizlerin kökeninde çok daha somut, giderilmesi mümkün ama ihmal edilmiş bir alan bulur: Etik bilgiden, kavramsal berraklıktan ve durum değerlendirme yetisinden yoksunluk, yani felsefi anlamda bilgisizlik[7].

Kuçuradi’nin kastettiği “bilgisizlik”, kuşkusuz ampirik verilerden, teknik uzmanlıklardan ya da enformasyon bolluğundan habersiz olmak demek değildir. Çağımız, tarihin hiç görmediği kadar veri ve enformasyonla kuşatılmış durumdadır. Ancak Kuçuradi’ye göre bu enformasyon yığını, insanı bilgisizlikten kurtarmaya yetmez. Buradaki bilgisizlik; insani değerlerin ne olduğunu bilememek, eylemlerin yaratacağı insani sonuçları hesaplayamamak, “süreç” ile “prosedür”, “yargı” ile “değerlendirme” arasındaki sınırları görememektir. Değer harcadığının farkında olmayan birey ve kurumlar, en iyi niyetlerle yola çıksalar dahi yıkıcı sonuçlar üretmekten kaçınamazlar.

Bu durum, etiğin neden süs değil de bir zorunluluk olduğunu gösterir: İnsan, bilgisine sahip olmadığı bir değeri koruyamaz. Karşı karşıya kaldığı somut durumda hangi insani değerin tehdit altında olduğunu göremediğinde, ezberlenmiş normlara veya konjonktürel çıkarlara sığınır. Sonucunda ise bireysel ilişkilerden devlet politikalarına, eğitimden yargı kararlarına kadar geniş bir alanda harcanan insan hayatları, yok edilen adalet duygusu ve çekilen kitlesel acılar kalır. Bilgisizlik, kötü niyetin alternatifi değildir; kimi zaman onun kadar yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Kuçuradi’nin uyarısının ağırlığı da buradadır: İyi niyet, doğru değerlendirme bilgisinin yerini tutmaz.

Günümüz dünyasına baktığımızda bu tespitin ne denli acımasız bir gerçekliğe işaret ettiği ortadadır. Siyasette, hukukta, ekolojide ve gündelik hayatta karşı karşıya kaldığımız krizler karşısında hissettiğimiz çaresizlik, verisizlikten değil; etik bilginin rehberliğinden yoksun kararların faturasıdır. Acı çekiyoruz; çünkü neyi kaybettiğimizi ve eylemlerimizle neyi harcadığımızı bilecek kavramsal berraklıktan uzaktayız.

Kuçuradi bize, acıyı azaltmanın ve insan onuruna yaraşır bir dünya kurmanın biricik yolunu göstererek veda eder: Felsefeyi bir lüks olmaktan çıkarıp eylemlerimize yön veren nesnel bir bilgi alanına dönüştürmek, yani bilgisizliğin karanlığına karşı etik bilginin meşalesine sarılmak.

Baki kalan kavramsal berraklık

İoanna Kuçuradi’nin doksan yıllık ömründen geriye kalan felsefi miras; telif eserlerin, akademik unvanların yahut kurumsallaşmış kürsülere sığdırılabilecek bir biyografinin çok ötesindedir. O, Türk felsefe düşüncesine ve toplumsal hafızamıza, zihinsel karmaşaların ortasında yönümüzü bulmamızı sağlayan sarsılmaz ilkeler, kavramsal berraklıklar ve kültür dolaşımına giren eşsiz fikirler bıraktı.

“Özgür kişilerin yetişmesini sağlayan en başta, başka özgür kişilerdir” diyerek eğitimin ve usta-çırak ilişkisinin etik boyutunu gösterdi; “Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır, cezayla değil” tespitiyle hukuk devletinin ve insan onurunun sınırlarını çizdi; “Büyük çapta yaratıcı insan ‘benim’ diyen insandır” vurgusuyla da bireyin verili kalıplara sığınmadan kendi varoluşsal sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini hatırlattı. Bize bıraktığı her bir özlü söz, ezberlenmiş birer motto değil; hayatın çetrefilli dönemeçlerinde eylemlerimizi tartabileceğimiz nesnel birer etik pusulaydı.

Şimdi onun yokluğunda, sadece usta bir filozofu değil, çağın gürültüsü içinde nesnel bilginin ve kavramsal titizliğin sesini yükselten anıtsal bir mihenk taşını kaybetmenin derin boşluğuyla karşı karşıyayız. İdeolojilerin, kutuplaşmaların ve sığ göreceliliklerin kamusal alanı işgal ettiği bir vasatta; taraftarlığa değil etik değerlendirmeye, sloganlara değil kavramsal berraklığa çağıran o dingin ama kararlı sesin eksikliği her toplumsal krizde kendisini daha da hissettirecektir.

Ancak Kuçuradi’nin felsefesi bizi ağıtta kalmaya değil, doğru değerlendirmeye ve insanın değerini koruyacak biçimde eylemeye çağırır. Onun bize bıraktığı koca boşluk; gündelik hayatımızın, eylemlerimizin ve kurumlarımızın merkezine “etik bilgiyi” koyarak doldurulabilir. Zira onun zamana direnen mirası, tam da kurduğu o son cümlenin ışığında durmaktadır: Bize düşen, bilgisizliğin karanlığına teslim olmadan, “inatla umutlu” kalarak insan onurunu her tekil durumda savunmaya devam etmektir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 3 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

[1] İoanna Kuçuradi bu ayrımı eserlerinde ve mülakatlarında sıklıkla vurgulamıştır. Özellikle TRT 2 ekranlarında yayımlanan Açık Şehir programındaki (2007) söyleşisinde ve Habertürk TV’de Akıl Fikir Kulübü’ne konuk olduğu yayınlarda (2012) bu kavrama açıklık getirmiştir: “Düşünceye değil, insana saygı duyulur. Düşünce eleştirilir, tartışılır, yanlışlığı gösterilir. Ama o düşünceyi dile getiren insanın varlığına ve hakkına saygı göstermek zorundasınız.” Kuçuradi bu tespiti detaylı olarak İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011) başlığı altındaki metinlerinde de felsefi temellerine kavuşturmuştur.

[2] İoanna Kuçuradi, yapay zekâ felsefesi ve etiği üzerine bu uyarısını yaşamının son dönemindeki panellerde ve basın söyleşilerinde öne çıkarmıştır. Özellikle Cumhuriyet gazetesine verdiği 10 Aralık 2023 tarihli Dünya İnsan Hakları Günü söyleşisinde ve 2024 yılında Türkiye Felsefe Kurumu tarafından düzenlenen “Teknoloji, Dijitalleşme ve Etik” panellerindeki konuşmalarında bu cümleyi kurmuştur: “Yapay zekâdan veya makinelerden korkmamalıyız; etik değerini yitiren, eyleminin sorumluluğunu taşımayan insandan korkmalıyız. Çünkü makineye ne yüklerseniz onu yapar, yönü belirleyen etik bilgiden yoksun insandır.”

[3] İoanna Kuçuradi bu yaklaşımını eğitim ve insan hakları üzerine kaleme aldığı metinlerinde ve katıldığı kongrelerde sıklıkla dile getirmiştir. Özellikle Türkiye Felsefe Kurumu bünyesinde yürüttüğü “Çocuklar İçin Felsefe” ve felsefe eğitiminin ortaöğretimdeki yeri üzerine yaptığı çalışmalarda; ayrıca TRT ve çeşitli yayın kuruluşlarında eğitim sistemine yönelik değerlendirmelerinde bu tespiti öne çıkarmıştır: “Biz eğitimde meslek adamı yetiştirmeye odaklanıyoruz, yetkin uzmanlar eğitiyoruz. Oysa her meslekten önce insana ‘insanlaşma eğitimi’ verilmelidir. Birey, insani değerleri koruma bilgisini edinmeden ne kadar uzmanlaşırsa uzmanlaşsın, o mesleki yetenek toplumsal yarara değil, etik krizlere hizmet eder.” (Bkz. Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011; “Eğitimde ve Etiğin Işığında İnsan Değerleri” bildirisi, 2018).

[4] İoanna Kuçuradi bu yaklaşımını etik felsefesi metinlerinde ve insan değeri üzerine yürüttüğü tartışmalarda dile getirmiştir. Özellikle İnsan ve Değerleri (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1998) adlı eserinde yer alan “Değer Değerlendirmeleri ve Değerler” bölümündeki çözümlemelerinde ve çeşitli konferanslarında insanın etik özne olma niteliğini vurgularken bu tespiti öne sürer: “İnsanın değeri doğuştan getirdiği, kanla veya soyla aktarılan bir ayrıcalık değildir. Gerçek soyluluk, insanın verili kimliklerinde değil; eylemlerinde insani değerleri koruyarak nereye doğru yürüdüğünde, neyi gerçekleştirdiğinde saklıdır.”

[5] İoanna Kuçuradi bu temel ayrımı İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011) adlı temel eserinde ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu (FISP) İnsan Hakları Komitesi Başkanlığı yürüttüğü dönemdeki bildirilerinde detaylandırmıştır. Konuyla ilgili değerlendirmelerinde Kuçuradi şu hususu vurgular: “İnsan hakları kavramındaki enflasyon, kavramın kendisini işlevsiz kılmaktadır. İnsan hakları, doğrudan insanın bir tür olarak olanaklarını korumaya yönelik etik ilkelerdir; bu nedenle zorunlu olarak kişi haklarıdır. Ancak pozitif hukukun kişilere tanıdığı her yetki, imtiyaz veya mülkiyet düzenlemesi (kişi hakkı) bir insan hakkı değildir. Bu ayrım yapılmadığında, insan hakları kavramı siyasi söylemlerin ve çıkar çatışmalarının oyuncağı haline gelir.”

[6] İoanna Kuçuradi, düşünce özgürlüğü ve insan hakları yargılamaları bağlamında bu tespiti pek çok forumda dile getirmiştir. Özellikle Türkiye Felsefe Kurumu metinlerinde ve Ceza Hukuku dernekleriyle yürüttüğü ortak panellerde şu hususun altını çizmiştir: “Düşünce ifade edildiğinde ona verilecek tek felsefi ve meşru yanıt, onun eleştirisi ve karşı düşüncedir. Düşünceye karşı ceza mekanizmalarını işletmek, devleti veya hukuku bir ‘fikir hakimi’ seviyesine düşürmektir. Somut bir hak ihlali veya eylemli suç oluşturmayan hiçbir ifade, cezanın konusu olamaz.” (Bkz. Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2011; “Düşünce Özgürlüğü ve Etik Sorumluluk” tebliği).

[7] İoanna Kuçuradi bu tespiti toplumsal krizler, insan hakları ihlalleri ve etik eğitimi üzerine gerçekleştirdiği mülakatlarda ve açılış derslerinde sıklıkla dile getirmiştir. Özellikle İnsan ve Değerleri (Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1998) eserindeki değer teorisi çözümlemelerinde ve gazete söyleşilerinde şu hususu vurgular: “Dünyadaki haksızlıkların, acıların ve hak ihlallerinin temelinde zannedildiği gibi sadece kötü niyet yatmaz; bilgisizlik yatar. İnsani değerlerin ne olduğunu, bir durumda hangi değerin harcandığını bilememekten kaynaklanan bir bilgisizliktir bu. Etik bilgiyle donatılmamış eylemler, niyet ne olursa olsun acı üretmeye devam eder.” (Bkz. Kuçuradi, Etik, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1999; “Etik Değerler ve Çağımızın Krizleri” söyleşisi).

Murat Batmankaya
Murat Batmankaya
Ankara Üniversitesi, BYYO, Radyo Televizyon Bölümü'nden 1992'de mezun oldu. Kısa bir süre TRT'de çalıştı. Yönetmenliğini Ertem Göreç'in, yapımcılığını Behlül Dal'ın üstlendiği "Birinci Meclis" belgeselinde oynadı. Attilâ İlhan'ın "Cinayet Saati" adlı şiirini kısa metraj formatında sinemaya uyarladı. Sonrasında mesleki yaşamını Almanya'da sürdürdü. Pro7 ve RTL'de kameramanlıktan program yapımcılığına yükseldi. 1996-2000 arası Hürriyet ve Sabah'ta muhabirlik ve editörlük; 1 Numara Hearst grubu adına çıkardığı üç dergide de yayın yönetmenliği yaptı. Üç yıl Radikal Kitap'a "Geçmiş Zaman Tesellileri", 2 yıl da Aydınlık Kitap'a "Cümle Kapısı" üst başlığıyla denemeler yazdı. Halen Çizmeli Kedi Yayınları'nın sahibi...

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x