Nasıl bir yaranın iyileşmesi için zamana ihtiyaç varsa kaybın ardından ruh hâlimizdeki tamirat için hatta hayata karşı daha da güçlenerek çıkabilmek için de zamana ihtiyaç olacaktır.
Her şeyden önce belirtmek lazım ki, yas tutma süreci, parmak izimiz kadar kendimize özgü bir biçimde seyreder; herkesin kendine göre bir yas tutma şekli vardır. Aynı kişinin farklı kayıpları sırasında farklı biçim ve sürelerde yas tepkileri verebilmesi, yas sürecinin bu kendine özgü niteliğini bozmuyor. Matem yaşayan insanlar, kendi matem süreçlerini yalnız yapılan bir seyahat gibi görüp yaşadıklarını söylüyorlar. Yakınını kaybeden kişi, her ne kadar aile ve arkadaşlar destekleyici olsalar da, bu yolu yalnız başına yürümek zorunda kaldığını, kimsenin tam da onun gibi derinden bir acı duymadığını, duyamayacağını, yas sürecinin tamamen kendisinin olduğunu düşünüyor. Yas tepkileri de bireyden bireye değişiyor. Kimisi acısını hiçbir kural tanımaksızın sergiliyor kimisi göstermek bile istemiyor. Kayıptan sonra günler geçtiği hâlde, pek çok insan kayıp acısını söylemekten kaçınıyor; “Bana sorma!”, “Bundan bahsetmeyelim,”, “Benim derdim bana yetiyor, bir de konuşup sizi üzmeyeyim,” gibi yaklaşımlar içinde olabiliyor.
Yas süreci kişiden kişiye nasıl farklılaşır?
Yas süreci, ayrıca insanın önceden kayba hazırlık yapıp yapmamasına, yitirilen ilişkinin özelliklerine, yası yaşayan kişinin psikolojik gücüne ve keder duyma kapasitesine bağlı olarak da şekillenir. Bir kayıp ihtimaliyle yüz yüze gelen kişi, bu ihtimal belirdiği ve bilincine girdiği andan itibaren yas sürecine adım atar, yası yaşamaya başlar. Örneğin ayağının tıbbi olarak kesilmesi gereken diyabetli hasta, hekim prosedürü anlatır anlatmaz kaybedeceği ayağının yasını tutmaya başlayacaktır. Hastalıklarının son dönemlerinde olan kişiler ya da sevdikleri bu durumda olanlar, genellikle önceden tahmin edilen bir yas sürecine girerler. Beklenen kayıp yaklaştıkça yas yoğunlaşabilir. Bazen kayıp geciktiğinde kişi tahmin edilen yası tüketmiş, yaşamış olur, artık hesaplarını bitirmiş, güvenli, kendinden emin ve vakurdur. Kendini duygusal olarak kayıptan ayırabilir ve sonra kayıp sahiden gerçekleştiğinde yas sürecinin başlangıcında beklenen bazı belirtileri göstermeyebilir.
Bedenimizde ortaya çıkan her yaranın iyileşmesi aynı olmaz; mesela araya iltihap karışmış bir kesiğin iyileşmesi, temiz olandan daha uzun zaman alır. Bizim için her zaman çok önemli olan, aramızda çok güçlü duygusal bağlar bulunan ya da çok karışık duygular yaşadığımız bir kişinin ardından tutulan yas da büyük ihtimalle zorlu ve uzun olacaktır.
Elbette her yas farklıdır; her kişilik kendine göre bir yas tepkisi geliştirir. Elbette gelişip olgunlaştıkça yasımızın şekli de değişir. Elbette her kaybımız bizi aynı şiddette bir mateme gark etmez. Elbette her ölümü ve yas sürecini açıklayabilecek genel bir teori bulmak beyhude bir uğraştır. Ama böylesine kişiye özgü ve değişikliklerle seyreden bir nitelik taşısa da yas sürecinin herkeste benzerlik gösteren yanları da var.
Yas süreci hangi evrelerden geçer?
Kişilere ve durumlara özgü farklılıkları bir kenara bıraktığımızda yas süreci ve yasın her insanda nasıl seyrettiği hakkında bugün epeyce bilimsel bilgiye sahibiz. Bir yakınımızı kaybettikten sonra yaşadığımız yas sürecinin genel olarak hangi aşamalardan geçerek ilerleyeceğini söyleyen birkaç önemli teori ve onlardan kaynaklanan sınıflama anlayışı var. Aslında bunların hepsi de aynı olgular üzerinde aynı gözlemleri yapıyorlar ama adlandırmaları ve değerlendirmeleri biraz farklı. Bir yakınımızın ardından yas sürecinde yaşanacakların anlaşılması hem kendimize olacakları bilmek hem de yas yaşayan yakınlarımıza yardım edebilmek için çok önemli.
Yas sürecinin seyriyle ilgili birçok teori vardır. Bunlardan en yaygın olarak kullanılan ve daha basit olan bir sınıflama, tamamen gözlemlere dayanır ve yas sürecini üçlü bir evrelemeye göre değerlendirir: Buna göre, birinci evrenin karakteristiği “dengesizlik”tir. Bu evrede yas yaşantısı içindeki kişi, kaybın gerçeğini anlamayabilir ya da bilmeyebilir. Şok, şaşkınlık, hissizlik, inanmama, kaybın inkâr edilmesi yani ölen kişinin öldüğünü kabullenememe görülebilir. Çok sevdiği oğlunun öldüğüne bir türlü inanamayan bir anne, her gece onun yolunu gözleyebilir, yemek masasında ona da bir tabak koymayı sürdürebilir.
İlk evre: İnkâr
Bu inkâr mekanizması, belki ilk anda kötü haberin şokunu emerek, kötü gerçeğin yavaş yavaş sindirilmesine yardımcı olabilir ama ileride oluşabilecek daha ağır ve karmaşık (komplike) yas tepkileri açısından da tehlike arz edebilir. Bu nedenle makul bir süreden sonra inkârın üzerine gidilmesi, kişinin mutlaka ölüm ve kayıp gerçeğini kabul etmesi için çaba gösterilmesi gerekir. Ölü evini ziyarete gitmek, cenaze törenine katılmak, ölümün gerçekliği ile yüzleşmeye çok hizmet edebilir. Ancak ölüm gerçeğinin bu yollarla sınanması eksik kalırsa inkâr devam edebilir. Bazen çevredeki insanlar da ölüm haberlerini vermeyerek, yakınını kaybeden insandan gerçekleri saklayarak inkâr sürecini besleyebilir, uzamasına ve daha çetrefilli hâle gelmesine neden olabilir.
Yasa, kayıp karşısında kaçınılmaz olarak gündeme gelen ve belli aşamalardan geçerek tamamlanıp çözülecek bir süreç olarak baktığımıza göre, inkârın da bir biçimde halledilmesi, gerçeğin kabul edilmesi en doğrusudur ve çabalar buna yönelik olmalıdır.
Yas sürecinin bu ilk evresinde kişi, şiddetle ağlayabilir ya da isyan ederek haykırabilir. Yine ilk zamanlarda, matem yaşayan kişi fiziksel olarak yorgunluk, iştah kaybı, boğazda kuruluk, nefesin kesileceği hissi, hafıza zayıflığı, konsantrasyon güçlüğü ve uyku bozuklukları yaşayabilir. Böyle tepkiler karşısında endişe edilmemelidir zira bunlar, kaybı fark etmeye ve sindirmeye yönelik önemli adımlardır.
Bu ilk evrede kişinin iç dünyasında öfke, suçluluk ya da kaybedilene ilişkin fanteziler görülebilir. Öfke kişinin kendisine, aile üyelerine, kendisiyle ilgilenenlere, Tanrı’ya veya ölen kişiye yönelebilir. “Niye kaybolup giderek kendisini bu hâle soktuğu, bitmemiş işleri önüne bırakıp kaçtığı, bu yeryüzü cehenneminde kendisini yapayalnız bıraktığı” için ölen kimseye bile kızgınlık ve güceniklik hissedilebilir. Ancak birçok kişi ölenin kendisine, onu yapayalnız bırakıp gittiği için öfkelendiğini kabul etmek istemez, içinden açıkça hissetse bile bunu reddeder. Oysa yas sürecinde ölen insana bile belli bir miktar öfke duyulabileceğini normal karşılamak gerekir. Böyle tepkiler içinde olan cenaze yakınlarının doktoru, sağlık personelini azarladıkları, cenazede olan bazı şeylerden yakındıkları sık görülür.
İkinci evre: Ruhsal dağılma
Yas sürecinin ikinci evresi, “ruhsal dağılma” diye adlandırılır. Kayıptan birkaç hafta sonra başlayan bu evre bazen aylarca sürebilir. Yas yaşayan kişi, henüz tam olarak kabullenemese de bu evrede kaybın kalıcı olduğunu ve bu acıyla yaşayacağını derinden anlar. Kendisini yalnız, yardıma muhtaç hisseder.
Yoğun insan ilişkilerinden ve sosyalleşmekten kaçınır ve günlük aktivitelerini gerçekleştirmede güçlük çeker. Gece boyunca da bu konu kafasını kurcaladığı için uyku güçlüğü yaşar. Dengesizlik evresindeki diğer belirtiler de devam edebilir.
Son evre: Yeniden toparlanma
Yas sürecinin üçüncü ve son evresi “yeniden toparlanma”dır. Yas sürecini yaşayan kimse, bu evreye ulaştığında kaybı kabullenir ve yeni amaçlar ve ilişkiler oluşturmaya başlar. Kaybedilenin değerlerini ve davranışlarını yaşantısına memnuniyet verici şekilde aktarır. Bu evre, kayıptan sonra altı ay ile iki yıl sonra başlayabilir.
Psikanaliz içinde yas teorilerinin ve yas tedavilerinin en önde gelen ismi olan Vamık Volkan ise yas tutma sürecini “başlangıç dönemi” ve “yas tutma işi” olmak üzere ikiye ayırıyor.
“Yas tutma işi”
Volkan’a göre yas sürecinin başlangıcında değişik tepkiler verebilmekle birlikte insanın iç dünyasında halletmesi gereken bazı işler vardır. Verilen tepkilerle ruhsal yapımızın yapması gereken işleri birbirinden ayırmak gerekir.
Vamık Volkan, “yas tutma işi” dediği matem sürecinde psikolojimizin yapması gereken görevleri, “Bir ölümü kabullendikten sonra yaşamımıza devam etmek isteriz. Ancak kaybettiğimiz kişinin duygusal varlığı kafamızın içinde dolaşıp durur, bizi onunla yeni ve daha uygun bir ilişki düzenlemeye zorlar,” diye de tanımlamaya çalışıyor. Ona göre, kayıp sonrası yeniden yaşamla ve kaybımızla uzlaşma çabasıdır “yas tutma işi” ve iki bileşeni vardır. Bunlardan ilki, kaybettiğimiz kişinin bizim için ne anlama geldiğini değerlendirmek üzere ilişkiyi yeniden gözden geçirmek, diğeri ise onu, geleceği olmayan bir anıya dönüştürmektir. Psikolojimiz bu görevleri tamamladığında yani yas işinin sonuna geldiğinde, karanlık tünelden çıkar, yeniden yaşama yoluna gireriz; donmuş göl çözülmeye başlar, bir çiçek açar ya da kara bulutlar çekilir.
Psikolojimizin yastan sıyrılıp sıyrılamayacağı, bu iki görevi yerine getirip getiremeyeceği Volkan Hoca’ya göre gelişimsel öykümüze, yani nasıl bir çocukluk yaşantısına sahip olduğumuza ve daha önceki kayıplarımızda matem sürecini tamamlamış olup olmadığımıza bağlı. “Doğduğumuz günden itibaren, bir şeyleri bırakarak büyürüz. Bebek, sütünü bardaktan içmek için annesinin memesini bırakır; yürümeye başladığında kucakta taşınmanın güvenliğini bırakır. Eğer bu geçişler güvenli bir ortamda olursa, çocuk iyi gelişir ve yas tutmak için psikolojik bir modele sahip bir yetişkin olma olasılığı artar. Sağlıklı ayrılıklar olmamışsa, yas işi çok daha yavaş gider.”
Yeni bir kayıpla karşılaştığımızda onun acısıyla baş edebilmeye çalışırken bizi, geçmişimizdeki “yası tamamlanmamış kayıplarımız” da zorlar. Onları da yeniden hatırlar ve her biriyle bir kez daha karşılaşmak zorunda kalırız.
Yas ne kadar sürer, ne zaman biter?
Vamık Volkan, yas sürecinin ne kadar süreceği hususunda da önceki teorisyenlerden farklı bir bakışa sahip. Ona göre, yas tutma işi gerçek anlamıyla asla son bulmaz; bizim için önemli olan hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi psikolojimiz bırakmaz. Geçmiş asla ölü değildir. Kayıp, her zaman canlanabilir ve yeniden can yakabilir. Bu canlanma, genellikle ölüm yıl dönümlerinde, bayramlarda, birlikte yaşanmış bir olayın tekrarında vs. olur ama herhangi bir zamanda da kendimizi kaybımızı hatırlayıp acı çekerken bulabiliriz. Ama elbette matem nedeniyle duyduğumuz kederin acısı zaman zaman yinelese bile giderek azalacak ve sönecektir. Kaybımıza ait düşünceleri artık her gün hatırlamaz, tekrarlamazsak ve bu düşüncelere duygusal olarak tepki vermez hâle gelirsek kederin sonlandığından bahsedebiliriz. Bu da genellikle bir iki yıl içinde olur. Matem yaşayan insan, psikolojisi görevlerini tamamladıkça kendisini dünyaya doğru açmaya başlar, yeni işlere ve ilişkilere yatırım yapmak için şiddetli bir istek duyar.
Yine Volkan Hoca’nın anlayışına göre insanın yas vasıtasıyla büyüyüp olgunlaşması da tam bu aşamada gündeme gelir. Matem sürecinin sonunda insanın içinde yeniden yaşama enerjisi hissetmeye başlamasıyla birlikte kendimize, yakınlarımıza, ilişkilerimize, insanlara, insanlığa ve hayata ilişkin yeni bir bakış kazanırız. Âdeta empati yeteneğimiz artmış, her şeyi daha iyi anlamaya başlamışızdır. Saçma tartışmalara, kısır kıskançlıklara, boşa geçirilen zaman dilimlerine kısılıp kalmak istemeyiz.
Yastan geriye ne kalır?
Vamık Volkan’ın yas süreci analizine en önemli katkılarından birisi de yasın sonunda, kaybettiğimiz ilişkiden, ihtiyaç duyduğumuz bir şeyi özdeşimler (başkasına ait bir özelliği, kendi iç dünyamızın hâline getirmenin psikolojik düzeneği) yoluyla kendimize mal ettiğimizi göstermesidir. Bu gerçekten de yaşantı anlamında birçoğumuzun gayet iyi bildiği ama bilimsel olarak ilk kez yapılmış çok önemli bir keşiftir. Kaybettiğimiz insanın, ölen yakınımızın en beğendiğimiz özelliklerini kendimizin kılar, hiç farkında olmadan onun gibi davranmaya başlarız. Zaten büyük ihtimalle matem sürecinden olgunlaşarak çıkmamızın da nedeni budur. Ölen kişinin yaşadığı yıllar içinde geliştirdiği olumlu özelliklerinin değerini anlar, onun gibi olmaya çalışırız. Belki kendi başımıza kalsak uzun yıllar alacak bu tür özellikler kazanma çabamız matem sürecinde, ölümün kederini bastırabilme arzusunun da etkisiyle çok daha kısa sürede oluverir.
Vamık Hoca, matem sürecindeki özdeşimlere kocası ölünceye kadar parayla hiç uğraşmamış dul bir kadının birdenbire finans işlerinde başarılı olması, bir avukatın baltaya sap olamamış oğlunun babasının ölümünden sonra hukuk öğrenimine başlaması gibi örnekler verir. Bunlar oldukça sık görünen türden örneklerdir. Çok açık biçimde görünen, ölen kişiye benzeme, onun yolundan gitme, onun gibi olma davranışlarının yanı sıra, ilk bakışta görünmeyen onun gibi davranma, tıpkı ölen kişi gibi eda ve tavır takınma, onun bir sözünü hiç aklından çıkarmama gibi özdeşim biçimleri de olabilir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 26 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



