Toplum

17 Haziran 2022

Yazdır

“İyi kriz yönetimi” üzerinde düşünmek

Afet yönetimi ve çalışmaları alanında dil birliğini sağlamak üzere Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından 2014 yılında yayınlanan “Açıklamalı Afet Terimleri Sözlüğü”nde kriz “normal düzeni bozan, toplum için olumsuz sonuçlar doğurma olasılığı bulunan fiziksel, sosyal, ekonomik ve politik olayların ortaya çıkması hâli” olarak tanımlanmakta.

Krizlerin, “normal sistemi ve toplumun temel değerlerini önemli ölçüde tehdit eden, zaman baskısı ve stres altında önemli kararlar almayı gerektiren durumları” da kapsadığı belirtilmektedir.

Farklı aktörlerin ve disiplinlerin şekillendirdiği afet ve risk yönetimi alanında koordinasyonun sağlanarak ortak çalışmaların yürütülebilmesi için kavramların belirli biçimde tanımlanması önemli olmakla birlikte benzeri tanımların sürekli sorgulanması da gerekiyor. Nitekim kavram, duyumsadığımız, algıladığımız nesnelerin ve olayların soyutlama yapılarak zihinde oluşan tasarımıdır, tarihsel, toplumsal ve bilimsel süreçler içinde şekillenir ve bu nedenle de sürekli değişen bir oluşumdur.

Krizi yeniden düşünmek

Bu yazının başlangıç yerinin ‘kavram’a dikkat çekerek belirmesi farklı dinamiklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Fikir Turu editörlerinin kriz ve afet yönetimi ekseninde ilettikleri yazı daveti mektubunda ilk sordukları soru “Kriz nedir?” sorusuydu. Mektubu okuduğumda, sosyal bilimci refleksiyle zihnimde o ana kadar öğrendiklerimle hızlı cevaplar oluşmaya başladı ve temel olarak hangi vurgunun önemli olabileceğine karar verdiğim anda, yani yazının ana eksenini bulduğumu düşündüğüm anda, zihinsel aktivitem yavaşladı: “Genel olarak kriz, hayatın normal akışını sekteye uğratan olağanüstü ve ivedilikle cevap verilmesi gereken haller olarak düşünülüyor. Oysa hayatın tam da normal akışı dediğimiz süreçlerin içinde bilinçli veya bilinçsiz eylediklerimizle krizler oluşuyor. Bu sürekliliği görmeden, krizlerin kaynaklarına yakından bakmadan yapılacak her türlü ‘kriz yönetimi’ çözüm üretiminde ve değişim yaratmada eksik kalacaktır.” Bu şekliyle AFAD’ın sözlüğündeki tanımın ötesinde bir yerden okuyucuyu kriz üzerine düşünmeyi davet ediyor olacaktım.

Sosyal bilimci sorumluluğu ile de bu ana hattı derinleştirecek yardımcı kavramları (risk ve tehlike), editörlerin ‘kriz nasıl yönetilir’ gibi sorduğu diğer sorulara hangi ilgili literatürlerden yararlanarak yanıt verebileceğimi not ettim ve yazının temel iskeletini çıkardım. Böylesine bir iskelet üzerinde çalışarak yazıyı hazırlamaya gönülsüz hissettiğim anda, bu sefer de antropolog refleksiyle özdüşünümsel biçimde gönülsüzlüğümün sebeplerini araştırdım.

Afet ve kriz yönetimi literatüründe yer alan uzmanlık bilgilerini bir araya getirerek hazırlanacak bir yazı anlamlı değildi. Belki bu konularda daha önceden çok da düşünmemiş bir okuyucu için giriş sunabilirdi. Yine de, örneğin, ‘bütünleşik afet yönetimi’nin temel bileşenlerini ve evrelerini öğrenmek bu platformun okuyucusu için neden önemli olacaktı gibi sorular sorarken buldum kendimi.

Yazının arka planına dair böylesine bir paylaşım yapmamın nedeni, tam da platformun adının çağrıştırdığı gibi, sizleri bir fikir turuna davet etmek (bu paylaşımın yazının sonlarına doğru daha da hissedilebilir olacağını umuyorum). Bu tura editörlerin yönelttiği diğer bir soruyu baz alarak başlamak istiyorum: “İyi kriz yönetimi örgütlenmesinin temelleri nelerdir?”

İyi kriz yönetimi örgütlenmesi

Yönetim alanı pek tabii ki bilgi ve tecrübe birikiminin gerektiği, kurumsal işleyişlerle düzenlenen çok katmanlı bir alan. Uzmanlık gerektiren bir alan. Kriz yönetimini iyi yapabilmek de temel olarak kurumsal altyapının sağlamlığına, kurumsal kapasitenin gelişmişliğine, kurumlar arası işbirliğine ve yöneticilerin ilgili sorumluluklarını yerine getirmelerine bağlı bir durum.

COVID-19 pandemi sürecinden, tanık olduğumuz orman yangınlarına kadar birçok ‘kriz anında’ -afet durumunda- kurumsal, örgütlü işleyişin ne derece önemli olduğu yeniden belirdi. Kriz yönetiminden ziyade risk yönetiminin (kriz oluşmadan risk faktörlerinin belirlenmesi ve yönetilmesi) gerekliliğinin altı da defalarca çizildi.

Bunlar çoğumuz için aşikar cevaplar; iyi kriz yönetiminin temeli iyi işleyen demokratik kurumlar diyebilir ve demokratik kurumların unsurlarını tartışmaya açabiliriz. Ben bu noktada farklı bir yola sapacağım ve şu soruyu soracağım: Kavramlara bir sabitlik atfetmeden, hiçbir şey bilmeden (ezberlerimizin ötesine geçerek), yavaşlayıp, yaşadıklarımızı duyumsayarak kriz ve afet yönetimini nasıl düşünebiliriz?

Krizleri yönetme konusunda ezberlerin ötesine geçmek

Bu soruyla iki temel hat açmak istiyorum.

İlk hat, kriz yönetiminin salt bir uzmanlık alanı olmadığı ve toplumsal bir süreç olarak ele alınması önerisiyle başlıyor.

Bununla ilişkili olan ikinci hat ise, Hannah Arendt’in ‘bir dur da düşün’ çağrısına kulak vererek kriz yönetimini içinde bulunduğumuz mevcut koşullarla beraber nasıl yeniden düşünebileceğimizi sorguluyor.

Birbiri içine geçen çoklu krizlerin -iklim krizinden gıda krizine, ekonomik krizden politik krize- günlük yaşamlarımızı, toplumsal ilişkileri direkt etkilediği günümüzde kriz yönetimini bu hatlar üzerinden yeniden değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

2021 yaz aylarında Türkiye’de yaşadığımız orman yangınlarını ele alalım. Kriz anlarında aşina olduğumuz bir tablo ile karşı karşıya kaldık. Kamusal alanda yürütülen birçok tartışma ile orman yangınlarıyla ilgili yeniden ve yeni bilgiler edindik (kimin ne kadar ne öğrendiği ise açık bir soru tabii ki); yangınların nedenleri, bireysel ve kurumsal ölçeklerde yangın anında ve sonrasında neler yapılabileceğine dair konularda birçok bilgi ve enformasyon dolaşıma girdi.

Bu tartışmalarda her ne kadar kurumsal kapasiteyi sorgulatan düzlemde yangın söndürme uçakları ve helikopterleri en tartışmalı konu olarak öne çıkmış olsa da, orman köylülerinin topraksızlaştırılmasının yangınların büyümesindeki etkisine dair tartışmalar da yapıldı. Bu gibi tartışma konuları kenarda kaldı pek tabii ki.

Tam da bu noktada medyanın gündemi şekillendirmedeki manipülasyon gücünün gerçekliğini görerek ve ötesine geçerek şunu sormamız gerekiyor: Kriz durumlarında toplumsal ilgi neden ve nasıl hangi konulara yönelmekte? Pek tabii ki bu hemen cevap verilebilecek bir soru değil, kendi başına bağlama dayalı olarak yürütülecek bir araştırma alanı. Bu sorunun altını çizerek vurgulamak istediğim kamusal tartışmaların kriz yönetiminin önemli süreçlerinden biri olduğunu göz önünde bulundurarak ilgili uzmanların toplumun farklı aktörleriyle nasıl iletişim ve etkileşim içinde olduğuna daha yakından bakmalıyız.

Bilim ve toplum ilişkisi çerçevesine de yerleştirilebilecek bu hattaki tartışma aslen düşünme, zihinsel yargılama kapasite ve alanlarımız hakkında düşünmeye bir davet. Bu da yukarıda ikinci hat olarak belirttiğim, kriz yönetiminde ne yaptığımız üzerinde düşünmenin iyi kriz yönetimi örgütlenmesinin temeli olarak ele alınması önerisiyle ilişkili.

Kriz ve “düşünme etiği”

Hız ve tüketim çağı. Bilişim çağı. Dijital çağ… İçinden geçtiğimiz süreçleri nasıl adlandırırsak adlandıralım birçoğumuzun duyumsadığı, gözlemlediği bir gerçeklikten yola çıkmayı önemli buluyorum: zihinsel yargılama kapasitelerimiz gelişmek yerine ardı ardına maruz kaldığımız krizlerle beraber baskılanıyor.

Bu, pek tabii ki Türkiye’ye özgü bir durum değil. Örneğin, iklim krizinin farklı toplumsal grupların mental sağlığını nasıl etkilediğine dair araştırmalar yürütülmekte ve iklim krizi ile mücadelede fiziksel ve mental sağlığın önceliklendirilmesi gerektiğine dair çağrılar yapılmakta.

Buradaki derdim bu gözlemi bilimsel araştırmalara ve siyasa önerilerine referans vererek doğrulamak değil. Akıl yürüterek bilimsel bilgi üretiyoruz, akıl yürüterek kurumsal, toplumsal ve bireysel kapasitelerimizin baskı ve kontrol mekanizmalarıyla nasıl hasara uğradığını görünür kılabiliyoruz. Peki gerçekten düşünüyor muyuz? Düşünmek ne demek?

Fatmagül Berktay, Düşünme Etiği (2021) kitabında, Arendt’in akıl yürütme ve düşünme arasında yaptığı ayrımı şöyle açıklıyor: “Ona göre ışığın kaynağı, düşünmektir; düşünmek ise aklın kendiliğinden yaptığı otomatik bir edim değil, seçilen ve üzerinde uğraşılan bir şeydir” (s. 36).

Kriz kavramının kendisi, yazının girişindeki tanımın da imlediği üzere, düşünmek için boşluk bırakan bir durumla karşı karşıya olmadığımız kanısı üretiyor. Orman yangınları, deprem gibi hızlı gelişen afet durumlarındaki kriz anında örneğin, verilen kararların çoğu ne kadar akılla alınmış kararlar gibi dursa da çoğu zaman akıl hazır reçeteleri uyguluyor. Ya da, kolektif bilinçdışının etkisinde harekete geçiyoruz. Bunun dışında, iklim krizi gibi yavaş gelişen afetlerde düşünme için yeteri kadar boşluklar varken dahi kim neyi ne kadar düşünebiliyor bir soru.

Aslında hızlı veya yavaş gelişen afetler ayrımı krizlerin farklılığını ortaya koysa da kriz yönetimini yeniden düşünmeye pek yardımcı değil. Nitekim, pandemi ve deprem gibi afetler hızlı müdahale gerektiren krizler olsa da tüm bunlar bir olgu, hakikat. O nedenle kriz kavramı yerine olgulardan, gerçeklerden yola çıkmak ve bunlarla yüzleşmek gerekiyor.

‘İyi kriz yönetimi örgütlenmesi’nin temel unsurunun bu olduğunu düşünüyorum. Alışıldık çözümlerin, hazır cevapların bizlere yardımcı olmadığı da aşikar. Peki ne yapmalı?

Berktay ile beraber Arendt’i dinleyelim, kolektif olarak düşünelim, doğru soruları soralım, birlikte hareket edelim, olanla yüzleşelim, denemeye devam edelim ve en önemlisi de yeni bir şey başlatma gücümüze inanalım:

Eski hazır cevapların, alışıldık çözümlerin geçerliliğini yitirdiği, hatta bazen bizzat bu çözümlerin yüz yüze olduğumuz krizleri daha da derinleştirdiği bu tuhaf zamanlarda düşünürün uyarısı [Arendt’in zihinsel yargılama ile desteklenmeyen boş umuda dair uyarısı] yerinde görünüyor. Peki, ama nafile umudu bırakıp ne yapmalı? Maalesef Arendt’te buna genel geçer bir cevap yok. Onda sorunlarımıza hazır çözümler, etkili reçeteler aramak boşuna. Ona göre hiçbir sorunun hazır reçetesi olmadığı gibi, çözümleri de uzmanlar değil ancak düşünen ve zihinsel yargılama yetisini kullanabilen sıradan insanların kendileri, kamusal tartışma yoluyla bulabilir. Arendt doğru soruları sormanın, gündeliğin yüzeyselliği altına inebilen ve alışkanlıkların kolaylığına sığınmayan bir düşünümselliğin, ortak dünyamızın “karanlık zamanları” ile yüzleşmede esas olduğu kanısındadır. Zorlukları aşmanın yolu, önce olgulara dayanan ve herkesi ilgilendiren doğru soruları sormak, sonra da birlikte hareket ederek onlara ortak çözümler bulmaya çalışmaktır… Başarısız olduğumuz zaman bununla açıkça yüzleşip hep yeniden ve yeniden denemekten başka, bu dünyada yaşamanın sabit, alışıldık, belirlenmiş çözümleri yoktur (ss. 34-35).

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 17 Haziran 2022’de yayımlanmıştır.

Duygu Kaşdoğan

Duygu Kaşdoğan, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalı’nda öğretim üyesidir. Doktora derecesini Kanada York Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Çalışmaları Programı’ndan aldı (2017). 2016-2017 yılları arasında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Co-Funded Brain Circulation Programı kapsamında İstanbul Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde araştırmacı ve 2013-2014 yılları arasında Massachusetts Institute of Technology Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. IstanbuLab ve Transnational STS Network’ün kurucu üyesi ve Eylül 2019’dan bu yana Society for Social Studies of Science (4S) konsey üyesidir. Engaging Science, Technology, and Society dergisinin yardımcı editörü olan Kaşdoğan’ın araştırmaları bilimin demokratikleşmesi, ulusötesi işbirlikleri, afetlerin politik ekolojisi ve biyoekonomi konularına odaklanıyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend