Modern ekonomi sistemlerimizi ve sosyal devlet anlayışımızı, nüfusun sürekli artacağı varsayımı üzerine inşa ettik. İkinci Dünya Savaşı sonrasının nüfus patlaması, sürekli genişleyen genç bir işgücü tabanına dayanan tüketim ve refah modelleri yaratmıştı. Kurduğumuz tüm sosyal güvenlik ağları, emeklilik sistemleri ve sağlık altyapıları; çok sayıda gencin az sayıda yaşlıyı finanse edeceği varsayımıyla tasarlanmıştı. Fakat bugün o demografik piramit hızla tersine dönüyor ve mevcut refah devleti modeli kendi ağırlığını taşımakta zorlanıyor. Yaşanan bu büyük kırılma, bizi ‘yaşlılık’ kavramını, çalışma hayatını ve hatta aile kurma fikrini baştan aşağı yeniden düşünmeye itiyor. Önümüzdeki yıllarda ekonomik başarı, sadece daha fazla üretmekle değil, daralan ve yaşlanan bir nüfusla sürdürülebilir bir refah yaratabilmekle ölçülecek.
Financial Times’ta yayımlanan ve sitenin ekonomi muhabiri Valentina Romei tarafından kaleme alınan yazı, küresel nüfustaki yaşlanma ve daralma eğilimlerinin dünya ekonomisini nasıl temelden sarstığını inceliyor. Yazı, huzurevine dönüştürülen anaokullarından İtalya’nın terk edilen köylerine kadar uzanan örneklerle geleneksel işgücünün ve toplumsal yapının uğradığı tahribatı inceliyor; daha uzun çalışma hayatının kaçınılmaz hale geldiğini, yapay zekânın verimlilik krizine tek başına çare olamayacağını ve mevcut emeklilik ile sosyal yardım sistemlerinin çöküşün eşiğinde olduğunu vurguluyor. Makale, aile kurmayı yeniden cazip hale getirecek köklü sosyal reformlar hayata geçirilmeden bu demografik depremden kurtulmanın mümkün olamayacağı gerçeğini ortaya koyuyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“Gelişmiş ülkelerde doğurganlık hızının yarı yarıya düştüğü son 60 yılın ardından, çalışma çağındaki nüfus ya şimdiden daralıyor ya da yakında daralmaya başlayacak. Geleneksel işgücündeki bu küçülme, insan ömrünün eşi görülmemiş ölçüde uzadığı bir döneme denk geliyor. Japonya, Çin, İtalya ve Orta ile Doğu Avrupa’nın büyük bir bölümü başta olmak üzere birçok ülkenin nüfusu belirgin bir şekilde eriyor. Geçen yıl Fransa’da, 1945’ten bu yana ilk kez doğumdan çok ölüm kaydedildi. İngiltere’nin ise 2026’da bu eşiği kalıcı olarak aşacağı tahmin ediliyor. Toplumun yaşlanması ekonomide derin izler bırakacak.
Daha uzun süre çalışmak artık sıradanlaşıyor
Emeklilik yaşının yükselmesi, maddi ihtiyaçlar ve genel toplumsal değişimler nedeniyle yaşlıların istihdam oranı birçok ülkede artıyor. Bu durum, insanların çalışmayı bırakma yaşının sürekli düştüğü 20. yüzyılın son dönemleriyle tam bir tezat oluşturuyor. Kırılma noktası 2000’lerin başında yaşandı. OECD verilerine göre, gelişmiş ülkelerde 50 yaş üstü istihdamı son yirmi yılda 50 yaş altındakilere kıyasla iki kattan fazla arttı. Aynı zamanda, bu ülkelerde yaşayan birçok insan en azından 70’li yaşlarına kadar sağlıklı bir hayat sürebiliyor.
Uzun ömür ekonomisi konusunda dünyaca ünlü bir uzman olan Andrew J. Scott, geleneksel yaşlılık tanımını sorguluyor. Scott, ’65 yaş üstü herkesi aynı kefeye koymanın’ ve bu insanların ‘ekonomi üzerinde bir yük olduğunu’ düşünmenin ‘tam bir saçmalık’ olduğunu söylüyor. ‘Hayatın ikinci yarısındaki insan sermayesine, yani sağlığa, eğitime ve becerilere’ daha çok yatırım yapılması çağrısında bulunan Scott, işlerin de daha yaşa uygun hale getirilmesi gerektiğini savunuyor ve bu sayede ciddi bir ek işgücü kazanacağımızı, demografik açıdan bakıldığında çalışma ile boş zaman arasındaki sınırların giderek daha fazla bulanıklaşacağı bir tabloyla karşılaşacağımızı söylüyor.
Nüfuslar hem küçülüyor hem de yaşlanıyor
İtalya’daki Villa Santa Lucia degli Abruzzi’nin nüfusu 1900’lerin başındaki 2.000’in üzerindeki seviyeden, çoğu yaşlı olmak üzere sadece 80 kişiye düştü. Burası, Avrupa ve Doğu Asya’da düşen doğurganlık oranları sarmalında hayatta kalma mücadelesi veren birçok köyden sadece biri. Köyde son iki yılda hiç çocuk doğmadı ve 2023’te dünyaya sadece bir kız çocuğu geldi; buna karşılık çok sayıda yaşlı sakin hayatını kaybetti. Köyün son dükkânı olan bir fırın, işletmecisinin yaşı nedeniyle kısa süre önce kapandı. Uzaklardan gelen bir eczacı da artık köye uğramıyor. Bu durum, nüfusun azalmasının sadece talebi değil, üretimi de nasıl baltalayabileceğinin çarpıcı bir göstergesi.
Diğer ülkeler de bu baskıyı derinden hissediyorlar. Anaokulları huzurevlerine, düğün salonları ise cenaze evlerine dönüştürülüyor. Uzmanlar bu durumu tanımlamak için ‘gerontonomi’ (yaşlılık ekonomisi) kavramını kullanıyorlar. Gerontonomiler, ‘gerontokrasilerin (yaşlıların yönetimi) veya yaşlı odaklı demokrasilerin artmasına’ yol açan demografik eğilimlerin ortasında eski dinamizmini kaybetmiş ekonomiler. Genel tabloya bakıldığında OECD, geçmiş verimlilik büyüme oranları varsayıldığında, 2060 yılına kadar yaşanacak demografik değişikliklerin bir dizi zengin ülke için yaşam standartlarındaki artışı ciddi şekilde frenleyeceği tahmin ediliyor. Örneğin Japonya için, demografik faktörler nedeniyle son yirmi yıla kıyasla yüzde 70’lik bir yavaşlama öngörüyor. Buna, Birleşik Krallık ve Güney Kore’nin yaşam standartları büyümesindeki yüzde 40’lık düşüş eşlik edecek.
ABD için etkinin çok sınırlı olacağı öngörülürken, OECD’nin Almanya için öngördüğü yavaşlama yüzde 80 seviyesinde. İtalya ve Yunanistan için tablo çok daha sert; yaşam standartlarının büyümesinde bir yavaşlama değil, mutlak bir gerileme bekleniyor. Daha az insanla birlikte işletmelerin veya hükümetlerin mal ve hizmet üretmek için gereken sabit maliyetleri karşılaması daha zor hale geliyor. Bilgi üretimine katkıda bulunan insan sayısı azaldıkça, nüfusu küçülen bir dünyanın potansiyel ilerlemesi de kaçınılmaz olarak yavaşlayacaktır. Fakat son yıllarda gelişmiş dünyada yaşananlar, sadece düz bir nüfus azalması hikâyesinden ibaret değil.
Ekonomik büyümesi kısmen göçmenlerin etkisiyle Euro Bölgesi’ndeki emsallerini geride bırakan İspanya, önümüzdeki ay 500.000 belgesiz göçmene yasal statü vermeyi planlıyor. Güney Kore, 2020 ile 2024 yılları arasında düşük vasıflı işçiler için geçici vize kotasını üç katına çıkardı. İtalya ise 2026-2028 dönemi için AB üyesi olmayan ülke vatandaşlarına yaklaşık 500.000 yeni çalışma vizesi vermeye hazırlanıyor. Birleşik Krallık’a yönelik göç, doğum oranları çakılmış olsa bile nüfusu rekor seviyelere taşıdı. Fakat İngiliz hükümeti göçmenlik kurallarını sıkılaştırdıkça Britanya’ya taşınanların sayısında artık bir düşüş var. Öte yandan, Almanya’ya geçen yıl yapılan göç, ölümler ve doğumlar arasındaki uçurumu kapatmak için yetersiz kaldı. Demografik eğilimlere uyum sağlamak ve ‘başarılı olmak’ için toplumların yaş ayrımcılığını, cinsiyetçiliği ve ırkçılığı aşması gerekiyor.
Yapay zekâ ile verimlilik hamlesinin artan aciliyeti
İngiliz nüfus bilimci Paul Morland, yapay zekânın demografik değişimin olumsuz etkilerini ortadan kaldırabileceğini düşünmeyi ‘fazlasıyla iyimser’ bir yaklaşım olarak görüyor. ‘Yapay zekâ sayesinde verimlilikte bir devrim yaşayacak olsaydık, bunu çoktan görmeye başlardık’ diyor. Son yıllardaki teknolojik gelişmelere rağmen, ‘dünyadaki en gelişmiş ülkelerde verimlilik artışının giderek yavaşladığına’ dikkat çekiyor. Savaş sonrası dönemin neredeyse tamamında işgücü verimliliğinde bir yavaşlama göze çarpıyor. 1950 ile 1973 yılları arasında, çalışılan saat başına üretime dayanan bu ölçüt, gelişmiş ekonomilerde yıllık ortalama yüzde 4 oranında arttı. Fakat bu oran 1973’ten 2009’a gelindiğinde yarı yarıya düşerek yüzde 1,9’a geriledi. Finansal krizden bu yana ise yavaşlama ivme kazandı ve 2009-2025 yılları arasında ortalama sadece yüzde 1,2’de kaldı.
Moody’s Analytics baş ekonomisti Mark Zandi, yaşlı bir nüfusun muhtemelen ‘daha düşük bir risk iştahına’ sahip olacağını ve bunun da büyümeyi baltalayacağını ekliyor. Dahası Zandi’ye göre şirketler daha dinamik tüketici kitlelerine ve daha geniş yetenek havuzlarına güvenmek istedikleri için ‘yatırımlar, demografik beklentileri daha parlak ve uluslararası bağlantıları daha güçlü olan ülkelerde yoğunlaşma eğilimi gösteriyor.’
Sosyal yardım sistemleri değişime ayak uydurmakta zorlanacak
1910’larda Almanya’da emeklilik yaşı 65 olarak belirlendiğinde, ortalama yaşam süresi 50’nin altındaydı. Bugün yaşam süresi 81’in üzerine çıkmış durumda; buna karşın emeklilik yaşının sadece 67’ye yükseltilmesi planlanıyor. Viyana Teknik Üniversitesi’nden (TU Wien) Matematiksel Ekonomi Profesörü Alexia Fürnkranz-Prskawetz, ‘Günümüzün demografik ve ekonomik yapısı, artık modası geçmiş bu sosyal yardım sistemleriyle uyuşmuyor’ uyarısında bulunuyor. OECD’nin 38 üye ülkesinin yarısından fazlası yasal emeklilik yaşını yükseltmeye hazırlansa da, emeklilik ve sağlık sistemleri üzerindeki baskı artmaya devam ediyor.
Çalışanların ödediği vergiler aynı kalırken veya artarken, yaşlılara sunulan desteklerin kesilmesi gerekebilir. Sonuç olarak demografik değişim birçok ülkede eşitsizliği derinleştirebilir. Birçok ülkede iyi eğitimli ve yüksek gelirli gruplar bir gerçeği şimdiden görmeye başladı: Gelecekte kamu sağlık hizmetleri ve devlet emeklilik sistemleri artık eskisi kadar cömert olmayacak. Bu gruplar özel bakım seçeneklerine yönelirken, daha az maddi imkana sahip olanlar devletin sağlık sistemine mahkûm kalacak. Ne var ki, emeklilik ve sağlık alanında reform öneren siyasetçiler genellikle yaşlanan seçmenlerin desteğini kaybediyorlar.
Oxford Üniversitesi’nden Gerontoloji Profesörü Sarah Harper, ‘çoğu yüksek gelirli ülkenin ileri yaşlarda ortaya çıkan kronik rahatsızlıklarla, özellikle de bedensel zayıflık ve demans gibi giderek büyüyen sorunlarla yüzleşmek zorunda kalacağını’ ekliyor. 1960’larda Japonya’da 65 yaşın üzerindeki her bir kişiye karşılık, 20-64 yaş aralığında sekiz veya dokuz kişi düşüyordu. Günümüzde bu oran neredeyse bire bir. İngiliz nüfus bilimci Paul Morland, ‘Emeklilik yaşını birkaç yıl ileri atarak bu açığı kapatamazsınız. Birkaç yıl daha çalışırız, ortalıkta birkaç robot bakıcı dolaşır ve her şey yoluna girer demek kulağa çok hoş geliyor,’ diyor. Fakat böylesi bir demografik çöküşün ortasında bu yaklaşım, ‘batmakta olan Titanik’in güvertesindeki şezlongları yeniden düzenlemekten’ farksız.
Ekonomik teşvikleri baştan tasarlamak gerekecek
Tıpkı geçtiğimiz on yıllarda dünya çapında uygulanan aile dostu politikaların daha fazla kadının işgücüne katılmasına yardımcı olması gibi, şimdi yaşlı yetişkinler için de benzer bir eksen kaymasına gitmemiz gerekecek. Yaşlı çalışanları işe almaya yönelik önyargılar ise hâlâ varlığını koruyor.
Hayat döngüsünün diğer ucuna, yani doğumlara baktığımızda, pek çok ekonomist doğurganlıkta ciddi bir toparlanma görebilmek için toplumlarda çok radikal değişikliklere ihtiyaç duyulacağını belirtiyor. Berkeley’deki Yaşlanma Ekonomisi ve Demografisi Merkezi’nin kurucu direktörü Ronald Demos Lee, bu konudaki en kritik adımın aile kurmayı ‘daha eğlenceli ve kariyerleri daha az bölen bir hale getirmek’ olacağını ifade ediyor. Fakat şu anki tablo maalesef çok farklı. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi, doğurganlık oranlarının nüfusu yenileme eşiği olan kadın başına 2,1 çocuğun altında kaldığı ülkelerde yaşıyor. Bugün Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkelerde 1961 yılında 6,6 milyon bebek doğarken, 2024’te bu sayı sadece 3,5 milyon civarında kaldı.
Bireylerin refah seviyesini yükseltmek, doğum oranını tek başına artırmıyor olabilir. Kadınların yükseköğrenimlerini, kariyerlerini ve aile hayatlarını bir arada yürütebilmelerinin tek yolu, babanın çocuk bakımı için daha fazla zaman ayırmasından geçiyor. Sonuç olarak demografik değişimlerin tetiklediği ekonomik sorunlara bulunacak her türlü çözüm, toplumun tüm katmanlarında köklü reformlar gerektirecek. Bu reform ihtiyacı; eğitimden göçe, cinsiyet politikalarından sağlık ve sosyal yardım girişimlerine, teknolojik dönüşümlerden daha uzun süreli çalışma hayatına kadar uzanan devasa bir yelpazeyi kapsıyor. Bu sorunu tek hamlede çözecek bir ‘sihirli değnek’ maalesef yok.”
Bu yazı ilk kez 17 Mart 2026’da yayımlanmıştır.




