Pandemi sonrası sol ve büyük soru: Dönüşüm ne üretecek?

Hiç de hazırlıklı olmadığımız bir fırtınaya Covid-19 günleriyle birlikte yakalanınca bu defa oturup bundan sonra nasıl bir dünya içinde yaşayacağız sorusunu sormaya başladık. Ama, Posthuman Glossary (İnsan-sonrası Dönem Sözlüğü- Braidotti ve Hlavajova) gibi toplumsal kuramın son aşamasını yansıtan kitapların yazıldığı bir dönemde dünyanın geleceği hakkında soru sormak ve o soruya cevap vermeye kalkışmak, Amerikalıların tabiriyle insanın beynini ‘yakabilir’. (Demek hâlâ beynimizi bir motora benzetebiliyoruz.) Kaldı ki, bu kitabı yazanların teker teker bugüne dek dile getirdikleri ‘gelecek’ dediğimiz, aslında gelmiş olan ‘vita nuova’nın (yeni yaşam için Dante’nin 1294’te (!) kullandığı deyim) ne türden bir ‘şey’ olduğunu kanıtlıyor.

Tüm o kitapların toplamını ve yeni dünyanın üç koşulunu/ilkesini ben üç kavramla özetliyorum: Yeni kamusallık, göçebelik ve teknolojiden felsefeye kadar artık her şeyi kapsayan biyoloji. Yeni dünya bu kavramlarla kuruluyor, kurulacak değil!

Demokrasi öldü mü?

İleri sürdüğüm bu kavramların gündelik (sakın günlük anlaşılmasın!) hayata dönük düğüm noktasını ise siyasal kavrayışlar oluşturuyor. Siyasal sistem kavramını artık yeteri kadar geçerli ve işlevli bulmadığımız ortada. Sistemler bitti, çünkü tamamlandılar. Dünyanın bundan sonra üreteceği yeni kavrayışı şu üç kavram ilmik ilmik örüyor. Bu o kadar önemli bir gerçek ki, günümüzün en kışkırtıcı tartışmalarından birini ‘demokrasi öldü mü’ sorusu meydana getiriyor. Sistemler ölmeseydi böyle bir soruyu asla soramazdık. Elbette diğer sistemler karşısında önceliği hatta dokunulmazlığı olan demokrasidir. Ama 21. yüzyılın ilk çeyreğini neredeyse doldurmak üzere olduğumuz şu günlerde Amerika’dan Avrupa’ya uzanan bir hatta demokrasinin ne türden sancılar çektiği de malum. Demek ki tıpkı Moliere’in Kibarlık Budalası oyununun baş kahramanı Monsieur Jourdain’in (Mösyö Jurden) ‘demek ben doğduğumdan beri nesir konuşuyormuşum’ diye fark etmesine benzer şekilde biz de artık eski sistemlerin tamamlandığını (‘öldüğünü değil) söyleyebiliriz.

Şimdi soru şu: Dönüşüm ne üretecek?

İlk yanıtın ‘melez, sentez veya hibrid bir model’ şeklinde verilmesi hem kolaycılık hem de kaçıştır: Yeni bir şey aramaktan kaçınmanın en sağlam yolu da mevcut kavramların ardına sığınmaktır. Çünkü melez veya sentetik modeli yaratacak bileşenlerin bazıları ölmüştür. Ortada yeni ihtiyaçlara yanıt verecek yeni beklentiler var. Buradaki durum Lenin’in ‘yeni yapı eski yapının taşlarıyla yapılacaktır’ sözünü aşar.

Geriye çekilip tartışmayı yeni kamusallık üstünden başlatmakta yarar var. Fakat unutmayalım ki kamusallık dediğimizde, çok sisli bir havada derin, koyu ve geniş bir bataklığa doğru ilerleriz. O bataklık daima devlet-birey ilişkisidir. Yeni dünya, tüm o uzaktan erişim yöntemleriyle, iletişim hızlarıyla, yarattığı Z kuşağıyla yeni bir politik alan bekliyor. Yeni politik alan iki şeyi ortadan kaldıracaktır: Grand teoriler ve modeller ile makro politikalar. Doğrudur, dünyayı bugün kasıp kavuran popülizm hâlâ bu iki alandan besleniyor ama orada bile konvansiyonel popülizm kuramlarıyla mukayese edildiğinden çok ciddi çatlamalar var. Yeni kamusallık özünde bugünkü devlet sistematiğinin tepeden tırnağa değiştirilmesi, liberalizmin her şeyi mülkiyet hakkı temelinde açıklayan birey anlayışının aşılmasıdır ki, son kertede mülkiyetin olduğu her yerde devlet egemen olacaktır.

Grand teorilerin ve makro politikaların yerini şimdi mikrolojiler alıyor: Mikro politikalar. Vicdan bile şu anda bazı ülkelerde Batı dillerinde kullanılan AI’nin (Artificial Intelligence) karşılığı olarak önereceğimiz YZ’ye yani yapay zekaya terk edilmiş durumda. Mahkemelerde belli bir para ve ceza tutarının altındaki davalara YZ’ler bakıyor. Ama çevre, iklim, doğa, kadın, eşcinsel, dil, insan hakları sorunları yeni yaşama modelinin ortaya getirdiği yeni arayışlar bu odaklar çevresinde kümelenen siyasal oluşumları tetikliyor. İnsanlar artık dört yılda bir sandığa gidip seçim için bir partiye oy vermekten çok bu konular etrafındaki duyarlılıkları ve örgütlenmeleri önemsiyor. Sorun çözüldüğünde veya bir izleme komitesine devredildiğinde kümelenmenin de sonu geliyor. Öyle olmasa Marks’ın amansız savunucusu, yılların David Harvey’i sivil toplum kuruluşlarının (STK) önemine bu kadar vurgu yapmazdı. Kuşkusuz STK’lar önemlidir ama bugün onların bile daha esnek ve hareketli yapılara dönüştüğünü görmek gerekir.

Yeni kamusallık = Yeni sol

Konvansiyonel kavramları daha çok dile getirdiğimiz yeni modelleri anlatabilmek için referans maksadıyla kullanırız. Bahsettiğim modeli bildiğimiz terimlerle açıklarsak hiç su götürmez şekilde sol bir anlayışa dayanıyor. Yeni kamusallık yeni sol demektir.

Solun sayısız tarifi yapılabilir. Hepsi de doğru ve önemlidir. Fakat temelde sol, bir felsefe ve dünya görüşü olarak dünyanın ürettiği güncel bilgiyi kullanarak dünyayı dönüştürme sürecidir. Zaman içinde basit bir gündelik siyaset pratiği haline geldiği ve o da gidip otoriter ve en kötü operasyonel yöntemlerle bütünleştiği için bu anlayışı sevindirici şekilde terk edilmiştir solun. Öte yandan, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve bürokratik/aparatçik sol anlayışın ortadan kalkmasıyla bugün ‘yeni’ diye öne sürdüğümüz birçok kavram daha 1990’larda üretilmişti. Şimdi anımsanmıyor. O dönemden başlayarak zaman zaman epistemolojik toplumsal kuramcı Steven Fuller’ın kullandığı şekilde ‘alt-left’ yani ‘alternatif-sol’ bugün dünyanın gündemindedir ama ‘sol’ sözcüğünü kullanmaktan özenle kaçınarak.

Nedeni açık: 1979 yılında iktidara gelen Yeni Sağ, neo-liberal politikalar iç içe geçen halkalar şeklinde gelişiyor. Amerikana çalışmalarıyla biraz uğraşanlar bilir: Yeni Sağ’ın başlangıcı Nixon’a kadar geri götürülür ve Amerikan politikasında ‘tricky’ (hileci) diye anılan bu politikacı iş başına1968 olaylarına tepki olarak işbaşına gelmişti. O süreç Reagan’la ve Trump’la büyük halkalarını oluşturarak devam etti, ediyor. Sol bütün dünyada geriliyor. Orta Avrupa bir yana, İtalya’da, İspanya’da hatta Kuzey ülkelerinde sol marjinalleşirken sağ/ırkçı/nasyonalist partiler yükseliyor. Finlandiya ise dramatik bir örnek. Öte yandan bugünkü kuşaklar hiç farkında olmadan genel siyaset kurumlarına tepki gösteriyor, tüm siyasetin ‘oligarşik’ olduğunu vurguluyor. Siyaset bilimi meraklıları da bilir. Bu anlayış Robert Michels tarafından 1911 yılında yazılan kitapta dile getirilir ve parti siyasetinin oligarşik yapısını mahkum eder ve çok doğrudur.

Böyle mi gidecek, sol için kurtuluş yok mu?

Var. Ama önce bir saptama. Solu yok eden sağın hareketliliği değil. Ondan daha fazlası solun kendisini yadsımasıdır. Mesela sosyal demokrasi (SD) kavramını bizzat sosyal demokrat partilerin terk etmesidir. Türkiye’nin 1980 sonrasındaki sol tarihi bu bakımdan çok kötü bir örnektir. Önce Bülent Ecevit adını koyarak ve üstüne basarak sonra Kemal Kılıçdaroğlu hiç o sularda yelken açmayarak unutturarak SD kavramını silip bellekleri ‘temizlemiştir’. Batıda da oyun aynen böyle oynanmıştır. Nedeni açık: Sol sağa kayarak, önce neo-liberal sonra popülist politikaları şimdi de bizde din vurgulu, Batıda daha otoriter yöntemleri benimserse kitleler nezdinde itibar göreceğine inanmıştır. Sonuç ortada: Sağın ekmeğine yağ sürmek.

Şimdi pandemi sonrası dünya bu konuda bir genişleme dönemi yaşayabilir umudu hayli mahcup biçimde de olsa bazı makalelerde zikrediliyor. O tartışmaların hepsinin düğüm noktası artık adını hiç kimsenin bilmediği Fransız filozof Marquise de Condorcet’nin ana görüşündedir. Condorcet Markisi sosyal mekanizmaların insanları özgürleştireceğini, daha doğrusu o yönde kullanılması gerektiğini öne sürüyordu. Liberalleri derinden etkilemiş ama bir o kadar eleştirilmiş bu kişinin görüşleri daha sonra çok şaşırtıcı bir tarihi olan sosyal devlet kavramıyla da birlikte düşünülmüştür. Şaşırtıcılığı şurada sosyal devletin. Kavram aslında muhafazakârlığın kurucusu sayılan Bismarck’ın sürdürdüğü politikalara verilen addır. Dolayısıyla önce Almanya’da gelişmiş, daha sonra veya birbirine denk zamanlarda İsveç modeliyle iç içe düşünülmüştür.

Neo-liberal politikaların özellikle Amerika’da pandemi sırasında gelip dayandığı ‘imkansızlık’ noktası bizi yeniden bu modele yöneltiyor ve sol için bu bir çıkış olabilir mi diye soruyoruz. Daha açık soralım: Pandemi sonrası sosyal devletin lokomotifi olacağı bir sol açılım gerçekleşebilir mi?

Sol daima bir hayaldir (ama utopia değildir). Her hayal gibi mevcut olanın ötesini kurgular. Gerçekçidir. Yakın gelecekte geçmişin sol modelleriyle koşut bir kurgu olmayacak. Olmaz da. 1960’larda bırakın solu özellikle sağ tekno iyimserlikle hareket ediyordu. Amerika’da John F. Kennedy (sol) Türkiye’de Süleyman Demirel (sağ) yol, köprü, baraj, elektrik, kalkınma diyerek kitlelere refah düşleri kurdururken, sol bunların yapılamayacağını ve neden yapılamayacağını söylemekteydi. Bugün öylesi bir noktada değiliz. Her şeyden önce hayatımızı boydan boya değiştirmesine rağmen teknolojinin bize ne türden bir iyilik getireceği konusunda zihnimiz bulanık. Tersine, ürküyoruz. Ve sorun, sol bakımından tarihi boyunca yeterince berrak şekilde cevaplayamadığı bir noktada düğümleniyor bir kere daha: Tarihsel olarak modernleşmeyle iç içe olmasına rağmen sol bugün modernleşmenin uzantısı mı olacak yoksa onun dışında bir pozisyon mu alacak?

Solun iktidar için nasıl bir felsefeye ihtiyacı var?

Sol elbette modernleşmeyle iç içe geçecek. Ama bugünün modernleşmesi eğer teknoloji üstünden konuşacaksak eko-modernist olmak zorunda. Çok kullanılan bu tabiri değiştirmem gerekiyor: sol biyo-modernist olmak zorunda. Solun kendisine çıkış arayışının zor yanı bu. İçinde yaşanan günün geleceğe açık ucunda, ağzında nasıl bir pozisyon alacağı. Çünkü biyo-modernizmle irtibat kurarsa bu beden politikalarından hukuka, etiğe kadar her alanda yeni bir tutum içinde olmayı, yeni bir söylem geliştirmesini gerektiriyor solun. Oysa bu konularda sağ hem de bal gibi gerici ama önemli hamleleri gerçekleştirdi bile.

İkinci kısıtlama şu: Sol dünyanın her yerinde popülizm yapıyor. Öylece de sağ muhafazakâr sisteme yeniliyor. Nedeni açık: Sağın dünyada yükselişe geçmesi bambaşka maksatlarla tasavvur edilen küreselleşmenin olağan dışı bir eşitsizlik yaratmasına bağlıdır. Sadece dünyadaki dolar milyarderlerinin tuttuğu servetin (8 trilyon dolar) ABD bütçe açığının (4 trilyon dolar) iki katı olduğunu düşünmek yeter. Marka çılgınlıkları, alışveriş hırsları, iyi yaşama tutkusu karşısında bir bardak içme suyu bulamayan insan sayısı veya günde 1 doların altında yaşayan insan sayısı neden kitlelerin muhafazakârlaştığını anlatıyor: Tepki sağın daha radikal modellerinde somutlaştı. Demek ki, eşitsizlik ve benzeri sorunları vurgulamak solun iktidarı için yeterli değil.

Yeni bir felsefeye ihtiyacı var solun. Yineleyelim: Bu asla eski solun içinden çıkmayacak. Üniversitelerde ‘Etik ve Yeni Teknolojiler Enstitüsü’ gibi kurumlar kurulurken, ‘transhumanist’ yani ‘insanaşkın’ yapılar hazırlanırken sanayi devrimi kavramlarıyla ve (elbette tartışılmayacak bir ihtiyaç olsa da) ‘sosyal devlet’ arayışıyla sol pandemi sonrası dünyaya açılamaz.Bu görüşlerime bir tek cümle ekleyeyim, girişte söz ettiğim yeni kamusallık kavramını bir nebze geliştireyim. Kamusallık daima mekan demektir. Diğer olgular sonra gelir. Bugünkü dünyada mekan ne nötr bir kavramdır ne de pasif. Aksine en aktif kavramdır. Çünkü yukarıda söz ettiğim mikrolojiler hak olgusu etrafında somutlaşır. İnsan, hayvan, eşcinsel, dil, hayvan hakları hem mikrolojilerle hem de kamusallıkla yani mekanla ilişkilidir. Buna doğrudan kent mekanında biçimlenen gelişmeleri ekleyelim. Şimdi smart cities denen daha eko-biyolojik yapılar kadar hakların biçimlenişine ve yeniden yorumlanışına açık düzenlemeleri ekleyelim. Eşitlik-özgürlük-kardeşlik ötesindeki sosyal demokrasi sol bu yapının bir uzantısı olacaktır. Kapitalizmin dönüştürülmesi bağlamındaki sol ise ancak bu kurgu gerçekleştirilirse kazandığı inandırıcılıkla kendisine yeni katılımlar sağlayacak bir solun işi olabilir.

Yıllarca vurguladım: Teknoloji değişkendir ama teknoloji son kertede sermaye demektir ve muhafazakârdır. Şimdi asıl mesele, yeni-teknoloji dünyasının kapitalist ilişkilerini neo-liberal, Yeni Sağ, popülist ve muhafazakâr tuzaklara düşmeden sol bir türevlenmeye taşımaktır. Sol solun içinden çıkacaktır ve sol ancak kendi radikalizmini içinde taşırsa yani sol olursa soldur.

Twitter: @HBKahraman

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 8 Haziran 2020’de yayımlanmıştır.

Hasan Bülent Kahraman

Prof. Hasan Bülent Kahraman - Sanat ve edebiyat eleştirmeni, küratör ve siyaset bilimci. Prof. Kahraman inşaat mühendisliği, ekonomi, sanat kuramı ve felsefesi ve siyaset bilimi alanlarında akademik derecelerini aldıktan sonra Bilkent, Sabancı, Michigan ve Princeton üniversitelerinde öğretim üyesi ve yönetici olarak bulundu. Kadir Has Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İletişim Fakültesi Dekanlığı, Netkent Üniversitesi Rektörlüğü yaptı. Şimdi Işık Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı. Sanat kuramı, toplumsal kuram ve edebiyat kuramı hakkında çok sayıda makalesi ve kitabı bulunan Prof. Kahraman uzun yıllar çeşitli gazetelerde köşe yazıları yazdı. Aralarında Marcel Broodthaers, Magdelena Abakanowicz, Louis Bourgeois, Johan Tahon, Maureen Connor, Susie McMurray, Eda Soylu, Sıtkı Kösemen, Daron Mouradian, Genco Gülan’ın da bulunduğu çok sayıda sanatçının sergilerini düzenledi. Yurt içi ve dışında karma sergiler oluşturdu. On iki yıl süreyle İstanbul Bienali Danışma Kurulu üyesi olarak çalıştı. Şimdi Contemporary Istanbul Sanat Fuarı, Akbank Sanat ve Sabancı Müzesi İcra Kurulu üyesi. Kahraman, Kültür Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Baş Danışmanlığında bulundu, Cumhurbaşkanlığı Abdullah Gül Müze ve Kütüphanesinin küratörlüğünü gerçekleştirdi. Belçika’daki Europalia Turkey festivalinin Sanat Yönetmenliğini yaptı. Çeşitli dönemlerde televizyon programları hazırladı. Modern Türk Siyaseti, Toplumsal Kuram, Siyasal Kuram akademik çalışma alanlarını oluşturuyor. Çok sayıda makalesi ve 20’den fazla kitabı bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend